iSLAMi GiZLi iLiMLER SiTESi
Vakit Namazınızı Kıldınızmı?

Hoş Geldiniz Forumdaki Konulardan Tam Anlamıyla Faydanalabilmek İçin Giriş Yapınız Uye Degılsenız 1 Dakıkanızı Ayırarak Kayıt Olunuz---ByNoKta

iSLAMi GiZLi iLiMLER SiTESi

CİNLERE, ŞEYTANLARA, İFRİTLERE ve DİĞERLERİNE, BÜYÜYE VE SİHRE KARŞI İNSANLARIN KALESİ ( SİTEMİZDEKİ HERŞEY ÜCRETSİZ ve KARŞILIKSIZDIR )
 
AnasayfaAnasayfa  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  

Paylaş | 
 

 VASIYYETLER BÖLÜMÜ

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Misafir
Misafir



MesajKonu: VASIYYETLER BÖLÜMÜ   C.tesi Mayıs 08, 2010 3:55 am

22- VASİYYETLER KİTABI



Vasâya, vasiyyet'in çoğuludur. Vasiyyet, bir şeyi tavsiye etmek, ısmarlamak ve tavsiye edilen şey mânâlarına gelir.

Fıkıh ıstılahında ise vasiyyet, bir malın veya bir intifa hakkım te­berru suretiyle ölümden sonraya bağlamak üzere başkasına temlik et­mektir. Meselâ kişi sağlığında : Ben öldüğüm zaman şu malın falan kişi veya kuruluşa olsun, veya şu akarımın geliri bu hayır yoluna tahsis edilsin, der. İşte bu gibi temliklere vasiyyet denilir.

Müslümanm, sağlığında vasiyyet etmesinin hükmü ve önemi bu kitabın 2. babında rivayet olunan hadislerin izahı bölümünde anlatı­lacaktır. [1]



1- Resûlullah (Sallallahü Aleyhi Ve Sellem) Vasiyyet Etti Mi? Babı





2695) Aise (Radıyallâhü anhâ)\\ı\x\; Şöyle demiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) vefat ettiği zaman ne bir dinar (altın), ne bir dirhem (gümüş), ne bir koyun - keçi, ne de bir deve bırakmadı ve (mâlî) bir şey vasiyyet etmedi." [2]



İzahı





Bu hadîsi Müslim, Ebû Dâvûd ve Nesâi de rivayet etmişlerdir.

Hattâbi, Âişe (Radıyallâhü anhâ) 'nın : «ve bir şey va­siyyet etmedi» sözünden maksadı Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's selâm) "in mâli bir vasiyyette bulunmadığım ifâde etmektir. Çün­kü, insan miras olarak geriye bıraktığı malda vasiyyet edebilir. Ge­riye mal bırakmadığı takdirde neyi vasiyyet edecektir. Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) mirasçılarına kalacak bir mal bırakma­dı ki bunda vasiyyet etsin. Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) mâli olmayan bâzı vasiyyetîerde bulunmuştur. Meselâ, yahüdîlerin Arabistan Yarımadası' ndan çıkarılmasını, misafirlere ikramda bulunulmasını, namazlara dikkat edilmesini, köle ve cariye­lere iyi bakılmasını ve malın zekâtına riâyet edilmesini tavsiye bu­yurduğuna dâir hadîsler mevcuttur, demiştir.

M ü s 1 i m ' in şerhinde Ne v evi de: Âişe (Radıyal-3âhü anhâ) Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in mâlî vasiy­yette bulunmadığını ve Ş i i 1 e r ' in iddia ettiği gibi A 1 i (Ra-dıyallâhü anh)'in hilâfetine dâir bir vasiyyette bulunmadığını ifâde etmek istemiştir, der.

Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in H a y b e r ve F e d e k ' te bulunan arazisine gelince O, bu araziyi hayatında müslümanlara vakfederek gelirini onlara tahsis buyurmuştu.



2696) Talha bin Musarriftan rivayet edildiğine göre kendisi şöyle demiştir :

Ben Abdullah bin Ebî Evfâ (Radıyallâhü anhünıâ) 'ya: Resûlullah (Saîlallahü Aleyhi ve Sellem) bir şey vasiyyet etti nü? diye sordum. Abdullah:

Hayır, (etmedi) dedi. Ben:

Öyle ise O, müslümanlara nasıl vasiyyet etmelerini emretti? de­dim. Abdullah:

O, Allah'ın Kitâb'ı Ue (amel edilmesini) vasiyyet etti, dedi.

Mâlik dedi ki: Talha bin Musarrif, el-Hüzeyl bin Şürahbîl'in şöy­le dediğini söyledi: Ebû Bekir (Radıyallâhü anh), Resûlullah (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem) 'in vasîsî (yâni Şîîler'in iddia ettiği gibi) hi­lâfeti verdiği Ali (Radıyallâhü anh) başında halîfe olmaya (mı) kal­kıştı? Ebû Bekir, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den (her­hangi bir sahâbî'nin halifeliği yolunda) bir ahdini bulup da kendini, onun hükmü altına almayı çok arzu etti." [3]



İzahı





Talha bin Musarrif in Abdullah bin Ebi E v f a (Radıyaîlâhü anh) 'den rivayet ettiği kısım Kütüb-i Sitte'nin hepsinde rivayet olunmuştur. Fakat onun el-H ü zey 1' den ri­vayet ettiği eser kısmına başka kitablarda rastlamadım.

Talha bin Musarrif, Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in bir şey vasiyyet edip etmediğini sorunca Abdul­lah bin Ebî Evfâ (Radıyallâhü anh) bu sorunun özel bir vasiyyete âit olduğunu sandığı için, hayır diye cevap vermiş olnıası kuvvetle muhtemeldir. Abdullah, Resül-i Ekrem (Aleyhi's-saiâtü ve's-selâm) 'in hiç bir tavsiyede bulunmadığını söylemek iste­memiştir. Nitekim ikinci soruya verdiği cevapta müslümanların Kur'-an-ı Kerîm'e sarılmalarını tavsiye buyurduğunu söylemiştir. B u -h â r i " nin şerhinde Ayni: Î3k sorunun cevabında İ b n - i Ebi Evfâ, Şiîler'in hilâfetle ilgili iddia ettikleri vasiyyet durumunun asılsız olduğunu söylemek istediği mümkündür, demiş­tir.

Sünenimizde hadisin sonunda T a 1 h a ' nın el Huzeyl'-den naklettiği eser de bu ihtimali kuvvetlendirir.

Bilindiği gibi Şiiler, Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in Hz. A 1 i ' ye bâzı sırları ve dinî emirleri özel olarak öğrettiğini ve başka sahâbilerin bunlardan haberdar edilmediğini id­dia etmişlerdi. Yine onların iddialarına göre ResûH Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) A 1 i' yi vasi tâyin etmişti. $ i i 1 e r ' in bu dedikodusu o devirde yaygın olduğu için İbn-i Ebi Evfâ İlk' sorudan bu meseleyi anlamış olabilir.

Ş i i 1 e r ' in bu iddiası tutarsızdır. Hiç bir dayanağı yoktur. Onların ileri sürdükleri hadisler mevzudur. Bir çok sahih hadisler bu iddianın asılsız olduğunu ispatlamıştır, i 626 ve 2658 nolu hadîs­ler de bu iddiayı reddeden delillerdendir.

İbn-i Ebi Evfâ' nın, ilk sorunun mâlî vasiyyete âit oldu­ğunu zan etmiş olması ihtimâli de vardır. Bu nedenle, hayır diye ce­vaplamıştır. .

T a I h a ' nın ikinci sorusuna gelince bundan maksadı şudur; Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) vasiyyette bulunmadığına göre bunu müslümanlara emretmesinin hikmeti nedir?

İbn-i Ebi Evfâ bu soruya karşı, Resûl-i Ekrem (Aley-hi's-salâtü ve's-selâm) 'in Kur'ân-ı Kerîm'i tavsiye ettiğini yâni Kur'-ân-ı Kerim'e sarılmayı, O'nunla amel edilmesini tavsiye buyurduğu­nu açıklamıştır.

N e v e v i de özetle şöyle der ,-

"İbn-i Ebi Evfâ (Radıyailâhü anh) Peygamber (Aley-hi's-salâtü ve's-selâm)'in, malının üçte birisiyle vasiyyet etmediğini kasdetmiş olabilir. Çünkü O, geriye mal bırakmamıştı. Arazisini ha­yatında sebil etmişti. Silâh, katır ve benzeri eşyasının da vârisleri­ne âit olmayıp hepsinin sadaka olduğunu hadisleriyle beyân buyur­muştu. Bu nedenle vasiyyet edilecek mal yoktu. İ bn-i E b İ E vf â' nın ilk cevapla A 1 i (Radıyailâhü anhl'a halifeliği ile ilgili bir vasiyyetin bulunmadığını beyân etmek istemiş olması da muhte­meldir."

Müslümanların Allah'ın kitabına sarılmaları vasiyyeti en önem­li olanı olduğu için İbn-i Ebî Evfâ bunu açıklamakla ye­tinmiştir. Çünkü yukarda açıkladığım gibi Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in başka vasiyyetleri de vardır.

El-Hüzeyl bin Şüra.hbîl'in eserinde geçen "Hızâm" devenin burnuna takılan halka demektir. Devenin burnuna bir hal­ka takılıp buna yular bağlanınca artık istenen yöne götürülür ve de­ve yuları çekenin emrine kesinlikle uyar. Bu cümle mecazi mânâda E b û Bekir (Radıyailâhü anh) hakkında kullanılmıştır. Yâni eğer Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) hilâfet için A 1 i (Radıyailâhü anh} veya başka bir sahâbîyi tavsiyede bulunmuş ol­saydı, E b û Bekir burnuna Hızâm denilen halka takılan deve gibi o zâta tâbi olacaktı ve böyle bir şeyin olmasını cânu gönülden isterdi. Ş i İ 1 e r ' in iddia ettiği gibi A 1 i' ye böyle bir vasilik verilmiş iken Ebû Bekir'in hilâfeti kabullenmesi mümkün değildi. Çünkü o takdirde maazallah Ebû Bekir, Resûl-i Ek­rem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in emrine karşı gelmiş olmaz mı idi. Hâşa ve kellâ. Böyle bir davranış, değil Ebû Bekir, hiç bir sahâbiden meydana gelmez. Allah bizleri onların komşuluğuna ka­vuştursun.

İbn-i Ebi Evfâ f Radıyailâhü anh)'m hâl tercemesi 416 nolu hadîs bölümünde geçmiştir.

