iSLAMi GiZLi iLiMLER SiTESi
Vakit Namazınızı Kıldınızmı?

Hoş Geldiniz Forumdaki Konulardan Tam Anlamıyla Faydanalabilmek İçin Giriş Yapınız Uye Degılsenız 1 Dakıkanızı Ayırarak Kayıt Olunuz---ByNoKta

iSLAMi GiZLi iLiMLER SiTESi

CİNLERE, ŞEYTANLARA, İFRİTLERE ve DİĞERLERİNE, BÜYÜYE VE SİHRE KARŞI İNSANLARIN KALESİ ( SİTEMİZDEKİ HERŞEY ÜCRETSİZ ve KARŞILIKSIZDIR )
 
AnasayfaAnasayfa  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  

Paylaş | 
 

 NAMAZ LAYIKI BÖLÜMÜ

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Misafir
Misafir



MesajKonu: NAMAZ LAYIKI BÖLÜMÜ   Salı Mayıs 04, 2010 1:41 pm

5 - NAMAZI LÂYIKI VEÇHİLE EDA ETMEK VE ONDAKİ SÜNNETLER KİTABI


1- Namaza Başlamak Babı







803) Ebû Hümeyd es-Sâidî (Radtyallâkü awA)'den:

Şöyle söylemiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) na­maza kalktığı zaman kıbleye doğru durup ellerini kaldırır ve: «Allahu ekber.» derdi.[1]



İzahı





Bu hadisi Buhâri, Tirmizi, Ahmed, Beyhaki, Ebû Dâvûd, Ibn-i Hibbân ve Tahavî de üzün ve kısa metinler hâlinde rivayet etmişlerdir.

Sindi: 'Hadiste, ellerin tekbirden önce veya sonra kaldırıla­cağına delâlet yoktur. Başka hadîsler, ellerin tekbir alınmadan ön­ce kaldırılacağına delâlet eder. Bu nedenle mutlak olarak geçen ha­disleri böyle yorumlamak uygundur. Diğer taraftan hadisin zahiri­ne göre Peygamber (Sallallahü Aleyhive Sellem), namaz için niyet ederken dille söylemezdi. Bunun için bir çok âlim : Dille niyet etmek bid'attir, demiştir. Lâkin âlimlerin ekserisi, kalble getirilen niyet hu­susunda, dil kalbe muvafakat etsin diye niyeti dille söylemenin müs-tahablığına hükmetmişlerdir,' demiştir.

Namaza başlarken : 'Allahu Ekber1 diyerek namaza girmenin ge­rekliliğine bu hadis delildir. Cumhurun ve eski ve yeni tüm ilim eh­linin kavli budur.

Ebû Hanif e: Ta'zime delâlet eden herhangi bir lafızla na­maza başlamak caizdir, demiştir. Fakat Müellif,Tirmizi , Şa­fii, Ahmed, Bezzâr, el-Hâkim, İbnü's-Seken, Ebü Dâvûd ve başkalarının A1i (Radıyallâhü anh) 'den merfû" olarak rivayet ettikleri; "Namazın tahrimi tekbirdir.» hadisini, izah etmekte olduğumuz hadisi ve benzeri hadîsle­ri delil göstermişlerdir. Cumhur, tekbir ile namaza girileceğine hük­metmiş olmakla beraber, okunacak tekbir lafzı hususunda kendi ara­larında ihtilâf etmişlerdir. Şöyle ki :

1- Mâlik, Ahmed ve Selef in ekserisi: 'Allahu ek­ber' lafzından başka bir tekbir lafzıyla namaza girilemez demişlerdir.

2- Şâfiî «Allahu Ekber» veya «Allahü'l Ekber» lafzıyla na­maza girilebilir. Başka lafızlarla girilmez, demiştir.

3- Ebû Yûsuf: Tekbir kelimesinden türeme olan lafız­larla da, meselâ 'AUahü'l-Kebîr' lafzıyla da namaza girmek caizdir. Tekbir ve ondan türeme lafızlardan başka cümlelerle namaza girile­mez, demiştir.

EI-Menhel yazarı 'Abdest farzları bâbı'nda yukarıdaki görüşleri naklettikten sonra : 'Allahuekber' lafzından başka hiç bir lafızla na­maza girilemez diyen çoğunluktaki âlimlerin kavli sıhhatlidir, diye­rek beş tane delil zikretmiştir. Bunların buraya aktarılması uzun sü­receği için buraya almaktan .



804) Ebû Saîd-i Hurlrı (Radıyatlöhu uiıh)\\cw:

Şöyle demiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (Tahar-rüm tekbirinden sonra) namazındaki kırâata şu dua ile başlardı:

-Allahım! Senin hamdine bürünerek, Seni bütün eksikliklerden tenzih ederim. İsmin çok büyüktür. Azametin de çok yücedir. Sen­den başka ibâdete lâyık hiç bir ma'bud yoktur. [2]



İzahı





Bu hadisi Ahmed ,Nesâi ,Tirmizi ve Ebû Davüd da rivayet etmişlerdir.

-Seni bütün eksikliklerden tenzih ederim.» cümlesinin mânâsı : Senin bütün noksanlıklardan pâk ve nezih' olduğuna kesinlikle ina­nırım, demektifYoksa hâşâ Allah nezih değiîde kulOnu tenzih eder paklar mânası düşünülemez.

Senin ismin çok büyüktür.» cümlesinin mânası Allah adının bü­tün kâinatı kuşatması ve bereketinin göklerde ve yerlerde yaygın halde bol olmasıdır.

Cümledeki «isim» ile Allah'ın adının değil, Onun zâtının kasdedilmiş olması muhtemeldir. Bu takdirde cümlenin mânası • Senin zâ­tın çok büyük ve muazzamdır. Ve bereketin boldur, olur.

Hadis, iftitah duası olarak hadiste geçen duanın okunmasının meşruluğuna delâlet eder.



805) Ebû Hüreyre (Radıyallâhü

Şöyle demiştir : Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (na­maza başlarken) tekbir aldığı zaman, tekbir ile (açıktan) okuyuşu arasında sükût ederdi. (Açıktan bir şey okumazdı). Ebû Hüreyre (Ra­dıyallâhü anh) demiştir ki: Ben : Babam annem Sana feda olsun. Tek­bîr ile kıraat arasındaki sükûtundan bana haber verir misin? Ne de­diğini bana söyle, dedim. O da :

'Allah'ım! Şark ile garbı birbirinden uzaklaştırdığın gibi beni ile hatalarımı birbirinden uzaklaştır. Allahım! Beyaz elbise kirden temiz­lendiği gibi beni hatalarımdan pâk eyle. Allah'ım! Su, kar ve dolu (ya benzer mağfiretinin çeşitleri) ile beni hatalarımdan yıka.' söy­lerim.» buyurdu. [3]



İzahı





Buhâri, Müslim, Nesâi, Ebû Dâvüd ve Ah-m e d de bu hadisi rivayet etmişlerdir.

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in taharrüm tekbiri ile açıktan kıraati arasındaki sükûtundan Ebû Hüreyre (Ra­dıyallâhü anh)nin maksadı Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in susması değil, gizli olarak ne okuduğudur. Çünkü Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in sükûtunu sorarken ikinci cümlede: «...Ne dediğini bana söyle, demiştir. Şu halde Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in gizli olarak bir şey okuduğunu, Ebû Hüreyre (Radıyallâ­hü anh) seziyordu. Eğer sükût, hakîki mânasında kullanılmış olsay­dı Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in ne dediğini sorması düşünülemezdi.

Duâ edilirken söylenen : «... Beni ile hatalarımı birbirinden uzak­laştır...» fıkrasından maksad; vukubulmuş olan günahları silmek ve gelecekte vukubulmasi muhtemel vakalardan korumaktır. Bu uzak­laştırmanın mecazi olduğu malûmdur.

«Şark ile garbı birbirinden uzaklaştırdığın gibi...» terkibindeki teşbihten maksad; şark ile garbın birbirine yaklaşması ve kavuşma­sı mümkün olmadığı gibi, benim, işlediğim günahlara veya bundan sonra işlemem muhtemel olan günahlara yaklaşmam ve kavuşma­mın imkânsız kılınmasıdır.

Bundan sonraki duâ cümlesinde : «Beyaz elbise kirden temizlen­diği gibi...» diye bir teşbih vardır. Beyaz elbiseye benzetmenin hik­meti, beyazlığı nedeniyle temizliğin onda daha açık bir şekilde görü-

lebilmesidir.

Son duâ cümlesinde su, kar ve dolu ile yıkatılmak isteniyor. Mâ­nevi pislik olan günahların bu maddelerle giderilemiyeceği bilinmek­tedir. Gaye, çeşitli kirler bu maddelerle giderildiği gibi, çeşitli hata­ların kökünden giderilmesi için ilâhi mağfiretin çeşitlerinin istenme­sidir.

H a t t â bi , bu duâ cümlesiyle ilgili olarak şöyle der : Hadiste su, kar ve dolunun kendileri kasdedilmemiştir. Maksad, hataların kökünden silinmesi ve kişinin bunlardan iyice temizlenmesidir. Kar ve dolu ellerin dokunmadığı ve hiç kullanılmamış olan iki su çeşidi­dir. Bunların zikredilmesi, temizlenmenin en iyi şekilde olmasını pe­kiştirmek içindir.