Talha bin Musarrif (R.A.) bin Antr'm Hâl Tercemesi

Talha bin Musarrif (R.A.) bin Amr bin Ka'b el-Yâmi Ebû Muhammed el-Kû-fî âlimlerdendir. İbn-i Evfâ, Enes, Said bin Cübeyr ve başka zâtlardan rivayette bulunmuştur. Râvileri ise oğlu Muhammed, Ebû îshâk, Zübeyd bin el-Hars, el-A'meş, Mâlik bin Miğvel, Şu"be ve bir çok zâtlardır, Sıka bir zâttır. Hicretin 112. yılı vefat etmiştir, (Hülâsa: 180)



2697) Enes bin Mâlik (Radıyallâhü atıh)'den; Şöyle demiştir: ResûluIIah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in vefat edeceği son an­larında ruhu boğazına geldiğindeki (ahkâmla ilgili) tüm vasiyyeti:

«Namaza (devam ediniz) ve sağ ellerinizin mâlik olduğu şeylere

(yâni mallarınızın haklarına ve köleler ile cariyelerinizin haklarına riâyet ediniz)» emri idi."

Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun senedi hasendir. Çünkü Ahmed bin el-Mıkdâm Ehl-i Zabtın (yâni işittiği hadîsleri iyice belleyenlerin) derecesine erişmemişti. Senedin kalan râvileri Buhâri ile Müslim'in şartları üzerinedir.



2698) Alî bin Ebî Tâlib (Radıyallâhü anhyden; Şöyle demiştir:

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in (vefatı sıralarında­ki) son sözü:

«Namaza (devam ediniz) ve sağ ellerinizin mâlik olduğu şeylere dikkat ediniz),» emri idi." [4]



İzahı





Enes (Radıyallâhü anhl'ın hadîsi Zevâid türündendir. Tuhfe'-nin beyânına göre A I i (Radıyallâhü anh) 'in hadîsini N e s â i de rivayet etmiştir.

Bu iki hadîste belirtildiği gibi Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) son nefeslerini verirken beş vakit namaza devam edilmesini ve müslümanlarm mâlik olduğu şeylerin hak ve hukukuna riâyet etmelerini tavsiye buyurmuştur.

Mallar el ile kazanıldığı ve alış verişlerde genellikle sağ el kul­lanıldığı için «sağ ellerinizin mâlik olduğu» tâbiri kullanılmıştır. Müslümanların mâlik olduğu şeylerden maksad ise zekâta tâbi mal-

lar ile köle ve cariyelerdir. Yâni mallarınızın zekâtını hakkıyle ve­riniz ve köle ile cariyelerinize iyi muamele ediniz. Onların hakları­na riâyet ediniz. Bu iki emir ahkâmla ilgilidir. Demek ki, ahkâmla ilgili olarak Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in son tavsiye­si bu iki meseleye aittir. Tercemede parantez içi ilâve ile ahkâm kay­dını koymanın sebebi şudur: Diğer bâzı hadislerde rivayet edildiği gibi Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in son nefeslerini ve­rirken buyurduğu son söz «Allahım bana mağfiret eyle ve beni Re-fîk-i A'Iâ'ya eriştir.»

«Refîk-i A'lâ» ile kasdedilen mânâ hakkında müteaddid yorumlar bulunur. Bu husus 1619 nolu hadiste geçti. Oraya bakılabilir. [5]



2- Vasiyyet Etmeye Teşvik Babı





2699) (Abdullah) bin Ömer (Radıyallâhü anhümâydan rivayet edil­diğine göre; ResûluIIah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Vasiyyet edeceği bir şeyi bulunup da vasiyyeti, yanında yazılı bulunmadıkça iki gece yatmak müslüman bir kişinin hakkı (ona ya­kışır şey) değildir.»"



2700) Enes bin Mâlik (Radıyallâhü anh)'âen rivayet edildiğine go-re; ResûluIIah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Mahrum kişi, vasiyyet etmekten mahrum olan kimsedir.»"

Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde Yezîd bin Ebân er-Rak-- kaşî bulunur, bu râvl zayıftır.



2701) Câbir bin Abdülnh (Rariıyailâhü anhümâi'dan rivayet edil­diğine .yöre: Resûlullah (Sallal/a/iü Aleyhi ve Srlfrnı) şöyle buyurdu, demiştir:

-(Müslümanlardan) kim vasiyyet üzerine (yâni vasiyyet etmiş olarak) ölürse, o kimse (yakışır) bir yol ve sünnette riâyet) üzerine ölmüş olur, takva ve şehâdet üzerine ölmüş olur ve bağışlanmış ola­rak Ölmüş olur.»"

Not : Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde Bakiyye vardır ki bu zât tedlisçidir. Şeyhi Yezid bin Avf hakkında konuşan kimseyi görmedim.



2102) (Abdullah) bin Ömer (Radıyallâhü auhümâ)\\-a.n rivayet edil­diğine ^öre; Peygamber (S a! I alt akü Aleyhi ve Setlem) şöyle buyurdu, demiştir:

-Vasiyyet edeceği bir şeyi bulunup da vasiyyeti yanında yazılı bulunmadıkça iki gece yatmak müslüman bir kişinin hakkı (ona ya­kışır şey) değildir.»" [6]



İzahı





Müellifimizin kısmen değişik iki senedle rivayet ettiği î b n - i Ömer (Radıyalâhü anh)'ın hadîsini Kütüb-i Sitte yazarlarının hep­si, Mâlik ve A h m e d de rivayet etmişlerdir. E n e s (Ra­dıyallâhü anh) ile Câbir (Radıyallâhü anh)'ın hadisleri ise Zevâid türündendir. Bu bâbtaki hadîslerin hepsi vasiyyet etmeyi teş­vik etmektedir.

İ b n-i Ömer (Radıyallâhü anh)'ın hadîsinde geçen hak kelimesi yakışır ve lâyık olan mânâsına yorumlanmıştır. Cumhur bu kelimeyi böyle yorumlamıştır. El-Münâvî: Hadîsten kasdedilen mâ­nâ şudur: Bir müslümanın vasiyyet etmek istediği bir malı, veya borcu, ya da başkasına âit olup yanında emânet edilen bir şey var ise bu durumları açıklayıcı yazılı vasiyyeti yanında bulundurması ihtiyata uygun olanıdır, demiştir.

Burdaki rivayette iki gece kaydı var ise de bu kayıd tahdid için değildir. Bâzı rivayetlerde bunun yerine bir gece, kaydı vardır. Bir kısım rivayetlerde ise üç gece kaydı mevcuttur. Rivayetlerin deği­şikliği bu sürenin tahdid için olmadığına delâlet eder. Yâni az bir zaman olsa bile, o sürenin vasiyyetsiz geçirilmesi uygun değildir. Çünkü insan ne zaman öleceğini bilemez.

Avnü'l-Mabûd yazarının naklen beyânına göre tbnü'1-Me1 i k bu hadisin şerhinde özetle şöyle demiştir:

"Bâzı ilim adamları bu hadîsin, yâni İbn-i Ömer'in ha­dîsinin zahirini tutarak : Vasiyyet etmek vaciptir, demiştir. Cumhu­ra göre ise vasiyyet etmek müstahabtır. Çünkü Resûl-i Ekrem (Aley-hi's-salâtü ve's-selâm) vasiyyet etmeyi müslüman için bir hak kıl­mış, onun aleyhine kırmamıştır. Eğer vasiyyet etmek vacip olsaydı Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-saiâtü ve's-selâm) vasiyyet işini müslüma­nın lehinde değil, aleyhinde kılacaktı. Hadîsin ifâde tarzı ise vasiy-yetin müslümanın aleyhinde olduğuna yorumlanmaya müsâid değil­dir. Bâzı âlimler: Müstahab olan vasiyyet, teberru olan işlerle ilgili vasiyyettir. Borç ödeme ve emânetleri sahiplerine iade etmekle il­gili vasiyyet ise vâcibtir, demişlerdir."

Hanefi âlimler vasiyyet etmenin müstehablığma hükmeden­lerdendir. Buna delil olarak da bu hadisin râvisi olan İbn-i Ömer (Radıyallâhü anhl'ın vasiyyet etmediğine dâir bir rivayetin bulun­masını göstermişlerdir.

Nevevi de İbn-i Ömer'in hadîsinin şerhinde özetle şöyle der:

"Vasiyyetle emrolunduğu hususunda tüm müslümanlar ittifak halindedir. Bizim mezhebimiz ve cumhurun mezhebi, vasiyyet etme­nin mendûbluğudur, vâcibliği değildir. Zâhiriyye mezhebi mensupları bunun vâcibliğini söyleyerek bu hadisi delil göstermiş­ler ise de bu hadîs onların delili sayılamaz. Çünkü hadîste vasiyyetin vâcibiiğine dâir bir hüküm yoktur. Lâkin bir müslümamn borcu, başkasına âit emânet gibi bir hak var ise bunu vasiyyet etmesi lâ­zımdır. Şafiî: Bu hadîsin mânâsı, müslümamn ihtiyatlı davran­ması bakımından en uygun olanı vasiyyetnâmesinin yazılı olarak ya-nında bulundurulmasıdır. Bu itibarla müslüman kişinin, vasiyyetini bir an önce yapması, yazdırması, bunu şâhidle tevsik etmesi ve ih­tiyaç duyduğu şeyleri vasiyyetnâmesine geçirmesi müstehabtır. Son­ra vasiyyetnâmesine ilâve etmek istediği bir durum olursa bunu da eklemelidir, demiştir.

Hadîste vasiyyetin yazılı olması istenmiştir. Bununla beraber şâ-hidlendirilmesi gereklidir. Şâhidlendirilmiş olması kaydı da düşünü­lür. Böyle yorum yapılmalıdır, Şâhidsiz olarak yazılması kasdedilme-miştir. Hattâ şâhidlendirilmemiş yazılı vasiyyet ile amel edilmez ve bir yarar sağlamaz. Bizim mezhebimiz ve cumhurun mezhebi budur. Muhammedbin Nasr hadîsin zahirini tutarak, şâhid­lendirilmemiş yazılı vasiyyetlerin muteber olduğunu söylemiştir." Ahmed bin Hanbel de bu görüştedir,

Kurtubî de: Bu hadîste vasiyyetin yazılı olmasından söz edilmesi, bir tevsik ve teyid içindir. Vasiyyette esas olanı şâhidle tevsik etmektir. Şâhidle tevsik edilen bir vasiyyet, yazılı olsun ve­ya olmasın muteberdir. Bu hususta âlimler ittifak halindedir, de­miştir.

£700 nolu hadîsten kasdedilen mânâ ise şudur.: Vasiyyet etmeden ölen bir müslüman vasiyyet amelinin sevabından mahrum kalmakla hayırlı amelin kemâlinden mahrum kalmış olur. Çünkü vasiyyet dünyadaki amellerin sonuncusu durumundadır. Vasiyyet meşru kı­lınmış ki müslüman kimse âhirette bundan yararlansın. Bundan mahrum kalan kimse büyük bir hayırdan mahrum kalmış olur. [7]



3- Vasiyyette Zulüm Etmek Babı





2703) Enes bin Mâlik (Radıyallâhü anh)'den rivayet edildiğine gö­re; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Kim vârisinin mîrasçıhğı (hakkı) ndan kaçarsa Allah kıyamet günü o kimsenin Cennetten mîrasçılığım keser.»"

Not : Zevâid'de bunun senedinde Zeyd el-Ammî'nin bulunduğu bildirilmiştir.



2704) Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Şüphesiz adam yetmiş yıl hayır ehlinin amelini (ibâdetini) iş­ler. Sonra (ölümüne yakın) vasiyyet ettiği zaman vasiyyetinde zu­lüm eder, böylece ameli şerle kapanır ve bu yüzden (Cehennemde­ki) ateşe girer (girmeye müstehak olur). Şüphesiz (başka bir) adam yetmiş yıl şer ehlinin amelini işler. Sonra (ölümü yaklaşınca) vasiy­yetini adaletli eder, böylece ameli, hayırla kapanır ve bu nedenle Cen­nete girer.»

Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) (bu hadîsi teyid etmek üzere)

şöyle demiştir: isterseniz; âyetlerini okuyunuz." [8]



İzahı





Enes (Radıyallâhü anh)'in hadîsi Zevâid türündendir. Bu hadîste, vârislerinden mal kaçıran, yâni ölümü hâlinde mirasçılanna mal kalmasın veya az mal kalsın, diye malının üçten fazlasını vasiyyet etmek, malının tamamını veya çoğunu bir mirasçısına hibe etmek gibi davranışlarda bulunan bir kimsenin Cennetten mahrum edilmeye müstehak olduğu bildirilmektedir. Böyle yapan kimse Cen­nete mirasçı olma hakkından mahrum edilmeye müstehak olmakla beraber bağışlanırsa Cennete girer. Bağışlanmazsa cezasını çektik­ten sonra Allah'ın lütfü ile Cennete girer.

Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) 'm hadisini T i r m i z i ve Ebü Dâvûd da rivayet etmişlerdir. Bu hadîste geçen «Va-siyyette zulüm etmek» ifadesiyle mirasçılara zarar vermek mânâsı kasdedilmiştir. Nitekim Ebû Dâvûd ile Tirmizi' nin rivayetlerinde bu cümle yerine«Altmış yıl Allah'a itaat eden erkek veya kadın Ölecekleri zaman vasiyyette (mi­rasçılarına) zarar verirler-..» cümlesi kullanılmıştır. Mirasçılara za­rar vermek, vasiyyet yüzünden mirasçıları miras hakkından mahrum etmek veya malın üçte birinden fazla mikdarda vasiyyette bulun­mak suretiyle mirasçıların alacakları meşru miktarı azaltmakla olur.

Erkek ve kadının vasiyyetten dolayı mirasçıları zarara uğratmak ile ilgili olarak Tuhfe yazarı özetle şöyle der:

"Yâni altmış yıl Allah'a İtaat eden erkek veya kadın, mirasçısı olmayan yabancı kimselere malının üçten birisinden fazlasını vasiy­yet etmek veya mirasçılarının bir kısmı mirastan mahrum kalsın di­ye malının tamamını diğer mirasçısına hibe etmek suretiyle, miras­çılarının tamamına veya bir kısmına zarar verir. Bu ise Allah'ın koy­muş olduğu miras hükmünden kaçmak sayıldığından yasaklanmış­tır. İ b n ü'l-M elik bu cümleyi böyle açıklamıştır. Bâzıları da bu cümleyi şöyle yorumlamışlardır : Yâni kişi, vasiyyete liyakatli ol­mayana mal verilmesini vasiyyet eder veya doğru olarak yaptığı hak bir vasiyyetten cayarak uygulanmaması için ikinci bir vasiyyette bulunur ya da vasiyyetinin bir kısmını nakzeder, yâni iptal eder, de­miştir.

Böyle davranan erkek veya kadının cehennemlik olduğuna dâir cümlenin mânâsı da şöyledir : Yâni bu kimseler azaba müstehak olurlar. Lâkin azap edilip edilmemesi Allah'ın dilemesine kalmıştır."

Müellifimizin rivayetinde «yetmiş yıl» kaydı mevcuddur. Ebû Dâvûd ile Tirmizi' nin rivayetlerinde bunun yerine «Alt­mış kaydı» bulunur. Bu sayılardan tahdîd değil, uzun süre mânâsı kasdedilmiştir.

Gerek iyi amellerde ve gerekse kötü amellerde ömrün son za­manları önemlidir. Hayatı boyunca kötülükler işleyen kimse, ömrü­nün sonlarında bunlardan pişmanlık duyarak hayırlı işlere yönelirse inşâallah akıbeti iyi olur. Aksine hareket de aksi sonuç verir. Bu konuda başka hadisler de vardır.

Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'in rivayet ettiği bu ha­disi teyid etmek üzere okuduğu âyetler Nisa sûresinin 13 ve 14. âyetleridir. Bu âyetlerden önceki âyetlerde miras ve vasiyyetten bah­sedilmektedir. Miras ve vasiyyetle ilgili hükümler beyân Duyurulduk­tan sonra bu iki âyette meâlen şöyle buyurulur:

-İşte bunlar Allah'ın kanunlarıdır. Kim Allah'a ve Peygamberine itaat ederse Allah onu altından ırmaklar akan cennetlere koyacaktır. Orada ebedî kalacaklardır. Büyük kurtuluş da budur.» (13)

«Kim Allah'a Ve Resulüne isyan eder, yasalarını aşarsa Allah onu da içinde ebedî kalacağı bir ateşe sokacaktır. Zillet verici azab da onadır.» (14)

Tirmizi ile Ebû D â v û d ' un rivayetlerine göre Ebü Hüreyre (Radıyallâhü anh) bu sûrenin 12. âyetinin sonunda bulunan; (mirasçılara) zarar verme kasdı olmaksızın yapılmış olan vasiyyetten veya borçtan son­ra..." parçasından 13. âyetinin bitimine kadar okumuştur.

Bu sûrenin 12. âyetinde bâzı mirasçıların hisse mikdarları belir­tilmekte ve bu hisse sahiplerinin hisselerinin, murisin, yâni Ölen ki­şinin vasiyyeti ile borcu terekeden çıkarıldıktan sonra hesaplanaca­ğını hükme bağlamaktadır. Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'m okuduğu parçanın meali ve 13. âyetin mânâsı yukarda beyân edildi.



2705) Kurre (bin Eyâs)[9] (Radıyallâhü are^'den rivayet edildiği­ne göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Kim ki ölümü yaklaşır da vasiyyet eder ve vasiyyeti Allah'ın Ki­tabı (ndaki esâslar) üzerine olursa o vasiyyet o kimsenin hayatta iken ödemediği zekâtına keffâret olur.»"

Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde Bakiyye bin el-Velîd bulunur. Bu râvî tedlisçi olup bu hadîsi an'ane ile rivayet etmiştir. Onun şeyhi Ebû Halbes de meçhul râvilerdendir. [10]



İzahı





Zevâid türünden olan bu hadisin senedinin durumu notta belir­tildi. Allah'ın kitabına uygun vasiyyette bulunmanın önemini bun­dan önceki bâbta rivayet olunan hadisler beyân etmişti. Meşru va-siyyetin mü'min kimse için bir ecir ve sevap taşıdığı da muhakkak­tır. Sevabların günahlara keffâret veya azabın hafîfletilmesine ve­sile olduğu da sabittir. Ancak zekâtta kul hakkı da bulunduğu cihet­le mükellefin boynunda ve zimmetinde kalan bir borçtur. Mutlaka ödenmesi gereklidir. Nafile sadakalar ve bağışlar, zekâta müstehak kimselere verilse bile zekât borcu ödenmiş sayılmaz. Vasiyyet de böy­ledir. Eğer bu hadîs sahih ise şöyle yorumlanmalıdır : Bir müslüman zimmetindeki zekâtı ölümüne yakın zamana kadar ödememiş de ölü­müne yakın günlerde zekât borcunun ödenmesini vasiyyet etmişse, vasiyyetine binâen ödenen zekât borcu, onun zamanında vermediği zekât için bir keffârettir. Yâni inşâallah günahının bağışlanması umulur. Allah gerçeği bilendir. [11]



4- Hayatta (Îyi Yollarda) Mal Harcamayıp Ölüm Yaklaşınca Savurganlık Etmenin Yasaklığı Babı





2706) Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'den rivayet edildiğine göre:

Bir adam Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in yanına ge­lerek :

— Yâ Resûlallah iyi davranmam hususunda üzerimde en çok hakkı bulunan insanın kim olduğunu bana haber ver, dedi. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Evet. Babana and olsun ki (bu husus) muhakkak sana haber verilecektir. (En çok hakkı olan insan) annendir,» buyurdu. Adam:

(Annemden) sonra (üzerimde en çok hakkı olan kişi) kimdir? diye sordu. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

— «Sonra (yine) annendir,» buyurdu. Adam:

— (Annemden) sonra kim? diye sordu. Resûl-i Ekrem (Sallalla­hü Aleyhi ve Sellem) :

— «Sonra (yine) annen,» buyurdu. Adam:

— (Annemden) sonra kim? diye sordu. Resûl-i Ekrem (Sallal­lahü Aleyhi ve Sellem) :

— «Sonra baban», buyurdu. Adam (bu kere) :

— Malımdan bana haber ver Yâ Resûlallah! Ondan nasıl sada­ka vereyim, (en faziletli sadaka nasıl olur)? diye sordu. Resûl-i Ek­rem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Peki, Allah'a yemin ederim sen muhakkak (bundan) haberdar edileceksin. (En faziletli tasadduk), sen sıhhatli, (dünyalığa) ihtiras­lı, yaşamaya ümidli ve fakirlikten korkarken sadaka vermendir. Sa­kın (sadaka vermeyi) geciktirme. Nihayet ruhun (gırtlağa işaretle) şuraya gelince malım falana ve malım fulana (olsun) dersin. Halbu­ki sen hoşlanmasan bile malın (ölümün dolayısıyla) onlaradır.»" [12]



İzahı





Bu hadisi T i r m i z i ' den başka Kütüb-i Sitte sahiplerinin hepsi rivayet etmişlerdir. Ancak bâzı rivayetlerde yalnız sadaka ile ilgili kısım bulunur. Diğer kısım yoktur.