Tıy bî: Bu cümlede sudan sonra kar ve dolunun zikredilme­sinden maksad, ilâhi afvdan sonra, son derece sıcak olan cehennem hararetini söndürmek için son derece soğuk olan kar ve doluya ben­zer rahmet ve mağfiret çeşitlerini dilemektir. Nitekim araplar, ba­zen duâ ederken : Allah; kabrini soğutsun, derler. Yâni Allah ona rahmet etsin ve ateş azabından korusun. Keza Müslim'in rivâyetinde bu cümlede 'soğuk su' ifâdesi kullanılmıştır. Hatalar, cehen­nem ateşi mevkiine konmuş, çünkü Cehennem azabı ondan doğar. Hataların hararetinin söndürülmesi için soğuk maddelerin kullanıl­ması tercih edilmiştir denilebilir, demiştir.



806) Âişe (Radıyaİiâhü anfıâ)'den rivayet edildiğine göre şöyle de­miştir :

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) namaza başladığı za­man (taharrüm tekbirinden sonra) şunu söylerdi; [4]
İzahı





Bu hadisi Tirmizi, Ebû Dâvüd, Darekut ni ve e 1 - H â k i m de rivayet etmişlerdir. Ebû Dâvûd, hadisin meşhur olmadığını söylemiştir. Darekutni de merfu' olarak rivayet edip, hadisin kuvvetli olmadığını söylemiştir. Ayrıca bir kaç yoldan Ömer CRadıyallâhü anh) üzerine mevkuf olarak rivayet etmiş ve : Doğru olanı budur, demiştir. Müellifimiz ve Tirmizi, Harise bin Ebî Rical tarikinden A m r e aracılığıyla Âişe (Radıyaİiâhü anhâ)'den rivayet etmişlerdir. El-Hâfız : Ha­rise zayıftır, demiştir. İbn-i Huzeyme de: Harise ilim ehlinin, hadîslerini delil gösterdikleri râvilerden değildir. Bu ha­dîsin, Peygamber (Sallallahü Aleyhive SeIIem)'den olan rivayeti de­ğil Ömer (Radıyaİiâhü anh)'den olan rivayeti sahihtir demiştir.

El-Menhel yazan; duasının okunmsaına ait hadîslerin rivayetleri üzerinde âlimlerin görüşlerini 'Sübhâneke ile başlamak bâbı'nda naklettikten sonra şöyle der:

'Velhasıl 'Sübhaneke' duasına âit hadis, bir kaç yoldan merfu' olarak rivayet edilmiştir. Bâzı senedleri hakkında itiraz olmuştur.

Bununla beraber senedleri çok olup, birbirlerini takviye ederler. Ay­rıca Ömer (Radıyaİiâhü anh)'e mevkuf olarak da rivayet edil­miştir. Lâkin bu mevkuf rivayet, merfu1 hükmündedir. Çünkü bu tür şahabı sözü re'y yoluyla söylenmez. Şu halde, hadîs kuvvetlidir ve bu­nunla amel etmek sahihtir. [5]



İftitah Duası Hakkında Âlimlerin Görüşleri





Bu bâbta geçen Ebû Saîd-i Hudri (Radıyaİiâhü anh) ve Âişe (Radıyaİiâhü anhâî'nin hadîslerine göre Peygamber (Sallallahü Aleyhive Sellem), taharrüm tekbirinden sonra ve kıraat-tan önce 'Sübhaneke...' okumuştur. Ebû Hüreyre (Radıyaİ­iâhü antü'nin hadîsine göre ise Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) iftitah duası olarak: «Allâhümme Bâid...» duasını okumuştur.

Şafii, Ahmed, Müslim, Nesâî, Ebû Dâvûd ve Darekutni' nin rivayet ettikleri Ali bin Ebî Tâ-1 i b (Radıyaİiâhü anh) 'in hadîsine göre Peygamber (Sallallahü Aley­hi ve Sellem) iftitah duası olarak :

duasını okumuştur.

El-Menhel yazan, İftitah zamanındaki sekte babında bu konu­da şu ma'lûmatı verir :

«Şu üç bâbta mezkûr rivayetlerin mecmuundan hâsıl olan sonuç şudur ki.- İhtitah duası hakkında bir kaç rivayet mevcuttur. Namaz kılan kişinin, mezkûr dualardan istediğini seçebileceği ve kıldığı na­mazın farz veya nafile oluşu hususunda bir fark olmadığı anlaşılır.

Mezheb âlimlerinin iftitah duası hakkındaki ihtiyarları şöyledir :

1 - Hanef iler, 'Sübhaneke...'duasını seçmişlerdir. Ebû Bekir, yöjm e r, İbn-i Mes'ud, Evzâî, Sevri, İshak ve Dâvûd (Radıyaİiâhü anhüm)'ün mezhebi budurBunlar ; 'Veccehtü...' duası okunmaz. Çünkü bu dua ilkin vardı. Son­ra neshedildi, demişlerdir,

İbnü'l-Cevzi: 'Veccehtü...' duası ilk zamanlarda vardı. Sonra- terk edildi veyahut yalnız nafile namazında okunurdu. Çün­kü N e s â i' nin Muhammed bin Mesleme1 den riva­yet ettiğine göre :

Peygamber (Sallaİlahü Aleyhi ve Sellem) nafile namazına kalk­tığı zaman: «Veccehtü...» duasını okurdu. Lâkin bu rivayet, duanın nafileye mahsus olup farzda okunmamasını gerektirmez. Üstelik t b n-i H i b b â n'ın rivayetine göre Peygamber (Sallaİlahü Aleyhi ve Sellem), farz namaza kalktığı zaman bu duayı okurdu. Kesin delil olmadıkça nesh yoluna gidilmez. Burada ise, neshe delâlet eden hiç bir delil yoktur, demiştir.

2 - Şâfiiler, Ali (Radıyallâhü anhJ'nin hadîsiyle hük­mederek, iftitah duası olarak 'Veccehtü' duasını müstahab görmüş­lerdir.

N e v e v i : Delilimiz Şudur ki: Peygamber (Sallaİlahü Aleyhi ve Sellem)'in iftitah duası olarak 'Sübhâneke...' duasını okuduğu sü-but bulmamış ve 'Veccehtü.,.1 duasını okuduğu sübut bulmuştur. Bu yüzden, 'Veccehtü...' duasının okunması belirlenmiş olur. Bununla amel etmek gerekir, demiştir. Lâkin Peygamber (Sallaİlahü Aleyhi ve Sellem)'in 'Sübhâneke...' duasını okuduğu, sahih bir yoldan varid ol­mamışsa da birbirini takviye eden müteaddid yollardan varid olmuş­tur. Dolayısıyla bununla amel etmek sahihtir.

3 - Ebû Yûsuf, Ebû İshak, EI-Meruzî ve el-Kadı Ebû Hâmid, 'Veccehtü...' duası ile 'Sübhâneke...' duasını toplamayı seçerek; Okuyucu bunlardan istediği ile başlar, arkasından diğerini okur, demişlerdir. Onların delili de, Beyha-k i' nin C â b i r (Radıyallâhü anhVden rivayet ettiği i

'Peygamber (Sallaİlahü Aleyhi ve Sellem) namaza başlarken her iki düâyı da okuyormuş' mealindeki bir hadîstir.

4 - Hanbeliler 'Sübhâneke...' duasını okumayı seçmiş­ler ve : Vârid olan diğer duaları iftitah duası olarak okumak caizdir, bunda kerahet yoktur, demişlerdir,[6]



2 - Namazda İstiaze (Eûzü) Çekmek Babı





807) demiştir: Ben, Resûlullah (Sallaİlahü Aleyhive Sellem)'i namaza girdiği zaman gördüm. Şunu okudu ı

Üç d Cübeyr bin Mufîm (Radtyallâhü anh)\\en:

Şöyle efa «Allah her şeyden büyüktür. Allah her şeyden büyüktür.» üç defa «Allah'a çokça hamd olsun. Allah'a çokça hamd olsun.- üç defa «Sabah, akşam, Allah'ı bütün noksanlıklardan tenzih ederim.» «Allah'ım! Şüphesiz ben taşlanmış şeytandan, onun hemzinden, onun nefhinden ve onun nefsinden sana sığınırım.»

Râvi Amr demiştir ki: Şeytanın hemzi, mute hastalığıdır. Şey­tanın nefsi şiirdir. Şeytanın nefhi de kibirdir. [7]



İzahı





Bu hadîsi Ahmed ve Ebû Dâvûd da rivayet etmiş­lerdir, îbn-i Hibbân da şeytandan istiâze ile ilgili kısmı ri­vayet ederek, burada A m r ' in verdiği açıklamayı O da vermiştir.

Hadîste «Sabah akşam...» buyurulmuştur. Bu iki vaktin anılma sının sebebi, gece melekleriyle gündüz meleklerinin her gün bu za­manlarda toplanmalarıdır. Yahut gece ile gündüzün değiştiği vakit­lerde Allah Teâlâ'nın değişmekten nezih olduğunu anmak içindir.

T ı y b î : En açjk yorum şudur ki : «Sabah akşam...» kelimele­riyle devamlılık kasdedilmiştir. Yâni : Devamlı olarak Allah'ı teşbih ederim, denmek istenmiştir, der.

Râvi A m r : 'Şeytanın hemzi mute hastalığıdır,' demiştir. Bu hastalık, insanda görülen delilik ve sar'a hastalığının bir çeşididir. Hasta ayıldığı zaman, aklı tamamen avdet eder.