Hadîste geçen «Sohbet» kelimesi, arkadaşlık, muaşeret, yaşama, geçinme gibi mânâlara geldiğinden, geniş anlamlı olarak davranma şeklinde terceme etmeyi uygun buldum.

Hadiste geçen «Sahih» kelimesi ihtirasla, cimri şeklinde açıklan­dığı gibi cimri mânâsından geniş bir anlam verenler de vardır. Bu itibarla bu kelimeyi ihtiraslı mânâsına terceme ettim.

N e v e v İ bu hadisin açıklaması bölümünde özetle şu bilgiyi verir :

Hadîsten kasdedilen mânâ şudur.

"İhtiras ve dünyalığı sevmek, insana sıhhatli iken galebe çalar. Bu nedenle insan sıhhatli iken cömertçe davranıp sadaka verirse, daha ihlâslı, samîmi ve ecri daha büyük olur. Fakat hayattan ümi­dini kesip ölümünün yaklaştığını sezen ve malının vârislerine kala­cağını anlayan kimsenin bu sıralarda verdiği sadaka böyle değildir. Çünkü bu esnadaki sadaka, sıhhat, ihtiras, yaşama ümidi ve fakir­leşme endişesi duyulduğu durumdaki sadakaya nazaran noksandır.

Ruhun gırtlağa geldiği zamandan maksad bu hâlin yaklaştığı zamandır. Çünkü ruh gırtlağa gerçekten geldikten sonra edilen vasiyyet, verilen sadaka ve yapılan tasarrufların hiç birisi geçerli sayıl­maz. Bu hususta fıkihçılar ittifak halindedir.

Akla şöyle bir soru gelebilir :

Peygamber (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) soru sahibinin babasına yemin etmiştir. Halbuki, Allah'tan başkası ile yemin etmenin yasak-lığı bilinmektedir. Babalar adına yemin etmenin yasaklığı da sahih hadislerle sabittir.

Bu soruya şöyle cevap verilir : Yasak olan şey, Allah'tan başka bir şeye bile bile ve teammüden yemin etmektir. Hadiste geçen söz ise kasıd olmaksızın dile gelen bir kelimedir. Bu ne yemin sayılır, ne de yasakların şümulüne girer."

Hadisin son kısmında geçen :

«Ruhun gırtlağa gelince malım falanadır, malım fulanadır, der­sin. Halbuki sen hoşlanmasan bile malın (ölümün dolayısıyla) onla­radır.» cümlelerinde bulunan falan ve fulan kelimeleri ile mirasçı-

lar mı, yoksa kendilerine mal vasiyyet edilen kimseler mi kasdedil-diği yolunda değişik yorumlar yapılmıştır.

Sindi, bu kelimelerle mirasçıların kasdedildiği görüşündedir Yâni ölüm döşeğindeki bu lâflar bir anlam taşımaz. Çünkü adamın malı ölümü ile mirasçılarına kendiliğinden intikal etmiş olur. Adam bu durumdan hoşlanmasa da netice budur.

Bazı rivayetlerde bu cümleler yerme;

«... Falana şu kadar mal, fulana da bu kadar mal (olsun) dersin. Halbuki o mal filâna olmuş­tur.» cümleleri bulunur.

Bâzıları bu cümlelerde geçen falan, fulan ve filân kelimeleri ile mirasçıların kasdedildiğini söylemişlerdir. Bir kısım âlimler ise : İlk iki kelime ile kendilerine mal vasiyyet edilen kişiler ve son kelime ile

mirasçılar kasdedilmiştir, derler.

Yâni sen ölüm döşeğine girdikten sonra malını şuna buna va­siyyet ediyorsun. Halbuki vasiyyet ettiğin mal sen terekenin üçte birinden fazla olduğu takdirde mirasçıların dilerlerse bu vasiyyeti iptal ederler. Böylece bu vasiyyet geçersiz sayılır.

Âlimler bu cümleleri başka şekillerde de yorumlamışlardır. İste­yenler hadis kitablannın şerhlerine bakabilirler. [13]



Hadîsten Çıkarılan Hükümler





1. Annenin hakkı herkesin hakkından fazladır. Herkesten faz­la anne ile iyi geçinmek, iyi davranmak gereklidir. Bu hak çok önem­li olduğu için üç defa tekrarlanmıştır.

2. Anneden sonra babanın hakkı diğer insanların haklarından fazladır.

3. En faziletli sadaka, sağlık, ihtiras, yaşama ümidi ve fakir­leşme endişesi varken verilen sadakadır. Sadaka ve hayır işleri ge­ciktirilmemelidir.

4. Kişinin ölümü ile malı mirasçılarına kalır. Kişi ölüm döşeğin­de mirasçılarını malından mahrum etme yetkisine sahip değildir.



2707) Büsr bin Cahhâş el-Kureşî (Radıyallâkü anhyden; Şöyle de­miştir :

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (bir kere) eline (ha­fifçe) tükürdü. Sonra şehâdet parmağını (tükürük damlası üzerine) bırakıp şöyle buyurdu:

«Allah (Azze ve Celle) buj uruyor ki: (Ey) Âdem oğlu seni şu­nun misli olan (bir damla menliden yarattığım halde beni nasıl âciz (zan) edersin (de malından sadaka ödemezsin)? Sonra ruhun şura­ya (ve Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) boğazına işaret etti) ulaştığı zaman sen: Sadaka veririm, dersin. Halbuki sadaka verme zamanı nerede? (Yâni bu fırsatı kaçırdın).»"

Not: Bunun senedinin sahih olduğu, Zevâid'de bildirilmiştir. [14]



İzahı





Zevâid türünden olan bu hadîsi A h m e d de rivayet etmiş­tir. Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm), muhâtablarınm dik­katini çekmek üzere tükürük damlasını örnek göstererek insanın böy­le bir damlacık sudan yaratıldığım Allah'tan naklen beyân buyur­muştur. Bu yüce kudrete sahip olan Allah Teâlâ, kulun vereceği sa­dakanın yerini fazlasıyla dolduracağım vaad buyurduğu halde muh­teris kimseler fakirleşme endişesinden dolayı sağlığında sadaka ver­mekten çekinirler. Bu davranış bir bakıma Allah Teâlâ'nın kula dün­yalık vermekten âciz olduğu zannını sezdirmektedir. Hadîsin kudsi kısmı böyle bir zannın bâtıl olduğuna işaret eder.

Ruhun boğaza gelmesi zamanından maksad tam o zaman ola­bilir. Bu takdirde, hastanın bu esnada verdiği sadaka geçersizdir. Bu

durum bundan önceki hadîsin izahı bölümünde anlatıldı. Hadisin son cümlesi de böyle yorumlanır. Yâni artık sadaka verme zamanı geç­miştir, yapılan tasarruf geçersizdir.

Ruhun boğaza gelmesi zamanından maksad, bu zamanın yaklaş­tığı vakit ise bu esnada verilen sadaka geçerli olmakla beraber pek sevaplı olmadığı anlamı kasdedilmiş olur. Bu durum da yukardaki hadîsin izahı bölümünde anlatıldı. [15]
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Misafir
Misafir



MesajKonu: Geri: VASIYYETLER BÖLÜMÜ   C.tesi Mayıs 08, 2010 3:55 am

5- Malın Üçte Biriyle Vasîyyet Etmek Bâbı





2708) Amir'in babası Sa'd (bin Ebî Vakkas) (RadıyuHâhü anhümâ)'-dan; Şöyle demiştir :

Ben Mekke'nin fetih yılı (Mekke'de) ölüme yaklaştığım derece­de hastalandım. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hastalığım dolayısıyla bana uğradı. Ben de %

Ey Allah'ın Resulü şüphesiz benim çok malım var ve bir kızım­dan başka mirasçım yoktur. Ben malımın üçte ikisini sadaka olarak vasiyyet edebilir miyim? diye sordum. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

Büsr bin Cahhâş el-Kureşî (R.A.)'ın Hâl Tercemesl

Büsr bin Cahhâş (El-Hâfız'm tesbitine göre bu kelime «Cüıâş»dır.> Şam'U bir sahâbîdir. Bir hadisi vardır. Râvisi Cübeyr bin NÜfeyr'dir, İbn-i Mâceh onun hadisini rivayet etmiştir. (Hülâsa: 47)

«Hayır,» buyurdu. Ben:

Yarısı (vasiyyet olabilir mi)? dedim. Resûî-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (yine) ;

«Hayır,» buyurdu. Ben :

Peki üçte biri (olabilir mi) diye sordum. Resül-i Ekrem (Sallal­lahü Aleyhi ve Sellem) :

«Üçte bir (kâfidir), üçte bir de çoktur. (Çünkü) senin mirasçıla­rını zengin bırakman, onlan halka ellerini açıp dilenecek derecede fakir bırakmadan hayırlıdır,» buyurdu. [16]



İzahı





Bu hadîs Kütüb-i Sitte'nin hepsinde rivayet olunmuştur. S a ' d (Radiyallâhü anh)'ın M e k k e ' de hastalandığı bâzı rivayetlerde belirtildiği için bu durumu parantez içinde belirttim. S a' d (Ra-dıya-llâhü anh) hastalığının ağırlığından dolayı ölümünün yaklaştığı kanısına varmıştı. Fakat Resül-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) bir mu'cize olarak, Buhâri ile Müslim' deki rivayette sa­rahaten belirtildiği gibi meâlen «Ey Sa'd Allah'tan umarım ki seni bu hastalıktan kaldıracak ve senin (fetihlerin) le bir çok müslüman-lar faydalar sağlayacaklar ve bir çok müşrikler zararlanacaklardır.» buyurmuştur. Hz. Sa'd (Radıyallâhü anh) bu hastalıktan kur­tulup bandan sonra 45 veya 48 yıl yaşadığı ve bir çok fetihlerde bu­lunduğu sabittir.

Sa'd (Radıyallâhü anh) bir kızından başka mirasçısının bulun­madığını söylemiştir. Halbuki farâiz ilminde «Asaba» ismi verilen mirasçıları vardı. Bu itibarla N e v e v i onun bu sözünü şöyle yo­rumlar : Yâni "Mirastan belirli hissesi olan mirasçı yalnız bir kızım var." Diğer mirasçıları asaba durumunda idiler. Asaba belirli payı olmayıp pay sahiplerinden artan malı ve pak sahibi durumunda hiç mirasçı olmadığı zaman terekenin tamamına mirasçılardır. Sa'd bu cümleyle şunu kasdetmiş olabilir: "Bir kızdan başka çocuğum ve çok yakın mirasçım yoktur."

Resül-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm) S a ' d ' m, malının üçte birinden fazlasını vasiyyet etmesini uygun bulmayıp üçte birisi­ne izin verdikten sonra: «Üçte bir de çoktur» buyurmuştur. Bu cüm­le de değişik şekillerde yorumlanmıştır;

El-Hâfiz: Bu cümlenin malın üçte biriyle vasiyyet etme­nin câizliğini ve fakat vasiyyet edilecek meblâğın bundan az tutul-

masının daha iyi olduğunu açıklamak amacıyla buyurulmuş olması muhtemeldir. Cümleden ilk anda anlaşılan mânâ da budur, Cümle­den kasdedilen mânâ şu olabilir : Malın üçte birini vasiyyet etmek en mükemmel olanıdır, sevabı çoktur. Üçüncü bir ihtimal : Malın üçte biri çoktur, az değildir. Şafiî son ihtimâlin daha uygun oldu­ğunu söylemiştir, î b n-i Abbâs (Radıyallâhü anh) ise ilk yorumu benimsemiştir, der.

Hadîste geçen Sa'd (Radıyallâhü anh) in;sözünü «Ben malımın üçte ikisini sadaka olarak vasiyyet edebilir mi­yim?» diye terceme ettim. Nevevi; Bu cümle iki mânâya muh­temeldir : Birisi, sadaka edilmek üzere vasiyyet etmektir. (Yâni ben öldüğüm zaman malımın üçte ikisi sadaka olarak dağıtılmak üzere vasiyyette bulunabilir miyim?). Diğer mânâ : Malımın üçte ikisini ölmeden önce ve bu hastalık esnasında hemen sadaka olarak dağı­tabilir miyim? Bu iki mânâdan hangisi kasdedilirse edilsin, netice değişmez. Tüm âlimlere göre ölüm döşeğinde kişi malının üçte birin­den fazla mikdarda ne sadaka edebilir, ne de vasiyyet edebilir. An­cak mirasçılarının rızâsı varsa bu takdirde sadaka etmesi de vasiy­yet etmesi de caizdir, diye bilgi vermiştir.

B uhâri' nin rivayetinde bu cümle yerine;

«Ben malımın tamamını vasiyyet edeyim (mi)?- tâbiri bulunduğu için yukardaki cümleyi buna uygun bir şekilde terceme etmeyi ter­cih ettim. [17]



Hadîsten Çıkarılan Hükümler





1. Hastayı ziyaret etmek, devlet başkanı dâhil herkese müste-habtır.

2. Tedavi, takva sahiplerinin duasını almak, vasiyyet etmek ve fetva almak gibi meşru bir amaçla hastalığın ağırlığını ve şiddetini dile getirmek hasta için caizdir. Ama öfkelenmek gibi yersiz mak-sadla hastalığın ağırlığım anlatmak mekruhtur ve hastalıktan dola­yı beklenen sevabı azaltır.

3. Meşru yollarla mal biriktirmek ve zenginleşmek caizdir.

4. Kişi, yakınlarına, hısım ve akrabalarına ikramda bulunmalı ve mirasçılarına şefkat etmelidir. Yakınlara yardım etmek, yabancı­lara yardım etmekten üstündür.

5. Bâzı âlimler bu hadisin, zenginliğin fakirlikten daha iyi ol­duğuna delâlet ettiğini söylemişlerdir.

6. Kişi, vasiyyet edeceği mal miktarı ile mirasçılarına bırakaca­ğı mal mikdarım adaletli bir şekilde ayarlamalıdır. Malın üçte bi­rinden fazla mikdarda vasiyyette bulunmamalıdır.

Nevevî bu madde ile ilgili olarak özetle şöyle der: "Bizim arkadaşlarımız ve başka âlimler: Mirasçıları zengin olan kimselerin mallarının üçte birisini teberru olarak vasiyyet etmeleri müstehabtır. Mirasçıları fakir olanların ise vasiyyet edecekleri meb­lâğın, malın üçte birinden az olması müstehabtır, demişlerdir.

Bu yüzyıllardaki âlimler, mirasçısı bulunan kimsenin, malının üçte birinden fazla meblâğda ettiği vasiyyetin infaz edilmemesi ve ancak mirasçılarının rızasıyla infaz edilebilmesi hususunda ittifak etmişlerdir. Keza mirasçıların hepsinin rızâsı bulunduğu takdirde kişi malının tamamını vasiyyet edebilir. Bu hususta da âlimlerin ic-mâı vardır.

Hiç vârisi olmayan kimseye gelince, bizim mezhebimiz ve cum­hura göre onun malının üçte birinden fazla mikdar için edeceği va­siyyet geçerli değildir. Fakat Ebü Hanife, onun arkadaşları, î s h â k, bir rivayete göre A h m e d bunu caiz görmüşlerdir. Ali bin Ebi Tâlib (Radıyallâhü anh) ile 1 b n - i Mes'ûd (Radıyallâhü anh)'in da bu görüşte oldukları rivayet olunmuştur."

Hanefi fıkıh kitablarmdan eî-Mültekâ da: Mirasçılar zen­gin veya alacakları hisselerle zenginleşecek durumda ise malın üçte birinden düşük meblâğı vasiyyet etmek müstehabtır. Aksi takdirde, yâni mirasçılar bu durumda değiller ise vasiyyet etmemek daha se­vimlidir. Malın üçte birinden fazla mikdarda vasiyyette bulunmak ise sahih değildir. Mirasçılar razı olmasalar bile malın üçte birini (mirasçı olmayanlara) vasiyyet etmek sahihtir, diye bilgi verilmektedr.

Ayrıntılı bilgi için fıkıh kitablanna başvurmak gerekir.



2709) Ebû Hüreyre (Radtyallâhü anh)'den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Selletn) şöyle buyurdu, demiştir :

-Şüphesiz, AHah (hayır) amellerinizi artırmak için mallarınızın üçte birini vefatınız zamanında size tasadduk etti (sadaka - vasiyyet etme yetkisini verdi.)»"

Not; Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun senedinde Talha bin Amr el-Had-rami bulunur. Bu râviyi zayıf sayanlar bir kişi değildir.



2710) (Abdullah) bin Ömer (Radtyallâhü anhümâ)}dzn rivayet edil­diğine göre Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

«(Allah Teâlâ buyurdu ki) Ey Âdem oğlu hiç birisi senin (hak­kın) olmayan (ve merhametimle sana verdiğim) iki şey var-. Seni (günahlardan) temizlemek ve arındırmak için, gırtlağını tuttuğum (canını alacağım) zaman malından sana bir pay (vasiyyet için) ver­dim ve ecel (ömür) ünün bitiminden sonra kullarımın senin üzerine (kıldıkları) cenaze namazı.»'*

Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir : Bunun senedi aleyhinde söz söylenir. Çün kü râvîlerinden Salih bin Muhammed bin Yahya hakkında ne tenkid ne de baş ka şekilde herhangi bir kimsenin sözünü görmedim. Râvİ Mübarek bin Hassan* İbn-i Muin sıka saymıştır. Fakat Nesâî, onun kuvvetli olmadığını, Ebû Dâvûd di onun hadisinin münker olduğunu söylemişlerdir. İbn-i Hibbân da onu sikalar ara smda anmış ve: Bazen hatâya düşer ve muhalefet eder, demiştir. El-Ezdİ ât onun hadisinin terkedildiğini söylemiştir. Senedin k#an râvîleri Buhârl ile Müs lim'İD şartlan üzerinedir. [18]



İzahı





Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'m hadîsi Zevâid türün­den olup D â r e k u t n î ve B e y h a ki tarafından da riva­yet edilmiştir. Bu hadisten kasdedilen mânâ şudur: Hayır amelleri­nizin çoğalması için öleceğiniz zaman mirasçılarınız razı olmasalar bile malınızın üçte birinde tasarruf etme yetkisine sahipsiniz. Allah size bu yetkiyi ihsan etmiştir. Sadaka ve vasiyyetle hayırlarınızı böy­lece fazlalaştırmış olabilirsiniz.

İbn-i Ömer (Radıyallâhü anh)'in hadîsi de Zevâid tü-ründendir. Bu hadîs kudsî hadîslerdendir. Çünkü hadîsin ifâde tar­zı Allah Teâlâ'nm kuluna hitab etmesi şeklindedir. Bu hadîsten kas­dedilen mânâ da şudur :

Mal, dünya hayatı içindir. Ölüm gelince malın başkalarına kal­ması ve vârislere intikal etmesi tabiidir. Buna rağmen Allah Teâlâ, kuluna ölüm zamanında malının üçte birinde tasarruf yetkisi ver­miştir. Bu yetki Allah'ın rahmetinin mahsûlüdür ve kulun günah­lardan paklanması içindir. Cenaze namazı da böyledir. Cenaze nama­zı bir ibâdet olduğu için sevabı kılanlara aittir. Ölünün bundan ya­rarlanmaması normaldir. Çünkü herkes ancak sa'i ve gayretinin mah­sûlünü alır. Nitekim Allah Teâlâ N e c m sûresinin 39. âyetinde;

«ve şüphesiz, insana çalışmasının kar­şılığından başka bir şey yoktur.» buyurmuştur. Bununla beraber Al­lah bir lütuf ve ikram olmak üzere kulunu, üzerinde kılman cena­ze namazından yararlandırır ve mü'minlerin namazda ettikleri dua­lardan onu istifâde ettirir. Sanki onun bir çalışması imiş gibi amel­lerine ilâve eder. Hadîste geçen Kazam gırtlak manasınadır.