'Hemz'in aslı kötülemek, jurnalcilik etmek, halkın kusurlarını anlatmak ve propaganda etmektir.

Râvi: 'Şeytanın nefsi şiirdir,' demiştir. 'Nefs' kelimesinin asıl mâ­nası, az bir tükürükle üflemektir. Yâni üflemek ile tükürmek arası bir harekettir. Üflemeye benzer, tükürmekten biraz eksiktir. Şey­tan, şâirleri bazen yersiz Övgü, hiciv, tahkir ve ta'zim mahiyetinde­ki şiirleri söylemeye sevkettiği için, bu tür şiirleri sanki şeytan şâi­rin ağzına üfler. Bu nedenle, şeytanın nefsi şiirdir, diye yorumlan­mıştır.

E 1 - A y n i : Hadîsteki 'Nefs'ten murad, sihir olabilir. Bu tak­dirde mânası felâk sûresinin;

= «...ve düğümlere üfleyen —büyücü—lerin şerrinden...» âyetindeki 'Neffasât' kelimesinin mânasına uygun olur, demiştir.

Şeytanın nefhi kibirle yorumlanmıştır. Nefh'in aslı üflemektir. Şeytan, verdiği vesvese ile kişiye üfler. Kişi de kendisinin büyüklü­ğüne ve başkalarının küçüklüğüne inanıp herkesi hakir görür



808) Abdullah İbn-i Mesud (Rathyailâhü anh)\\en: Şöyle demiştir : Resûlullah (Sallallahü Aleyhive Sellem) : diye istiaze etti.

Ravi demiştir ki: Şeytanın hemzi mutedir. Onun nefsi şiirdir. Onun nefhi de kibirdir.[8]



Kıraattan Önce İstiâze





Âlimler, istiâzenin hükmü, yeri, lafzı, açıktan çekilmesi ve na­mazın bütün rek'atlarında tekrarlanması hususlarında ihtilâf etmiş­lerdir. El-Menhel yazarının, bu konularda verdiği ma'lumaî.ın özeti­ni buraya aktaralım. [9]
I - İstiâzenin Hükmü





Sahâbiler, tabiîler ve onlardan sonra gelen âlimlerin cumhuru, namaz kılanın istiâze etmesini mfistahab görmüşlerdir.

Ebû Hüreyre, îbn-i Ömer, A t â' bin Ebi Rabâh, Hasan-ı Basrî, İbn-i Şîrîn, Nahaî, Evzâî, Sevrî, Ebû Hanîfe ile diğer re'y ehli, A h m e d , İshak, Dâvûd, (Radıyallâhü anhüm) ve başkaları bunun­la hükmedenlerdendirler.

Mâlik ve arkadaşlarına göre istiâze, farz namazda mekruh­tur. Nafile namazda mekruh değildir. Fakat hadîsler, onların görü­şünü reddeder. Bu ayırım için de bir neden görülmüyor.

Cumhurun delili ise N a h 1 sûresinin 98. âyeti ve istiâze hak­kında vârid olan hadîslerdir. Âyet şöyledir:

= «Kur'an okumak iste diğin zaman, taşlanmış şeytandan Allah'a sığın. [10]



II - İstiâze Yeri





Fıkıhçı ve hadisçi âlimlerin ekserisine göre ilk rekatteki kıraat­ten önce istiâza çekilir.

Ebû Hüreyre, İbn-i Şîrîn ve Nahaİ (Radı­yallâhü anhüm), âyetin zahirini tutarak: Kıraattan sonra istiâze çe­kilir, demişlerdir. [11]



III - İstiâzenin Lafzı





Cumhura göre istiâzanm lafzi; dir. Sevrî vb Medine halkına göre lafız şöyledir :

El-Hasan bin Salih'e göre şöyle istiâze edilir

Başka şekillerde söyleyenler de vardır.

Şafii: Şeytanı Recim' den Allah'a sığınmayı kap sayan her lafızla istiaza hasıl olur. Lâkin efda'dir demiştir. [12]



IV - İstiâzeyi Açıktan Çekmek





Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) : Cehri namazlarda kı­raat gibi istiâza da açıktan çekilir, demiştir.

İbn-i Ömer (Radıyallâhü anh), Ebû Hanîfe ve râ-cih kavle göre Ş â f i i' ye göre istiâza gizli çekilir.

İbn-i Ebi Leylâ'ya göre bunun açıktan veya gizli ya­pılması arasında bir fark yoktur. [13]



V - İstiâzenin Tekrarlanması





Ş â f i i 1 e r ' e göre İmam, ona uyan ve tek başına kılan her­kes için namazın her rek'atinde kırâata başlarken istiâza çekmek müstahabtır.

Ebû Hanife ve Muhammed'e göre yalnız birinci rek'atte istiâza sünnettir. Bu da İmam ve münferid içindir.

Ebü Yûsuf'a göre imama uyan için de namazın ilk rek'a­tinde istiâzc çekmek sünnettir. [14]



3 - Namazda Sağ Eli Sol Elin Üzerine Koymak Babı





809) Hüllı (hin Adi) (Radtyallâhü anh)\\cw[15] : Şöyle demiştir : Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bize na­maz kıldırdı. Sağ eliyle sol elini tutardı.



810) Vâil hin Hiicr (Radıyallâhii anh)\\en\

Şöyle demiştir: Ben, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem )'i namaz kılarken gördüm. Sağ eliyle sol elini tutmuştu."



811) Abdullah hin Mes'ud (k'aâıyaljahü ımh)\\ex\ :

Şöyle demiştir : Ben namazda sol elimi sağ elimin üzerine koymuş iken Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yanımdan geçti ve sağ elimi tutup sol elimin üzerine koydu. [16]



İzahı





Bu bâbta geçen hadisler, namazda sağ elin sol elin üzerine konu­lacağına delâlet ederler. H ü 1 b (Radıyallâ anh)'ün hadisi T i r-m i z i ' de de rivayet edilmiş ve hasen olduğu beyan edilmiştir. V â i 1 bin H u c r (Radıyallâhü anh)'ün hadisini Müslim, Ahm'ed, Ebû Dâvûd, Nesâî. İbn-i Huzeyme ve Beyhaki de uzun metinler hâlinde rivayet etmişlerdir. Hep­sinde Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in sağ elini sol eli­nin üzerine koyduğu, belirtilmiştir. İbn-i Mes'ud (Radıyallâ­hü anh)'un hadisini ise Ebû Dâvûd ve Nesâî de rivayet etmişlerdir.

Hanefi. Şafiî ve Hanbelİ mezheblerine mensub âlimler, bu bâbtaki hadîsleri ve benzerî hadîsleri delil göstererek, na­mazda ayakta durulurken sağ elin sol elin üzerine konulmasının meş­ruluğuna hükmetmişlerdir.

Ali, Ebû Hüreyre, Âişe, Said bin Cübeyr. İbrahim en-Nahaî, Süfyân-ı Sevri, İshak, Ebû Sevr, Dâvûd (Radıyallâhü anhüm) ve bunlardan baş­ka bir çok sahâbî ve tabiinin kavli budur.

El bağlamanın; huşu, huzur, tavâzu ve benzen kulluğun gerek­lerine daha uygun olması ve namaza aykırı düşen hareketlerden kaçınmaya vesile olması hikmetine binâen meşru kılındığı kuvvet­le muhtemeldir.

El-Leys bin Sa'da göre namazda sağ eli sol elin üze­rine koymak meşru değildir. Delili de namazını hatalı kılan şahsa Peygamber (Sallallahü Aleyhive Sellem)'in namazı târiT ederken el bağlamayı zikretmemiş olmasıdır. Lâkin bu hadîs delil olamaz. Çün­kü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) adama namazın yal­nız farzlarını öğretmekle yetinmiştir. Bu sebeple, sünnet olan el bağ­lamanın anlatılmaması, bunun meşru olmadığına delâlet etmez.

Mâlik' ten edilen bir rivayete göre farz ve nafilede el bağlamakta beis yoktur. Diğer bir rivayete göre farzda mekruhtur. Nafilede beis yoktur. Mâliki mezhebine âit fıkıh kitablarında bu rivayetler nakledilmiştir. Bununla beraber İbn-i Abdi'l-B e r r : Mâlik vefat edinceye kadar namazlarda dâima el bağ­lardı, demiştir. [17]



El Bağlamanın Şekli





1 - Ebû Hanife, Sevrî, İshak bin Rahaveyh ve Ş â f i i ' nin arkadaşlarından Ebû îshak el-Meru-z i " ye göre eller, göbeğin aşağısında bağlanmalıdır.Ibnü'1-Münzir'in anlattığına göre Ebü Hüreyre, Nahai ve Ebû Miclez'in kavli budur.

2 - Şâfiîler, Dâvûd ve Said bin Cübeyr'e göre elleri göğüsün altında ve göbeğin yukarısında bağlamak müs-tahabtır.

3 - Ahmed bin H a n b e 1 ' den, göbeğin aşağısında ve yukarısında olmak üzere iki rivayet vardır. Üçüncü bir rivayette, kişi iki şekilde bağlamak hususunda muhayyerdir.Evzâî ve Ibnü'1-Münzir de Ahmed'in üçüncü kavli gibi söylemiş­lerdir.

4 - M â 1 i k' e göre göğüsün aşağısında ve göbeğin yukarı­sında el bağlamak müstehabtır.