2711) (Abdullah) bin Abbâs (Radtyallâhü anhümâ)'dan; Şöyle de­miştir :

Halkın (vasiyyetlerini) mallarının üçte birinden dörtte birine in­dirmelerini arzularım. Çünkü Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sel-lem) ;

«Sülüs (yâni malın üçte biri vasiyyet için) büyüktür veya çok­tur,» buyurdu." [19]


İzahı





Bu hadîsi Buhâri, Müslim ve Nesâi de rivayet etmişlerdir. N e v e v î bu hadîsin şerhinde: Bu hadis vasiyyet edi­lecek meblâğın malın üçte birinden az olmasının müstehablığma de­lâlet eder. Cumhurun görüşü de mirasçılar zengin olsun fakir olsun vasiyyetin böyle olmasının müstehablığı istikametindedir. Fakat bi­zim mezhebimiz (Şafiî mezhebi) şudur: Mirasçılar zengin ise malın üçte birini vasiyyet etmek müstehabtır, fakir iseler vasiyyet edilecek meblâğın üçte birden eksik olması müstehabtır. Ebû Be­le i r (Radıyallâhü anh)'in ve Ali (Radıyallâhü anh)'m malları­nın beşte birini, İbn-i Ömer (Radıyallâhü anh) ile İ s h â k'm mallarının dörtte birini vasiyyet ettikleri rivayet olunmuştur. Malın altıda bir, onda bir gibi oranlarda vasiyyetinin daha uygun olduğu­nu söyleyenler de vardır.

A 1 i (Radıyallâhü anh), İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh), Â i ş e (Radıyallâhü anhâî ve başkalarından rivayet edil­diğine göre mirasçıları olup da malı az olan kimsenin vasiyyet et­mesinin müstehab olduğunu söylemişlerdir.

Yukarda da belirttiğim gibi Hanefi mezhebinin görüşü bu hadîse uygundur.

Malın üçte birinin çokluğu ile kasdedilen mânâ hakkında gerek­li bilgi 2708 nolu hadîsin izahı bölümünde anlatıldığı için tekrarla­maya gerek kalmadı. Üçte birinin büyüklüğü de benzer mânâyı ifâ­de eder. Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selâm)'in «Sülüs büyük­tür veya çoktur» buyruğundaki tereddüd râviye aittir. Yâni ya büyük kelimesi veya çok kelimesi kullanılmıştır. [20]



6- Hiç Bir Mirasçıya Vasiyyet Yoktur, Babı





2712) Amr bin Hârice (Radtyallâhü anh)'den rivayet edildiğine göre:

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (Kasvâ isimli binek) devesi üzerinde hutbe irâd buyurdu. CBu esnada) binek devesi geviş getiriyordu ve ağzının köpüğü benim iki omuzumun arasında akıyor­du. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (hutbesinde) bu­yurdu ki i

«Allah, şüphesiz her mirasçıya mirastan olan nasibini taklim (ve tâyin) buyurdu. Artık hiç bir mirasçıya vasiyyet caiz değildir. Çocuk döşek (sahibin) e aittir. Zina eden (erkeğ)e de mahrumiyet vardır. Kim babasından başka bir kimsenin oğlu olduğunu iddia eder veya kendisini âzadlayanlardan başkasının âzadlısı olduğunu söyleT-se Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti o kimsenin üzerine olsun (veya onun üzerindedir.) O kimseden ne tevbe ne de fidye (râ-vl dedi ki: veya Peygamber! ne fidye ne de tevbe buyurdu) kabul olunur."



2713) Ebû Ümâme el-BâhiH (Radıyallâhü ankyden; Şöyle demiştir:

Ben Veda Haccı yıh Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'i hutbesinde şöyle buyururken işittim :

«Allah her hak sahibine (mirastan) hakkını şüphesiz vermiştir. Artık mirasçıya vasiyyet yoktur.»"



2714) Enes bin Mâlik (Radıyallâhü onAj'den; Şöyle demiştir:

(Peygamber Veda Haccı yılı hutbe irâd ederken) ben Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in (kasvâ isimli) devesinin (boynunun) altında idim. Devesinin ağzının köpüğü benim üstüme (dökülüp) akı­yordu. (Hutbesinde) Resül-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den şu buyruğu işittim:

«Allah şüphesiz her hak sahibine (mirastan) hakkını vermiştir. Bilmiş olunuz ki hiç bir vârise vasiyyet yoktur.»"

Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir: Bunun senedi sahihtir. Râvİ Muhammed bin Şuayb'i Rahim ve Ebû Dâvûd sıka saymışlardır. Senedin katan râvileri Bu-hârî'nin şartı üzerinedir. [21]



İzahı





Amr bin Hârice (Hadıyaiîâhü anh) 'in hadîsini Tir-mizî, Ahmed, Nesâî, Dârekutni ve Beyhakî de rivayet etmişlerdir.

Bu hadîste geçen bâzı kelimeleri açıklayalım:

Cirre: Geviştir. Kası: Geviş getirmek, ağza getirilen gevişi yut­mak, şiddetli çiğnemek ve dişleri sıkmak mânâlarına gelir. Terce-mede birinci mânâyı seçtim. Diğer mânâları düşünmek de mümkün­dür.

Lüğâm-, Salya ve bundan meydana gelen köpük mânâlarında kullanılır. Bir kavle göre yalnız salya köpüğü mânâsını ifâde eder.

Âhir; Zânî demektir. Hacr: Mahrumiyettir.

Mevâlî: Mevlâ'nın çoğuludur. Mevlâ, efendi, köle, âzadlı köle, köleyi âzadlayan gibi mânâlara gelir. Burada köle veya cariyeyi âzad-layan kimse mânâsında kullanılmıştır.

Sarf: Bu ve benzerî hadislerde kullanıldığı zaman tevbe veya nafile ibâdet mânâsına yorumlanır.

Adi: Fidye veya farz ibâdet mânâsına kullanılmıştır. Bu kelime de Sarf kelimesi gibi başka mânâlara da gelebilir. Fakat burada yu-kardaki iki mânâdan birisi kasdedilmiştir.

Bu hadîste geçen bâzı cümleler bundan önce gelen hadîslerde bulunduğu ve o yerlerde gerekli izah yapıldığı için burda tekrar izaha gerek yoktur. Şöyle ki:

1. «Çocuk döşek (sahibin) e aittir. Zina eden (erkeğ)e de mah­rumiyet vardır» parçası 2006 ve 2007 numaralı hadislerin metninin ay-nisidir,

2. Kim babasından başka bir kimsenin oğlu olduğunu iddia eder veya kendisini âzadlayanlardan başkasının âzadlısı olduğunu söylerse Allah'ın, meleklerin ve bütün insanların laneti o kimsenin üzerine olsun» parçası 2609 nolu hadîs metni gibidir.

3. «...Ne sarf (yâni tevbe veya nafile ibâdet) ne de adi (yâni fidye veya farz ibâdet) kabul olunur» ifâdesinin bir benzeri 2635 no­lu hadiste geçmiştir. Oradaki hadîs cinayet ve diyet konusuna âid olup buradaki konu ile ilişiği yoktur. Sadece ifâde benzerliği bulun­duğu ve orada gerekli açıklama yapıldığı için bu durumu hatırlat­makla yetiniyorum.

Yukarıdaki ifâdelerin izahmı görmek isteyenler numaralarım verdiğim hadislerin izahı bölümüne başvurabilirler.

Bu hadîsin yukarıda anlatılan cümleleri dışında kalan ve bunu takip eden hadislerde de bulunan ve mirasçılara vasiyyetin sahih olmadığı hükmünü bildiren cümle ile ilgili açıklamaya geçelim. Bu açıklamaya geçmeden önce şu noktayı da belirteyim :

Bu hadîsten sonra gelen Ebû Ümâme (Radıyallâhü anh) 'm hadisini Tirmizî, Ebû Dâvûd ve Ahmed de rivayet etmişlerdir. E n e s (Radıyallâhü anh)'m hadisi ise Ze-vâid türündendir.

Birinci hadîste «Allah her mirasçıya mirastan olan nasibini tak­sim etmiştir. Artık mirasçıya vasiyyet caiz değildir» buyuruluyor.

Bu hadisi tâkibeden iki hadîs de bu mealdedir.

Miras âyetleri inmeden önce malı bulunan kimselerin ölecekle­ri zaman babalarına, annelerine ve en yakın akrabalarına vasiyyet etmeleri Bakara sûresinin 180. âyeti ile farz kılınmıştı. Âyetin meali şöyledir :

«Birinize ölüm (sebepleri) geldiği zaman, eğer (geriye) mal bı-rakacaksa, anneye, babaya ve yakınlara uygun tarzda vasiyyet et­mesi size farz, Allah'a isyan etmekten sakınanlara borç kılındı.»

Sonra mîras hükümlerine âit Nisa süresinin 11 ve 12. âyet­leri nazil olunca yukarda meali yazılı Bakara sûresinin 180. âye­tinin hükmü neshedilmiş oldu.

Ebü Ümâme (Radıyallâhü anh) ile E n e s (Radiyallâ-hü anh)'m rivayet ettikleri hadîslerin mânâsı şudur: "Allah her mirasçıya tâyin ettiği mîras payım beyân buyurmuştur. Artık hiç bir mirasçıya vasiyyet yoktur."

Hattâbi, Ebû Ümâme' nin hadîsinin açıklaması bö­lümünde şöyle der:

"Bu hadis miraslara âit âyetlere işarettir. Mîras âyetleri inme­den önce en yakın akrabalara vasiyyet etmek Bakara sûre­sinin 180. âyetiyle vâcib kılınmıştı. Sonra bu âyetin hükmü mîras âyetiyle neshedildi.

Âlimlerin ekserisine göre mirasçılara vasiyyet hükmünün ipta­linin sebebi diğer mirasçıların haklarının korunmasıdır. Sebep bu olunca diğer mirasçılar kabul ettikleri takdirde herhangi bir miras­çıya edilen vasiyyet geçerli sayılır. Nasıl ki malın üçte birden fazla bir miktar mirasçı olmayan kimselere vasiyyet edildiğinde bunun geçerliliği mirasçıların kabulüne bağlıdır. Mirasçılar kabul etmezse, malın üçte birinden fazla olan vasiyyet geçersiz sayılır ve kabul eder­lerse muteber sayılır.

Bâzıları: Mirasçılara yapılan vasiyyet, diğer mîrasçılarca kabul edilse bile geçersizdir. Çünkü şer'i bir hüküm konulduğundan dola­yı bu hükmün hukuku esas tutulmalıdır. Eğer biz bu hükme rağmen mirasçıya vasiyyeti caiz sayarsak mensûh bir hükmü işletmiş olu­ruz. Bu ise caiz değildir."

H a t t â b î' nin naklettiği son görüş Z â h i r i y y e mezhe­binin görüşüdür. Âlimlerin cumhuruna göre tüm mirasçıların kabu­lü hâlinde herhangi bir mirasçıya yapılan vasiyyet geçerli sayılır, Ak­si takdirde geçersizdir. [22]



7- (Ölüye Âît) Borç Vasiyyet Ün) Den Önce (Ödenmeli) Dir, Babı





2715) Alî (bin Ebî Tâlib) (Radıyallâhü anhyûen; Şöyle demiştir: Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), vasiyyet (in infazın) -dan Önce (ölüye ait) borcun ödenmesine hükmetti. Siz;

«Edilen vasiyyetten veya borçtan arta­kalanının...» âyetini de okuyorsunuz. Ve Resul i Ekrem (Aleyhi's-salâ-tü ve's-selâm) ana baba bir erkek kardeşlerin birbirlerine mirasçı ol­duklarına, fakat (bunların beraberinde bulunan) yalnız baba bir er­kek kardeşlerinin mirasçı .olmadıklarına da hükmetti." [23]



İzahı





Bu hadisi Tirmizi ve Ahmed de rivayet etmişlerdir. A 1 i (Radıyallâhü anh) şunu demek istemiştir: Nisa sûresinin 12. âyetinde bâzı mirasçıların paylan tâyin edilirken ölünün ettiği vasiyyet veya borcundan arta kalan maldan miras paylarının, sa­hiplerine verileceği bildirilmektedir. Bu âyette vasiyyet kelimesi borç kelimesinden önce anılmıştır. Okuyuştaki öncelikten hüküm ve öde­me açısmdan bir öncelik anlaşılmamalıdır. Âyet-i Celile'de vasiyyet, borçtan önce anılıyor ise de hüküm bunun aksinedir. Önce ölünün borçlan tasfiye edilir. Ondan sonra vasiyyeti yerine getirilir. Daha sonra da kalan mal mirasçılar arasmda taksim edilir.

A 1 i (Radıyallâhü anh)'in sahâbîlere hitaben "Siz «...edilen vasiyyetten veya borçtan artakalanının..." mealindeki âyeti okuyor­sunuz* sözünün anlamı ile ilgili olarak T ı y b i : Bu söz bir hük­mü beyân etmekle beraber bir soru anlamım taşıyor. Kasdedilen mâ­nâ şöyledir: Siz bu âyeti okuyorsunuz. Acaba bunun, mânâsını da biliyor musunuz? Çünkü vasiyyet okuyuşta borçtan evveldir. Fakat hüküm de borçtan sonradır. Âyette erkek kardeşler de mutlaktır. Yâ­ni bunların; ayni baba ve ayni anadan olma kaydı yoktur. Bu kay­dın olmayışı ana baba bir erkek kardeşler ile yalnız baba bir kar­deşlerin eşit olduklan zannmı veriyor. Resûl-i Ekrem (Aleyhi'ss-salâ-. tü ve's-selâm) ana baba bir erkek kardeşler ile yalnız baba bir erkek kardeşler arasmda fark bulunduğuna hükmetmiştir, diye bilgi vermiştir.

Borcun vasiyyetten önce ödenmesi gerektiği halde anüan âyet­te neden vasiyyet kelimesi borç kelimesinden önce geçmektedir? di­ye bir soru hatıra gelebilir. Âlimler bu hususta müteaddid sebepler beyân etmişlerdir. Tuhfe yazan, el-Hâf iz1 dan naklen özetle şöyle der:

"Âyet-i Kerîme'de vasiyyetin borçtan önce anılmasının sebebi şu olabilir: Vasiyyet edilen mal, karşılıksız ödenir. Borç ise bir şeye karşılık olarak ödenir. Bu itibarla vasiyyet edilen malı çıkarmak borcu ödemekten daha zordur. Mirasçılarda bu duygu olabilir. Bir f de şu vardır: Mirasçılar borcu ödemekte pek kusur etmezler. Fakat 'tr vasiyyeti çıkarmakta ihmalkâr davranabilirler. Böyle ihmal ve ku-? sur edilmesin diye vasiyyet borçtan önce anılmış denilebilir. Keza. vasiyyet çoğu zaman fakirlere ve yoksullara âit olur. Borç ise bir "'alacaklının sabit hakkıdır. Alacaklı kimse kuvvetle hakkını talep ede­bilir ve söz söyleme yetkisine sahiptir. Uğraşıp alacağını tahsil eder. (Fakat fakir ve fukara kendilerine vasiyyet edilen meblâğı nasıl ve tr kimlerden tahsil edecekler ve hangi fakirler bu hakkı arayacaklar­dır? Bir başka sebep şudur: Borç tahakkuk etmiş bir haktır. Vasiy-/ yet ise kişinin kendi arzusuyla üstlendiği bir hizmettir. Kişi bunu ^üstlenmeyebilir. Kimse niçin vasiyyet etmedin diye zorlayamaz. Ta­mamen ihtiyari bir iş olduğundan ihmal edilmemesi ve teşvik edil­mesi için önce anılmıştır, demek mümkündür-"

Borcun vasiyyetten önce ödenmesinin gerekliliği hususunda ilim ehli ittifak halindedir. Bâzı rivayetlere göre E b û Sevr âye­tin zâhirindeki tarza bakarak vasiyyetin borçtan önce ödenmesinin gerekliliği görüşünü beyân etmiştir.

Hadîste geçen «A'yan-ı Beni'1-Ümm» ana baba bir erkek kardeş­ler mânâsında kullanılan bir ifâdedir. «BenÜ'l-Allat* ise yalnız baba bir erkek kardeşler demektir. Mirasçıların bir kısmını beyân eden Nisa sûresinin 12. âyetinde erkek kardeşlerin miras durumları beyân edilmektedir. Ancak bunların ayni baba ve anneden olmalan veya yalnız babalan, ya da yalnız annelerinin" ayni olmalarının şart

olup olmadığı beyân edilmemiştir, işte Ali (Radıyaüâhü nnh) bu ha­dîsle Resül-i Ekrem (Aieyhi's-salâtü ve's-selâm) 'in bu konuda verdiği hükmü rivayet etmiştir. Hadîsten kasdediien mânâ şudur: Bir adam öldüğünde hem ana baba bir erkek kardeşleri hem de yalnız baba bir erkek kardeşleri var ise o kimseye ana baba bir erkek kardeşler mirasçı olur. Fakat yalnız baba bir erkek kardeşleri mirasçı olmaz. Miras konulan bu kitaptan sonra gelen kitapta geçecektir. Yeri gel­diğinde daha geniş bilgi verilir. [24]



8- Vasiyyet Etmemiş Halde Ölen Kimse Yerine Sadaka Verilir Mi? Babı





2716) Ebû Hüreyre (RadıyaHâhü anh)\\er\; Şöyle demiştir:

Bir adam Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e : Babam öl­dü. Mal da bırakmıştır. Ve vasiyyet etmemiştir. Onun yerine benim sadaka vermem günahlarına keffâret olur mu? diye sordu. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) : «Evet.» buyurdu."



2717) Âişe (Radtyaîlâhİl an/tâ)'(\an; Şöyle demiştir:

Bir adam Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e gelerek i

(Yâ Resûlallah!) Annem aniden öldü. Vasiyyet de etmemişti.

Zannımca annem konuşabilseydi sadaka (verilmesini vasiyyet) eder­di. Şimdi ben onun ad m a sadaka verirsem ona da bana da sevap olur mu? diye sordu. Bunun üzerine ResûM Ekrem (Sallallahü Aleyhi veSeîlem,:

«Evet (olur),» buyurdu." [25]



İzahı





Ebû Hüreyre (RadıyaHâhü anh) 'm hadîsini Müslim ve N e s â î de rivayet etmişlerdir. Âişe {RadıyaHâhü anhâ)'-nın hadisini Buharı, Müslim, Ebû Dâvûd ve N e -s â î de rivayet etmişlerdir.

Âişe (Radıyallâhü anhâl'nın hadîsinde sözü edilen soru sa­hibi sahâbîlerden Sa'd bin Ubâde (Radıyallâhü anh)'dır. U b â d e, annesinin hayrata düşkünlüğünü veya vasiyyet etme arzusunu bildiği için aniden ölen annesinin vasiyyet etme fırsatını bulamadığını söylemek istemiştir. [26]



Bu İki Hadîsten Şu Hükümler Çıkar





1. Müslüman ölü için sadaka vermek meşru ve müstehabtır.

2. Müslüman ölü, kendisi için verilen sadakalardan yararlanır. Günahları varsa sadaka buna keffâret olur. Günahları yok ise sada­ka mertebesinin yükselmesine vesile olur.

3. Ölüsü için sadaka veren kimse de yararlanır. Kendisi için de ayrıca sevap vardır.

4. Ölü adına sadaka vermek için vasiyyet etmiş olması şartı aranmaz. Yakınları diledikleri mikdarda sadaka çıkarabilirler.

Nevevî, Âişe (Radıyallâhü anhâ) 'nm hadîsinin şerhi bö­lümünde özetle şöyle der:

Bu hadisten çıkarılan (yukarda yazılı) hükümler hususunda müslümanlar ittifak halindedir. Keza, mirasçıların ölü adına nâfiîe sadaka çıkarmalarının vâcib olmadığı, ancak müstehab olduğu hu­susunda da müslümanların icmâı vardır. Ölünün zimmetinde kalan mâli haklara gelince bu hakların ölünün bıraktığı mallardan öden­mesi gereklidir. Şayet borçlu ölen kimsenin malı yok ise mirasçıla­rı bu borçlan ödemek mecburiyetinde olmamakla beraber ödemeleri müstehabtır. Mâlî hakların ödenmesi ile ilgili bu hükümler için ölünün vasiyyet etmiş olması şartı aranmaz."