Sağ el, sol elin üzerine konulurken sol elin bileklerinden mi? bi­lekle beraber sol el ve kol kemiğinden de birer parça tutulacak mı? sağ elin parmakları açık olarak bileğin üzerinden aşağıya doğru sar­kıtılacak mı? Yoksa kol kemiği doğrultusunda sola doğru uzatılacak mı? diye âlimler arasında değişik görüşler vardır. Geniş ma'lumat is­teyenler muhtelif mezheblere âit fıkıh kitablanna müracaat etsinler. [18]


4 - Kırâata Başlamak Babı





812) Âişe (Radtyallöhü anhâ)'âen;

Şöyle demiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (na mazda); ile kıraat a başlardı."



813) Enes bin Mâlik (Radtyallâhü anh)'<\en :

Şöyle demiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Ebû Be&shy;kir ve Ömer (Radıyallâhü anhümâ) (namazda); ile kıraata başlarlardı."



814) Ebû Hüreyre (Radtyallâhü anh)'den:

Şöyle demiştir: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), (na&shy;mazda); "e Ziraata başlardı.[19]



815) Abdullah bin el-Mugaffel'in oğlu (Yezîd) (Radtyallâhü anhü-mâ J'dan :

Şöyle demiştir: İslâm dinine yeni bir şey sokmak hususunda ba&shy;bamdan daha hassas ve sert bir adamı çok az gördüm. Bir defasında ben namazda; diye kıraata başlarken sesimi işit&shy;ti. Bunun üzerine: Ey oğulcuğum! (Dinde) bir şey ihdas etmekten sakın. Çünkü ben Hesûlullah (Sallallahîi Aleyhi ve Sellem) ile bera&shy;ber? Ebû Bekir (Radıyallâhü anh) ile beraber; Ömer (Radıyallâhü anh) ile beraber ve Osman (Radıyallâhü anh) ile beraber namaz kıl&shy;dım. Bunlardan hiç birisinden, kıraata başlarken besmeleyi çektiği&shy;ni işitmedim. Bunun için sen kıraata başlarken; diyerek başla, dedi. [20]



İzahı





 i ş e (Radıyallâhü anhâ)'nin hadisini M ü s 1 im ve Ebû D â v û d , uzun metin hâlinde rivayet etmişlerdir.

Enes bin Mâlik (Radıyallâhü anh)'in hadisini A h-med, Müslim, Nesâi, Darekutnî, Ebû Dâvûd, Ibn-ı Hibbân, Taberânî, Tahavi ve Tirmizî de rivayet etmişlerdir.

Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) nin hadisini müelliften başka, kimsenin rivayet edip etmediğini bilemedim. Hattâ belirtil&shy;diği gibi Kütüb-i Sitte sahiblerinden yalnız müellifin rivayet .ettiği Zevâidde bildirilmiştir.

Abdullah bin Muğaffel (Radıyallâhü anh)'in ha&shy;dîsini Tirmizi ve Nesâi rivayet etmişler; Tirmizî, bunun hasen olduğunu da söylemiştir. Fakat N e v e v i, el-Hulâ-sa'da: 'Hadis hafızlan bu hadîsi zayıf saymışlar ve Ib n-i H u -zeyme, îbn-i Abdi'1-Berr ve el-Hatîb gibi âlim&shy;ler, Tirmizi1 nin bunu hasen görmesine itiraz ederek: Sene&shy;din dönüm noktası, Abdullah bin Muğaffel (Radı&shy;yallâhü anh) in oğlu üzerindedir. Oysa hâli meçhuldür, demişlerdir, der.

Bu bâbta geçen hadislere göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ve hadîste anılan sahâbîler, namazda F â t i h a' ya baş&shy;larken besmele ile değil, 'Elhamdü.,.' ile başlamışlardır. Bu hususta âlimler arasında görüş ayrlığı mevcuttur. Şöyle ki:

1 - Hanefi âlimlerine göre besmele, müstakil bir âyettir." Sûrelerin arasını ayırmak ve bereket için indirilmiştir. Ne Fâtiha' dan ne de başka bir sûreden bir parça değildir. Gizli ve açık namazlarda besmeleyi gizli olarak çekmek sünnettir.

Sahabilerden Ali, İbn-i Mes'ud, Ammâr bin Yâsir, Evzâî ve Hanbeli âlimleri de bu görüştedirler.

Bu âlimlerin delilleri, bu bâbta geçen hadîslerdir. Bunlara göre cehri namazda kıraata başlarken açıktan besmele çekmek hükmü mensuhtur.

2 - Şâfiiler'e göre besmele. Fa t i h a ' dan ve Nemi sûresinden birer âyettir. Kur'an'ın diğer sûrelerinden de birer âyet olup olmadığı hususunda Ş â f i i mezhebinin üç kavli var&shy;dır : En meşhur ve en sahih kavle göre, besmele her sûreden birer âyettir.

Şâfiiler'e göre namazda F â t i h a' ya başlarken, on&shy;dan bir âyet olan besmeleyi çekmek farzdır. Fatiha gibi, gizli namazlarda gizli; açık namazlarda açıktan okunur.

tbn-i Abbâs, İbn-i Zübeyr, İbn-i Ömer, Tavus, Ata, Mekhul ve İbnü'l-Münzir (Radı&shy;yallâhü anhüml'ün kavli de budur.

Bunların delilleri ise îbn-i Huzeyme (Radıyallâhü anh)'nin Ümmü Seleme (Radıyallâhü anhâ)'den rivayet et&shy;tiği şu mealdeki hadistir:

'Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem). namazda besmeleyi okudu ve onu bir âyet saydı.' İkinci delilleri, İbn-i Huzeyme (Radıyallâhü anh)'nin İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anhl'dan rivayet ettiği şu mealdeki hadîstir :

'İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh) :[21] âyetindeki 'Seb-i Mesâni', Fatiha süresidir, demiştir.' *Elhamd...'den iti&shy;baren Fatiha sûresi altı âyettir. Yedinci âyet nerededir? diye kendi&shy;sine soru sorulunca: Yedincisi besmeledir, diye cevab vermiştir.'

Üçüncü delil, Müslim'in Enes (Radıyallâhü anh) den rivayet ettiği şu mealdeki hadîstir.

'Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir gün aramızda iken vahiy haletine geçti sonra tebessümle başını kaldırdı. Biz: Yâ ResûIallah! Seni gülümseten nedir? diye sorduk. O: «Bana şimdi bir sûre nazil oldu.» buyurdu, Kev&shy;ser süresini 'Bismillah...'tan başlayarak okudu."

Dördüncü delilleri, Darekutni" nin Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anhJ'den merfu' olarak rivayet ettiği şu mealdeki ha&shy;distir :

«'Elhamd...'sûresini okurken 'Bismillah...ı okuyunuz. 'Bismillah...' Fâtiha'dan bir âyettir.»

Şafii âlimleri, bir de şöyle savunmuşlardır : Sahâbiler, B e -r â e t sûresi hâriç, bütün sûrelerin başında besmeleyi âyetlerin ya&shy;zılış şekline uygun olarak yazmak üzerinde icmâ" etmişlerdir. Hal&shy;buki cüzi bölümlerini ve sürelerin başlığındaki yazılan âyetlere uy&shy;gun şekilde yazmamışlar, kırmızı ve benzeri renklerle yazmayı iti-yad hâline getirmişlerdir. Yâni bunların âyetlerden farklı oluşları besbellidir. Eğer besmele, K u r' a n ' dan olmasaydı, sahâbîler, âyetlerin mushaf hattıyla ve farksız olarak yazılmasına müsâade et-miyeceklerdi. Çünkü bu uygunluk, besmelenin K u r' a n ' dan ol&shy;duğuna itikad edilmesine halkı sevkedecek. Böylece müslümanların, K u r ' a n ' dan olmayan bir şeyi K u r ' a n ' dan saymakla hata&shy;ya düşmelerine sebep olmuş olurlar. Sahâbiler hakkında böyle bir şey düşünmek caiz değildir.

Sahâbilerden Ebû Bekir, Osman, Ibn-i Âbbâs, İbn-i Ömer, Übeyy bin Ka'b, Enes, Ebû Said ve Ebû Katâde (Radıyallâhü anhüm); Tabiîlerden de Said bin el-Müseyyeb, Mekhul, Atâ, I bn i Şirin, İkrime, Muhammed bin el-Münkedir, Zühri, Ebû Kılâbe, el-Leys bin Sa'd, İshak bin R a-h e v e y h (Radıyallâhü anhüm) ve bir çok âlim cehri namazlarda besmeleyi açıktan çekmenin müstahablığına hükmetmişlerdir.

Ömer (Radıyallâhü anh)'den üç rivayet vardır: Bir rivayete göre cehri namazlarda açıktan çekilir, diğer bir rivayete göre gizli çekilir, üçüncü bir rivayete göre besmeleyi çekmez.

El-Menhel yazan, besmelenin açıktan çekilmesine dâir bir kaç delili daha zikretmiştir. Fakat konu çok uzayacağı endişesiyle bu&shy;raya almaktan feragat ettim.

3 - Mâliki âlimlerine göre farz namazlarda besmeleyi çek&shy;mek mekruhtur. İmam olsun, cemâat olsun, münferid olsun fark etmez. Ne gizli namazda, ne de cehri namazda besmele çekilmez. Na&shy;file namazda çekilebilir. Fakat besmelenin çekilmesini vâcib gören âlimlerin görüşlerine aykırı hareket etmekten kaçınmak maksadıyla farz namazda besmeleyi çekmekte kerahet yoktur. Keza besmelesiz kıraatla namaz kılınabileceğine itikad etmek kaydıyla farz namazda besmeleyi çekmekte kerahet yoktur.

M â 1 i k î 1 e r' in delilleri, bu bâbta geçen hadîslerdir. El-Menhel yazarı, yukarıda anlattığım, mezheblerin görüşlerini naklettikten sonra şöyle der :

-Namazda besmelenin açıktan çekilmesini müstahab gören âlim&shy;lerin delil olarak gösterdikleri hadisler, kuvvetli değillerse de birbir&shy;lerini takviye etmek durumundadırlar. Bu hadislerle. Peygamber (Sal-lallahü Aleyhive Sellem)'in besmeleyi gizli çektiğine dâir hadisler arasında bir çelişki söz konusu değildir. Çünkü Peygamber (Sallal-lahü Aleyhi ve SellemJ bazen açıktan besmele çekerdi, bazen de giz&shy;li okurdu.

El-Hüdâ yazarı: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bazen besmeleyi açıktan çekerdi. Ekseriyetle gizli okurdu. Şüphe yok ki eğer Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) her gün beş defa hazerde ve seferde açıktan besmele çekmiş olsaydı, bu durumun Hulefâ-i Râşidîn tarafından ve sahâbîlerin Cumhurunca bilinmemesi mümkün değildir, demiştir.

Yukarıdan beri verilen ma'lumattan bilmiş oldum ki namazda besmele çekmenin mekruhluğuna ve K u r' a n ' dan bir âyet ol&shy;madığına hükmedenlerin elinde bir mesned yoktur. Peygamber (Sal&shy;lallahü Aleyhive Sellem)'in ve Hulefâ-i Râşidin'in;

lle kırâata başladıklarına dâir bu bâbtaki hadis&shy;ler ve benzeri hadîslerden maksad, Fatiha süresiyle kırâata başlanmasıdır. Hadîsler böyle yorumlanınca, namazda besmelenin çekilmediği mânası çıkarılamaz. Bilâkis bu yorum şekli, besmelenin çekildiğine delildir. Çünkü Fatiha sûresi denilince besmele de sûre içinde düşünülür. Dârekutnî' nin Enes (Radıyallâ&shy;hü anhJ'den rivayet edip sahih olduğunu belirttiği şu mealdeki ha&shy;dîs bu yorumu te'yid eder:

'Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in ve Ebû Bekir, Ömer ile Osman (Radıyallâhü anhüm)'ün arkalarında namaz kılardık. Bu zâtların hepsi cehri namazlarda Fatiha ile kırâata başlarlardı. [22]



5 - Sabah Namaz1ndaki Kıraat Babı





816) Kutbe bin Mâlik[23] (Radıyallâkü anbyden rivayet edildiğine . kendisi. Peygamber (Sallallakü Aleyhi ve SeJlem)'İn sabah namazının (ilk rekatinde) :Ve tomurcukları birbiri üzerine dizilmiş (semâye doğru) uzayan hurma ağaçları...»[24] âyetitnin içinde, bulunduğu sûreyi) okurken işittiğini söylemiştir.»"



817) Amr bin Hüre vs (Radıyallâhü anhyöen rivayet edildiğine göre şöyle demiştir :

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sabah namazında: ,jm&i\ jljJ-l ^-^-^ (**-*t ^ = «Şimdi yemin ederim (geceleyin gö&shy;rünüp gündüz} sönen yıldızlara, dolaşıp yuvasına giren gezegenle&shy;re.[25] âyetleri (nin bulunduğu sûreyi) okurken ben Onunla beraber namaz kılmışımdır. Şu anda Onun kıraatim işitiyor gibiyim



818) Ebû herze (Radıyallâkü anh)\\cn rivayet edildiğine j<örc : Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sabah namazında altmış ile yüz âyet arası okurdu."



819) Ebû Katâde (Radtyallâhü anh)\\ç.x\ : Şöyle demiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bize namaz kıldırdı. Öğ&shy;le ve ikindi farzlarının birinci rek'atinde kıraati uzatırdı. İkinci rekat te kısaltırdı. Sabah namazı da öyleydi."



820) Abdullah bin es-Sâib (RaatyaUâhü anhütnâ) dan : Şöyle söylemiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sabah namazında Mü-minûn' sûresini okudu. İsâ (Aleyhi's-Seldm) nın zikredildiği yere gelince onu bir şarka [26] tuttu. Bunun üzerine hemen rükû 'etti. Yani öksürük (tuttu.) [27]



İzahı





K u t b e (Radıyallâhü anh) 'nin hadîsini Müslim ve T i r -m i z i de rivayet etmişlerdir. Tirmizi' nin rivayetinde hadis&shy;teki âyetin bulunduğu sûrenin sabah namazının ilk rek'atinde okun-duğu bildirilmiştir. Tirmizi, Kutbe (Radıyallâhü anh)'nin hadisinin hasen - sahih olduğunu da söylemiştir. M ü s 1 i m ' in bir rivayeti Tirmizi' nin rivayeti gibidir. Diğer bir rivayetinde;

Peygamber (Sallallahü Aleyhive Sellem)'in : okuduğu tasrih edilmiştir. Bu hadise göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sabah namazının ilk rek'atinde 'KâF sûresini okumuştur.

Amr bin Hureys (Radıyallâhü anh) in hadîsini Müs&shy;lim, Ebû Dâvûd ve Nesâî de az lafız farkıyla rivayet etmişlerdir. Bütün rivayetlerden çıkarılan netice. Peygamber (Sal&shy;lallahü Aleyhi ve Sellem)'in sabah namazında Tekvîr sûresini okumuş olmasıdır.

Ebû B e r z e (Radıyallâhü anh) nin hadisini Buharı, Müslim ve Nesâi de rivayet etmişlerdir. Bu rivayetlere göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in sabah namazında okuduğu âyetlerin sayısı, altmış ile yüz arasında dolaşırdı.

Ebû Katâde {Radıyallâhü anh) 'nin hadisini B u h â r i, Müslim, Ebû Dâvûd ve Nesâî de rivayet etmişler&shy;dir. Bâzı rivayetlerin metni daha uzuncadır.

Bu hadise göre Peygamber (Sallallahü Aleyhive Sellem), öğle, ikindi ve sabah namazlarının ilk rek'atlerinde kıraati uzatır. İkinci rek'atlerinde, birinci rek'ate nisbeten kıraati kısaltırdı.

B u h â r i' nin Ebü Katâde (Radıyallâhü anh)'den olan rivayetinde Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in öğle ve ikin&shy;di farzının ilk iki rek'atinin her birisinde Fatiha sûresini ve başka bir sûreyi okuduğu belirtilmiştir.

Ebû Dâvûd'un rivayeti de, Buhâri' nin rivayetine benzer.

EI-Menhei yazarı 'Öğle namazındaki kıraat bâbı'nda rivayet olu&shy;nan bu hadîsi açıklarken ez cümle şöyle der:

«Fatiha' dan sonra kısa dahi olsa bir sûrenin tamamını oku&shy;manın, başka bir sûrenin bundan daha uzun bir parçasını okumak&shy;tan daha efdal olduğu, Buhâri ve Ebü Davud'un riva&shy;yetinden anlaşılıyor. Yine bu rivayetlerden anlaşılıyor ki sûre oku&shy;mak, namazın ilk iki rek'atine mahsustur. Dört rek'atli farzın son iki rek'atinde F â t i h â ' ya sûre eklenmez. Cumhurun kavli de bu&shy;dur. Şafiî âlimlerinin ekserisi böyle fetva vermişlerdir.

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in, ilk rek'ati ikinci rek'atten fazla uzatmasının sebebi, gecikenlerin ilk rek'ate yetişme&shy;lerine yardım etmektir. Çünkü Ibn-i Huzeyme ve Ab-dürrazzâk'ın rivayetlerinde M a ' m e r: Peygamber (Sal&shy;lallahü Aleyhi ve Sellem)'in ilk rek'ati uzatmasından maksadının, halkın ilk rek'ate yetişmeleri olduğunu zannediyoruz, demiştir.

A t â 'dan rivayet edildiğine göre, kendisi : Cerçekten ben ima&shy;mın, her namazın ilk rek'atini uzatmasını istiyorum. Tâ ki cemâat co-ğaisın, demiştir.

îlk rek'ati uzatmanın hikmeti, ondaki neş'enin çokluğu ve dola&shy;yısıyla huşu ve huzurun çokluğudur, diyenler de vardır.

Birinci rek'ati uzatmak, ya çok âyetleri okumakla, yada okunan âyetleri yavaş yavaş ve tecvid kaidelerine fazlasıyla riâyet etmekle olur. [28]



Îlk Rekati İkinci Rek'atten Fazla Uzatmak Hakkında Âlimlerin Görüşleri





1 - Sevri, Mâliki ler, Muhammed bin e 1 -Hasan v©️ Şâfiîlerin çoğu, Bütün namazlarda ilk rek'a&shy;ti ikinci rek'atten daha fazla uzatmak müstahabtır, demişlerdir. On&shy;ların delili Ebû Katâde (Radıyallâhü anh) nin mezkûr hadi&shy;sidir. Bir de Müslim'in Ebû Said-i Hudrî (Radıyal&shy;lâhü anh)'den rivayet ettiği (Müellifin 825 noda rivayet ettiği) ha&shy;dîstir.

NevevI: Birinci rek'atte kıraati uzatmakla hükmetmek, ha&shy;dîslerin zahirine uygun olan. muhtar ve yegâne sahîh olan kavildir.

2 - Âlimlerden bir cemâat; tik iki rek'atin kıraat bakımından eşit olması müstahabtır, demişlerdir. Bunların delilleri, Müslim ve Ahmed'in Ebû Saîd-i Hudrİ (Radıyallâhü anh) 'den rivayet ettikleri :

'Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Öğle farzının ilk rek'a-tinin her birisinde otuz âyet kadar okurdu.' mealindeki hadîstir. Di&shy;ğer bir delilleri de buna benzeyen S a ' d bin Ebi Vakkâs (Radıyallâhü anh)'in hadisidir. Ebû Hanife ve Ebû Yû&shy;suf, bu görüşte olan âlimlerdendirler. Şu farkla ki: Bu iki zât, sa&shy;bah vakti gaflet ve uyku zamanı olduğu için, halkın cemaata yetiş&shy;mesine yardımcı olmak üzere sabah namazında birinci rek'atin ikin&shy;ciden daha fazla uzatılmasına hükmetmişlerdir.

Bu görüşteki âlimlere göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel&shy;lem)'in, birinci rek'ati ikinci rek'atten fazla uzatmasının sebebi, ilk rek'atte iftitah duası ve istiâzenin bulunmasıdır

B e y h a k i, ilk rek'ati uzatmaya âit hadîsler ile, bu rek'atin ikinci rek'ate eşit olduğuna dâir hadîslerin arasını şöyle bulmuştur : îmam gelecek bir kimseyi bekliyorsa, ilk rek'ati uzatır, kimsenin ge&shy;leceğini ummuyorsa birinci rek'ati ikinci rek'ate eşit kılar.

İbn-i Hibbân da arasını şöyle bulmuştur: İlk iki rek'at&shy;te okunan miktar eşit olmakla beraber ilk rek'atteki kıraati, imam çok ağır okuduğu için o rek'at uzatılmış olur»

Abdullah bin es-Sâib (Radıyallâhü anhl'in hadî&shy;sini B u h â r i ta'lîken rivayet etmiş, Müslim, Ebû D â -vûd ve Nesâî de rivayet etmişlerdir.

Müslim ve Ebû Davud'un rivayeti meâlen şöyledir: 'Abdullah bin es-Sâib (Radıyallâhü anh)'den rivayet edildiğine göre şöyle söylemiştir:

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Mekke'de bize sabah namazını kıldırdı ve (Fatihadan sonra) Mü'minûn sûresini okuma&shy;ya başladı. Musa ile Harun'un yahut İsa'nın zikri geçen yere varın&shy;ca (burada râvi tereddüt etmiştir.) Pe'ygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) i öksürük tuttu. Bunun üzerine hemen rükua gitti. Abdullah bin es-Sâib (Radıyallâhü anh) de bu namazda hazır bulunuyordu.'

Hadiste anlatılan namaz kıldırıhşı, N e s â i ' nin rivayetinde belirtildiği gibi Mekke' nin fethi yılında olmuştur.

Peygamber (Sallallahü Aleyhive Sellem), sabah namazında Fâtiha ' dan sonra Mü'minûn sûresini başından itibaren okumuştur.Musa (Aleyhisselâm)'nın ve Harun (Aleyhisse-lâml'un zikredildiği; ^j^ft âyetine varınca veya

İ s â (Aleyhisselâm)'nın zikredildiği; âyetine varınca Onu öksürük tutmuş ve bunun üzerine kıraati keserek rü-kûa varmıştır.

Müslim'in ve Ebû Davud'un rivayetinde; kelimesi yerine; kelimesi geçer 'Sa'le1 ve 'Su'le' diye okunabi&shy;len bu kelime, öksürük demektir Müellifin rivayetinde, yukarıda da anlatıldığı gibi 'Sa'le' kelimesi yerine 'Şarka* kelimesi geçer. Bu da boğaz tıkanıklığı demektir. El-Menhel'in bildirdiğine göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), okuduğu âyetlerdeki kıssayı düşünün&shy;ce ağlayacak hale gelmiş ve bu nedenle boğazı tıkanmış ve Onu öksü&shy;rük tutmuştur. Artık sûreyi tamamlıyamadan kıraati keserek rükûa varmıştır. [29]



Bu Hadislerin Fıkıh Yönü





1 - Sabah namazında kıraati uzatmak müstahabtır.

2 - Fatihadan sonra sûre okunurken doğacak bir ma'zeret do&shy;layısıyla kıraati kesip rüküa gitmek caizdir.

3 - îhtiyaç olduğu zaman bir sûrenin bir kısmını okumak, âlin lerin ittifakıyla bilâkerahet caizdir. İhtiyaç olmadığı zaman sûren?n bir parçasını okumak, cumhura göre evlâya muhaliftir

4 - Sabah öğle ve ikindi namazlarının ilk rek'atlerindeki kı-râatı, ikinci rek'atlerindeki kırâattan daha fazla uzatmak meşrudur[30]


6 - Cuma Günü Sabah Namazındaki Kıraat Babı





821) İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anhüma )'dan: Şöyle elemiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Cuma günü sabah

namazın (in ilk rek'atin)det ve (ikinci rek'atinde); sûrelerini okurdu."



822) Mus'ab'ın babası Sa'd bin Ebî \'akkas (Radtyallâhü anhü-mû/dan: Şöyle söylemiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Cuma günü sabah na-

mazındn ilk rek'atin)de vp (ikinci rek'atinde) :

sürelerini okurdu.[31]



823) Ebû II ü rey re (Radtyallâhü anft)'ûen : Şöyle demiştir :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Cuma günü sabah na&shy;mazın (in ilk rek'atin)de; ve (ikinci rek'atinde) : sûrelerini okurdu."



824) Abdullah bin Mes'ud (Radıyallâhü anh)'den: Şöyle demiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Cuma günü sabah na-mazın (in ilk rek'atin)de:ve (ikinci rek'atinde) : surelerini okurdu.

İshak demiştir ki: Amr, bize Abdullah'tan böylece tahdis etti. Bunda şüphem yoktur."

Not : Bu hadisin isnadının sahih ve ricalinin sikalar olduğu Zevâid'de bildiril&shy;miştir. [32]



İzahı





İbn-i A b b â s (Radıyallâhü anh) 'in hadîsini Müslim, Tirmizi ve Ebû Dâvûd da rivayet etmişlerdir.

S a1 d (Radıyallâhü anh)'in hadîsini Kütüb-i Sitte yazarların&shy;dan yalnız müellifimiz rivayet etmiştir.

Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) 'nin hadîsini Buhâri ve N e s â î de rivayet etmişlerdir.

Abdullah bin Mes'ud (Radıyallâhü anh)'un hadîsi&shy;ni müelliften başka Kütüb-i Sitte yazarlarından rivayet eden yoktur. Beyhakî ve Tabarânî de rivayet etmişlerdir.

Müteaddit senedlerle ve müteaddit sahâbîlerden rivayet olunan bu hadisler, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in Cuma günü sabah namazının ilk rek'atinde Secde sûresini ve ikinci rek'atinde ' E1 - î n s a n ' sûresini okuduğuna delildirler. Ebû Dâvûd' un, süneninde buradaki başlığa benzer bir ifâdeyle açtığı bâbta rivayet ettiği İbn-i A b b â s (Radıyallâhü anh)'in hadîsini açıklayan El-Menhel yazarı şu bilgiyi verir;

«Hadîs, Cuma günü sabah namazında bu iki sûrenin okunması&shy;nın meşruluğuna delildir. Hadîsin zahirine göre Peygamber (Sallal&shy;lahü Aleyhi ve Sellem), Cuma günü sabah namazında dâima bu iki sûreyi okuyormuş. Tabarânî' nin î b n - i Mes'ud (Radı&shy;yallâhü anh)'dan rivayet ettiği hadîsin sonunda î b n - i Mes'ud

(Radıyallâhü anh)'un ; = «Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve

Sellem) Cuma günü sabah namazında bu iki süreyi okumayı devam

ettirirdi.» cümlesi bunu te'yid eder.

Yine hadîsin zahirine göre Peygamber {Sallallahü Aleyhi ve Sel&shy;lem) bu iki sûrenin tamamını okurdu. Bâzı adamların. Cuma günü sabah namazında anılan sûrelerin birer parçasını okumaları, hadîsin zahirine ters düşer.

Nevevî, 'Er-Ravdâ' adlı kitabında: "Eğer kişi, içinde secde âyetinin bulunduğu bir iki âyeti sırf tilâvet secdesini yapmak mak&shy;sadıyla okumak isterse, bunun hükmü hakkında arkadaşlarımızın her hangi bir sözüne rastlamadım. Selef âlimleri, bu adamın kıraati hakkında ihtilâf etmişlerdir. Şeyh bin Abdi's-Selâm, bunu yapmanın yasakhğına ve namazın bozulmasına sebep olduğu&shy;na fetva vermiştir.

îbn-i Ebî Şeybe, Ebü'l-Âliye ile Şa'bİ" nin secdeyi ihtisar etmenin mekruh olduğunu söylediklerini rivayet et&shy;miştir. Ş a ' b î şunu da söylemiştir : Âlimler namazda secde âyeti&shy;ni okudukları zaman tilâvet secdesini etmeden, o âyeti tâkib eden âyetlere geçmekten hoşlanmazlardı.

İbn-i Sirîn ve el-Hasan da secde ihtisarını mek&shy;ruh görmüşlerdir.

İbrahim en-Nahaî de, âlimlerin, secde ihtisarını mek&shy;ruh gördüklerini nakletmiştir.

Saîd bin el-Müseyyeb ve Sehl bin Hav-ş e b' den rivayet edildiğine göre secde ihtisarı, halkın ihdas ettiği bir şeydir.

Secde ihtisarı şudur: Secde âyetlerini toplayıp onları okumak ve tilâvet secdesini yapmaktır Bir kavle göre secde ihtfeârı, K u r' a n okuyup secde ayetlerini atlamaktır. Her iki hareket de mekruhtur. Çünkü, seleften böyle bir şey vârid olmamıştır,' demiştir.

Sahâbîlerden Cuma günü sabah namazında hadîste geçen Sec&shy;de ve El-însân sûrelerini okuyan zâtlar, Ömer bin el-Hattab, îbn-i Abbâs, İbn-i Mes'ud, İbn-i Ömer ve İbn-i Zübeyr (Radıyallâhü anhüml'dür. Tabii&shy;lerden de İbrahim bin Abdirrahman bin A v f' tır. Allah hepsinden razı olsun.

Mezheblerin görüşlerine gelince :

1 - Hanefî â&mlerine göre, sünnete uymak maksadı oldu&shy;ğu zaman Cuma sabah namazında bu iki sûreyi okumak müstahab-tır. Ama bu maksad olmaksızın, dâima K u r' a n' m belirli bir yerini okumak mekruhtur. Çünkü böyle bir davranış, Kur'an'ın diğer yerlerini terketmeye ve Onun bir kısmını diğer bir kısmına ter&shy;cih etmek zannına yol açar.

2 - Şafiî'ye ve Ahmed bin Hanbel'e göre mezkûr sûreleri, Cuma'mn sabah namazında okumak sünnettir. Fa&shy;kat Hanbelîler'e göre bunu devamlı yapmak mekruhtur.

3 - Mâlikiler'e göre içinde secde âyeti bulunan her han&shy;gi bir sûreyi kasden farz namazda okumak mekruhtur. İbn-i Kas ı m ' in Mâlik' ten rivayeti böyledir. Eşheb'in Mâlik'-ten rivayetine göre imamın arkasında az bir cemâat bulunup na&shy;mazı şaşırmalarından korkulmadığı zaman, içinde secde âyeti bulunan bir sûreyi farz namazda okumak caizdir. îbn-i H a b î b ise şöyle bir ayırım yapmıştır: Gizli namazlarda secde âyeti bulu&shy;nan sûreyi okumak caiz değildir. Çünkü cemâati şaşırtır. Fakat ceh&shy;ri namazlarda caizdir. Çünkü cemâatin şaşırmasından emin olunur.

Mâliki âlimlerinin bahsettikleri şaşırma şudur: İmam, zam&shy;mı sûrede secde âyetini okuyunca hemen tilâvet secdesine varıp bir defa secde ettikten sonra tekrar ayağa kalkar ve müteakip âyetlerle kıraatına devam eder. Kıraatini tamamlayınca, normal rüku' ve sec&shy;deye varır. Secde âyeti dolayısıyla varılan tilâvet secdesi, durumdan haberdar olmayan kişileri şaşırtabilir.)

El-Fetih yazarı: 'Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in, na&shy;mazda Se c d e sûresini okurken secde âyetine vardığı zaman hemen tilâvet secdesini yaptığına dâir herhangi bir sarahata, mevcud tarik&shy;lerde rastlamadım. Yalnız î b n -. i Ebî Davud'un eş-Şeria adlı kitabında İbn-i Abbâs tRadıyallâhü anh)'dan şöyle bir rivayete rastladım ;

«Ben Cuma günü sabah namazında Peygamber (Sallallahü Aley&shy;hi ve Sellem)'in yanına vardım. İçinde secde âyeti bulunan bir sûre okudu da secde etti.» Bu hadîsin isnadında, hâli incelenecek râvi var&shy;dır.

Bir de Tabarâni' nin es-Sağîr adlı kitabında A 1 i (Ra-dıyallâhü anhJ'den rivayet edilen şu mealdeki bir hadîsi gördüm :

«Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sabah namazında «Secde» sûresini okuduğunda tilâvet secdesi etti.» Lâkin bu hadîsin

isnadında zayıflık vardır,' der.

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in Cumanın sabah na&shy;mazında mezkûr sûreleri okumasının hikmeti şudur: Bu iki sûre, Cuma günü vuku1 bulmuş ve vuku' bulacak mühim olaylardan bah&shy;seder. Çünkü bu iki sûrede Âdem (Aleyhisselâm)'in yaratılışı, öldükten sonra diriliş ve kulların mahşere şevkinden bahsedilir. Bu olaylar, Cuma günü vukubulur. Cuma günü bu sûrelerin okunma&shy;sı ile mezkûr olaylar, müslümanlara hatırlatılmış olur. Amaç bu olun&shy;ca, kıraat esnasında tilâvet secdesi dolaylı olarak yapılır. Yâni sûre, tilâvet secdesi yapmak için okunmuş olmaz.

El-Hüdâ yazerı: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Cuma günü sabah namazında «Secde» ve «El-însan» sûrelerini okurdu. Bir çok câhiller zannediyorlar ki, maksad, o günkü sabah namazına fazla bir secde ilâve etmektir. Ve o bilgisizler o secdeye Cuma secdesi ismini verirler. Onlardan birisi bu sûreyi okumadığı zaman içinde secde âyeti bulunan başka bir sûreyi okumaktan hoş&shy;lanır. Ta ki tilâvet secdesi yapabilsin. Bunun içindir ki câhillerin yanlış anlamalarını Önlemek maksadıyla bâzı imamlar. Cuma günü sabah namazında Secde sûresini devamlı okumayı mekruh gör&shy;müşlerdir. [33]
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Misafir
Misafir



MesajKonu: Geri: NAMAZ LAYIKI BÖLÜMÜ   Salı Mayıs 04, 2010 1:46 pm

7 - Öğle Ve İkindi Namazlarındaki Kıraat Babı





825) Kaz'a (7) (Radtyallâhü anh)'âen :

Şöyle söylemiştir: Ben, Ebü Saîd-i Hudrî (Radıyallâhü anh)'ye Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in namazını sordum. Ebû Saîd (Radıyallâhü anh) : Onda senin için bir hayır yoktur, dedi. Ben -. Allah sana rahmet eylesin (Onu) açıkla, dedim. Kendisi:

ResûluIIah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) için öğle farzının ikâ­meti getirildi de birimiz el Bakî'a çıkardı. Kaza-i hacet ederdi. Son­ra (evine) gelerek abdest alır (mescide döner) di. ResûluIIah (Sallal­lahü Aleyhi ve Sellem) i Öğle farzının ilk rek'atinde bulurdu, demiş­tir.[34]

826) Ebû Ma'mer [35] (Radıyallâhü anh>'den : Şöyle demiştir : Ben, Habbâb (Radıyallâhü anh)'a:

Siz, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in öğle ve ikindi namazlarında kıraat ettiğini hangi şeyle biliyordunuz? diye sordum. O dedi ki: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'in mübarek sa­kalının hareketiyle (kıraat ettiğini) biliyorduk."



827) Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'den: Şöyle demiştir :

Namaz kılma şekli bakımından Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e falan adamdan daha ziyade benzeyen hiç bir kimseyi gör­medim. (Süleyman bin Yesâr) demiştir ki s O zât, öğle namazının ilk iki rekatını uzatırdı. Son iki rekatı de hafifletirdi ve ikindi na­mazını hafif kılardı.



828) Ebû Saîd-i Hudrî (Radıyallâhü anh)"den :

Şöyle demiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem)'in as­habından Bedir savaşına katılmış olan otuz zât toplanarak birbirle­rine :

Geliniz Resûlullah (Sallallahü Alevin ve Sellem) in açıktan oku­madığı namazdaki kıraatinin tahminen (kaç âyet kadar olduğunu) hesaplayalım, dediler. Onlardan iki kişi bile ihtilâfa düşmeyerek Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in öğle namazının birinci rek*a-tindeki kıraatim otuz âyet kadar ve son rek'atindeki kıraatini onun ya­rısı kadar olarak tahmin ettiler İkindi namazındaki kıraatini da öğ­le namazına âit'son iki rek'atin (kıraatinin) yansı kadar tahmin et­tiler.[36]



İzahı





825 nolu Ebû Saîd-i Hu dr i (Radıyallâhü anh)'nin ha­disini Müslim ve Nesâî de rivayet etmişlerdir.

826 nolu Habbâb (Radıyallâhü anh) 'in hadîsini Buhâri, Ebû Dâvüd, Nesâî ve Tahavî de az lafız farkıyla ri­vayet etmişlerdir.

B u h â r î ' nin rivayetinde, soru sahibi H a b b â b (Radiyal-lâhü anh)-a: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) öğle ve ikin­di namazlarında okuyor muydu? diye soru sormuştur. Galiba öğle ve ikindi namazlarında açıktan kıraat olmadığı için E b û M a' -m e r (Radayallâhü anh) ve arkadaşları, bu iki namazda kı­raat olmadığını zannettikleri için bu konuda sağlam bilgi edin­mek üzere H a b b â b (Radıyallâhü anhJ'a soru yöneltmiş­lerdir. H a b b â b (Radıyallâhü anh) da Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'in mübarek sakalının hareket etmesinden, Onun. anılan namazlarda kıraat ettiğini bildiklerini söylemiştir. JLâkin mü­barek sakalının hareketi, kırâata delâlet etmek için yeterli değildir. Çünkü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in teşbih ve zikirle meşgul olmuş olması muhtemeldir. Bu nedenle kıraati kesinlikle is­patlayan başka bir alâmete ihtiyaç vardır. H a b b â b (Radıyal­lâhü anh)'in mezkûr namazları cehri namazlara kıyasladığı umulur. Ebû Katâde (Radıyallâhü anh) 'nin 829 nolu ve B e r â bin  z i b (Radıyallâhü anh)'in 830 nolu hadîslerinde bu zâtların Pey­gamber (Sallallahü Aleyhive Sellem)'in, öğle namazını kıldırırken okuduğu âyetlerin bir kısmım zaman zaman işittiklerini bildirmek tedirler. Bu bilgi H a b b â b (Radıyallâhü anh)'in açıkladığı alâ­mete eklenince mesele iyice açıklık kazanır. Şu halde H a b b â b (Raclıyallâhü anh) cevabı kısa kesmiş olur. [37]



Habbâb (Radıyallâhü Anh)'İn Hadisinin Fıkıh Yönü





1 - Öğle ve ikindi namazlarında kıraatin varlığı sabittir.

2 - Bu namazlardaki kıraat gizlidir.

3 - İmama uyan şahıs, imamın hareketlerini ve duruşlarını gö­rebilmek için, başını döndürmeden göz ucuyla imama bakabilir.

827 nolu Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anhl'nin hadîsini Ahmed ve Nesâi de rivayet etmişlerdir. N e s â î ' nin ri­vayetinde, Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'nin, namaz kı­lışını övdüğü zâtın, Medine1 deki bir imam olduğu ve E b ü Hüreyre (Radıyallâhü anhTnin râvisi Süleyman bin Y e s â r' m, bu zâtın arkasında namaz kıldığı ve sabah namazında Tıval, akşam namazının ilk iki rekatinde Kısar ve yatsı' namazının ilk iki rekatinde Evsât bölümlerindeki sûreleri okuduğu bildirilmiş­tir.[38]

828 nolu Ebü Sai d-i Hudri {Radıyallâhü anh)'nin hadisine gelince, notta işaret edildiği gibi Kütüb-i Sitte sahiplerinden yalnız Müellifimiz tarafından rivayet edilmiş olup, isnadı zayıftır. Bu­nun metnine göre Ebû Said-i Hudrî {Radıyallâhü anh) 'nin hazır bulunduğu Bedir ehlinden otuz kişilik Sahâbîler cemâa­ti, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in, öğle ve ikindi namaz-larındaki kıraat miktarını tahminen hesaplamak için yaptıkları gö­rüşme neticesinde öğle namazının ilk rek'atindeki kıraat miktarını otuz âyet kadar ve son rek'attaki kıraat miktarını bunun yarısı yâ­ni onbeş âyet kadar tahmin etmişlerdir İkindi namazındaki kıraat miktarının da, öğle namazının son iki rek'atindeki kıraat miktarının yarısı kadar olduğunu tahmin etmişlerdir. Öğlenin son rek'atindeki kıraat miktarı onbeş âyet kadar tahmin edildiğine göre ikindi nama­zındaki kıraat miktarının bunun yarısı kadar, yâni her rek'atte ye­di sekiz âyet kadar olduğu mânası çıkar. Hadisin zahirinden bu ne­tice alınır. Halbuki Müslim, Ebû Dâvûd, Nesâi, Ah­med ve Tahavî' nin Ebû Sai d-î Hudrî (Radıyal­lâhü anh)'den rivayet ettikleri hadîse göre ikindi namazındaki kıraat miktarı, burada belirtildiği gibi değildir. Şöyle ki : M ü s 1 i m ' in rivayetinde Ebû Said-i Hudrî (Radıyallâhü anh) meâ-len şöyle demiştir:

«Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), öğle namazının ilk iki rek'atinin her birisinde otuz âyet kadar ve son rek'atlerde onbeşer âyet okurdu. Yahut demiştir ki: Bunun yarısı kadar okurdu. İkindi namazının ilk iki rek'atinin her birisinde onbeş âyet kadar ve son iki rekatinde bunun yarısı kadar okurdu.»

Ebû Dâvûd ve anılan diğer zâtların rivayeti de M ü s -1 i m ' in rivayetine benziyor.

Görülüyor ki bu rivayetlerden anlaşıldığı gibi Peygamber (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem)'in ikindi aamazının ilk iki rek'atindeki kı­raat miktarı, öğle namazının son iki rek'atindeki kıraat kadar imiş. Yâni her rek'atteki kıraat miktarı onbeş âyet kadarmış. îkindi nama­zının son iki rek'atindeki kıraat bunun yarısı kadarmış.

El-Menhel yazarının 'Dört rek'atli namazın son iki rek'atini ha­fifletmek bâbı'nda rivayet olunan Ebû Said-i Hudrî (Ra­dıyallâhü anh) nin hadisini açıkladıktan sonra, T a h a v î' den naklettiği ve baş kısmı Müellifin 828 nolu hadîsine benzeyen Ebû S a i d-i Hudri (Radıyallâhü anh)'nin hadîs metni yukarıya mealini aldığımız M ü s I i rn ' hi rivayetine uygundur. Bu rivayet şöyledir:

Ebû Said-i Hudri. (Ftadıyallâhü anh) den rivayet edil­diğine göre şöyle demiştir:

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in ashabından otuz zât toplanarak: Geliniz, Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve'Sellem)'in açıktan okumadığı namazlardaki kıraatini tahminen hesaplıyalım, dediler. Onlardan iki kişi bile ihtilâf etmeyerek Peygamber (Sallal­lahü Aleyhi ve Sellem)'in öğle namazının- ilk iki rek'atindeki kıraa­tini otuzar âyet kadar ve son iki rek'atindeki kıraatini, bunun ya­rısı kadar; ikindi namazının ilk iki rek'atindeki kıraat miktarını, öğ­le namazının ilk iki rek'atindeki kıraatin yarısı kadar ve ikindinin son iki rek'atindeki kıraat miktarını öğlenin son iki rek'atindeki kı­raatin yarısı kadar olmak üzere tahminen hesapladılar.»

M ü s ] i m' in 'Öğle ve ikindi namazındaki kıraat bâbı'ndaki hadîsler bahsinde N e v e v î özetle şöyle der:

«Bu bâbtaki hadîsler, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemKin namazı uzattığına delâlet ederler. Buhârî ve Müslim'de bulunan ve başka bâblarda rivayet edilen diğer bâzı hadislerde Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) namazı tam kılmakla bera­ber, herkesten daha hafif kıldırırdı ve :

«Ben namaza girerim, onu uzatmak isterim. Biraz sonra çocu­ğun ağlama sesini işitirim de çocuğun annesinin, kendi namazını şaşırmakla fitneye düşmesinden korkarak namazımı hafifletirim.»

buyurmuştur.

Âlimler: Durumların değişikliğine göre Peygamber {Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in, namazını uzatması ve kısaltması değişirdi. Ce­mâat, uzatmayı tercih ettiği ve ne onların ne de Peygamber (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem)'in işi olmadığı zaman Peygamber (Sallal­lahü Aleyhi ve Sellem) namazı uzatırdı. Durum böyle olmadığı za­man namazı hafifletirdi. Bazen uzatmak isterdi fakat çocuğun ağla­ması gibi bir durum doğunca, uzatmaktan vazgeçerdi. Bazen de vak­tin başında değil içinde namaza girerdi. O zaman da hafif kıldırırdı.

Bâzıları: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), bazen uza­tırdı. Bu nâdir olurdu. Ekseriyetle hafif kıldırırdı. Çünkü efdal ola­nı hafif kıldırmaktı. Uzatmanın câizliğini bildirmek için bazen de uzatırdı. Nitekim şöyle buyurmuştur:

«Sizden bâzıları kaçırıcıdır. Hanginiz halka namaz kıldırırsa ha­fifletsin. Çünkü içlerinde hasta, zayıf ve ihtiyaç sahibi vardır.* de­mişlerdir.

Bâzıları da Fatiha' dan sonra okunan âyetlerin belirli bir miktarının söz konusu olmadığını beyan etmek için : Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bazen kıraatini uzatmış, bazen de kı­sa kesmiştir, demişlerdir.

Hulâsa namazı hafif kıldırmak sünnettir.

Âlimlerin beyânına göre sabah namazı, bütün namazlardan da­ha ziyâde uzatılmalıdır. Bundan sonra öğle naman uzatılmalıdır. İkindi ve yatsı namazları öğle namazından kısa kesilmelidir. En ha­fif namaz akşam namazı olmalıdır»[39]



8 - Öğle Ve İkindi Namazlarında Zaman Zaman Âyeti Açıktan Okuma Babı





829) Ebû Katâde (Hadtyaliâhü anh )'

«Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bize kıldırdığı öğle na­mazının ilk iki rek'atinde (Fatihadan sonra) Kur'an okurdu ve (giz­li okuduğu âyetlerden) bâzısını zaman zaman bize duyururdu.