Tuhfe yazarı da Tirmizi' nin İ b n - i A b b â s (Radı-yaîlâhü anh)'den rivayet ve  i s e (Radıyallâhü anhâ)"nın bura­daki hadisine benzeyen ve yine Sa'd bin Ubâde (Radı­yallâhü anh)'m sorusuna âit hadisin izahı bölümünde geniş bilgi vermiştir. Bunun özeti şöyledir:

"Ölünün, kendisi için verilen sadaka ve edilen dualardan yarar­lanması hususunda, icmâ vardır. Bu hususta Ehl-i Sünnet ve'1-Cemâat âlimleri arasında bir ihtilâf yoktur. Oruç, na­maz ve Kur'an okumak gibi bedenî ibâdetlere gelince bunlar ölü ye­rine ifa edildiği takdirde ölünün yararlanıp yararlanmaması husu­sunda ihtilâf vardır. El-Kari, Fıkh-ı Ekber'in şerhinde : E b û Hanife, Ahmed ve selefin cumhuruna göre ölü bu nevi be­deni ibâdetlerden de yararlanır. Mâlik ve Şafiî' nin meş­hur kavillerine göre bu nevi ibâdetlerin sevabı ölüye ulaşmaz, de­miştir. Eİ-Mirkat'ta da el-Kari, Süyûti' nin şöyle dedi­ğini nakleder: "Okunan Kur'an-ı Kerîm'in sevabının ölüye ulaşıp ulaşmaması hususunda ihtilâf vardır. Selefin cumhuru ile üç mez­hep imamının görüşlerine göre ulaşır. Bizim imamımız Ş â f i i' ye göre ise ulaşmaz. Şafiî; «İnsana ancak çalışmasının karşılığı vardır» mealindeki âyete dayanarak bu gö­rüşü benimsemiştir. îlk görüş sahipleri bir kaç yönden cevap ver­mekle bu âyetin bu meseleye delil olmadığını beyân etmişlerdir. (Tuhfe yazan S u y û t i' nin beyân ettiği cevapları maddeler hâ­linde anmış ise de uzun süreceği endişesiyle buraya geçirmiyorum.) $ e v k â n i de en-Neyl'de: hak olanı şudur ki yukardaki âye­tin hükmü umûmî değildir. Çünkü evlâdın ölüsü için sadaka verme­si, hac etmesi, köle âzadlaması, oruç tutması gibi hususlarda riva­yet olunan hadîsler vardır, diyerek bu hadisleri nakletmiştir. [27]



9- Allah'ın; Ve (Yetimin Velîlerinden) Kim Fakir İse (Yetimin Malından) Mâruf Veçhiyle Yesin- Kavlinin


(Beyânı) Babı





2718) Amr bin Şuayb'in dedesi (Abdullah bin Amr bin el-Âs) (Ra-dıyallâhü anhümâ)'den; Şöyle demiştir :

Bir adam Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'e gelerek: (Geçimime vesile olacak) hiç bir şey bulamıyorum ve malım (da) yoktur. Malı bulunan bir yetimim vardır, dedi.

Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (adama) : «İsraf etmeyerek ve bir sermaye edinmeyerek yetiminin malın­dan ye,» buyurdu. Amr'in dedesi dedi ki: ve Resûl-i Ekrem (Saîlal-lahü Aleyhi ve Sellem) in şunu da buyurduğunu zannediyorum: «Ve sen malını yetiminin malıyla koruma.»" [28]



İzahı





Bu hadisi Ebû Dâvûd ve Nesâî de rivayet etmiş­lerdir. Avnü'l-Mabûd yazarının beyânına göre H a 11 â b i bu ha­dîsin şerhinde şöyle demiştir:

Resûl-i Ekrem (Aleyhi's-salâtü ve's-selânı)'in velîye yetiminin malından yemesine izin vermesi şu mânâyadır: Velî, yetiminin ma­lım koruyup işletmekle ve yetimin çeşitli iş ve hizmetleriyle meşgul olduğu için bu çalışmaya karşılık ve ücret olarak mâkul bir ölçü için­de ihtiyacını giderme yetkisi verilmiştir. Âlimler, yetimin malından yemek hususunda ihtilâf etmişlerdir: İbn-i Abbâs ERadı-yallâhü anhVden rivayet edildiğine göre kendisi: "Vasî, yetime ve malına baktığı zaman malından yiyebilir, demiştir. Ahmed bin H a n b e 1' in görüşü de böyledir. El-Hasan ile Nahai ise : Vasî onun malından yiyebilir ve sonra da ödemeye mecbur de­ğildir, demişlerdir. Ubeyde es-Selmâni, Saîd bin Cübeyr, Mücâhid ve Evzâî de: Vasî yiyebilir. Fa­kat yetim erginlik çağma vardıktan sonra vasî, yediği mikdarı ona ödemekle mükelleftir, demişlerdir. [29]


Hadîsten Çıkarılan Hükümler





1. Velî fakir olduğu takdirde bakıp hizmet ettiği yetiminin ma­lından uygun bir şekilde yiyebilir. Bu cevazın velînin gördüğü hiz­met karşılığı olduğunu yukarda açıklamıştık.

2. Velî, yetiminin malında israf edemez. İsraf, uygun yerde ih­tiyaç duyulan fazla mikdarda harcama yapmaktır. Şu halde velî fa­kir ise ancak zaruri nafakasının karşılığını yetiminin malından ala­bilir. Lüks bir harcama yapamaz.

3. Velî, yetiminin malından kendine mal edinemez, kendine bir sermaye biriktiremez.

4. Velî kendi malını, yetiminin malı ile koruyamaz. Yâni kendi malı var iken bunu harcamayıp yetimin malı ile geçinemez.

Müellifimiz bu babın başlığında Nisa sûresinin 6. âyetinden bir parçayı anmıştır. Bundan amacı burada rivayet ettiği hadisi âyet­le teyid ve takviye etmektir. Çünkü yukarda, yâni babın başlığında anılan Nazm-i İlâhî fakir velinin, yetiminin malından Mâruf veçhiy­le yiyebileceğini bildirmektedir. Bu âyetin tamamının meali şöyle­dir:

«Yetimleri evlenme çağma gelinceye kadar deneyiniz. Sonra on­larda rüşd (olgunlaşma) görürseniz, mallarını kendilerine hemen teslim ediniz. Onlar büyüyecekler diye mallarını israfla acele yeme­yiniz. Kim zengin ise (baktığı yetimin malından yemekten) kaçınsın. Kim fakir ise (baktığı yetimin malından) mâruf veçhiyle yesin. Mal­larım kendilerine teslim edeceğiniz zaman, onlara karşı şâhid bulun­durunuz. Hesap görmeye Allah yeterdir." (Nisa : 6)

Tefsirlerde beyân edildiğine göre yukarıya mealini geçirdiğim âyetin iniş sebebi şudur : Sahâbilerden Rifâa (Radıyalâhü anh) vefat edip geriye küçük yaşta Sabit isimli bir oğlan çocuk bı­rakıyor. S â b i t ' in amcası Peygamber (Sailallahü Aleyhi ve Sel-lem)'e gelerek: Benim kardeşimin oğlu yetimdir, benim idarem ve bakımım altındadır. Onun malından bana helâl olan nedir ve ne za­man malını kendisine teslim edeceğim? diye sorunca bu âyet inmiş­tir.

Âyet-i Kerîmenin hepsinin izahı uzun sürer. Bu itibarla sadece yetimlere bakan veli ve vasi ile ilgili bölümüne dâir biraz bilgi ver­mekle yetineceğim. Geniş bilgi için tefsir kitaplarına bakmak müm­kündür.

Âyet-i Kerime'de yetimleri idare ve bakımları altına alan velî ve vasinin durumlarına temas edilerek zengin ve fakir olmak üzere iki kısma ayrılıyor. Zengin oian veli ve vasinin yetimin malından bir şey yemekten kaçınması ve fakir veli ile vasinin yetimin malım mâruf veçhiyle yiyebileceğini beyân buyuruyor. Fakir olan veli ve vasinin yiyebileceği miktar belirli ve sınırlıdır. Bu sınır «Maruf» ke­limesiyle bildirilmiştir. Âyette geçen «Maruf» kelimesiyle neyin kas-dedildiği hususunda ve buna bağlı olarak âyetten çıkarılan hüküm konusunda âlimler değişik yorumlar yapmışlardır. Bu nokta için öz­lü bilgi vermekle yetinelim. E 1-H â z ı n tefsirinde özetle şöyle denilir:

"Âlimler bu âyetin hükmü hususunda ihtilâf etmişlerdir:

Ömer, İbn-i Abbâs, İbn-i Cübeyr, Ebü'l-Âliye, Ubeyde e s - S e 1 m â n i , Ebû Vâii, Mücâ-h i d ve M u k a t i 1 ' e göre fakir veli veya vasi zarurî ihtiyaç duyduğu miktarı ödünç olarak yetimin malından alır. Ödünç aldığı miktarı sonradan ve ödeme gücüne kavuşunca ödemesinin gerekli olup olmadığı yolunda bunlar arasında ihtilâf vardır. Mücâhid, S a i d bin Cübeyr: Veli ya da vasi yetimin malından ken­di ihtiyacına harcadığı miktar bir ödünç mâhiyetinde olduğu için ödeme imkânını bulunca ödemesi gereklidir, âyette geçen -Maruf» kelimesi ödünç manasınadır, demişlerdir. Ömer (Radıyallâhü anhî'ın kavli de bu merkezdedir. Diğer arkadaşları ise-, Sonradan ödenmesi gerekmez. Veli veya vasî'nin yediği miktar, onun bir üc­reti mahiyetindedir, demişlerdir. El-Hasan, Şa'bi Nahaî ve K a t â d e böyle hükmedenlerdendir. Ş a'b i : Veli veya vasi çok muztar durumda kalmadıkça yetimin malından hiç bir şey yiyemez. Ama açlıktan murdar hayvan etini yemeye mecbur kala­cağı derecede bir zaruret doğarsa o zaman yetimin malından tehli­keyi giderecek mikdarda yiyebilir, demiştir.

Âyette geçen «Maruf bir veçihle yemek» ifâdesinin yorumlanma­sı meselesine gelince âlimler bu hususta özetle şu görüşleri ve yo­rumları beyân etmişlerdir:

Ata ve İkrime'ye göre, açlığı giderecek ve avret yer­lerini örtecek kadar yiyebilir. E 1 - H a s a n da : Yetimin hurma-hğındaki hurmalardan yiyebilir, sağım hayvanların sütünden içebi­lir. Fakat yetimin altınından gümüşünden hiçbir şey alamaz. Bir şey alırsa derhal iade etmesi gereklidir. Â i ş e (Radıyallâhü anhâ) ve ilim ehlinden bir cemaata göre «Maruf»'tan maksad, veli veya va­sinin gördüğü hizmet, bakım ve çalışması nisbetinde bir ücret ola­bilir." [30]
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
VASIYYETLER BÖLÜMÜ
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
iSLAMi GiZLi iLiMLER SiTESi :: 

Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa ( SAV) Hakkında Herşey

 :: Hz. Peygamber Efendimiz'in Hadisi Şerifleri Hakkındaki Eserler :: İbni Mace
-
Buraya geçin: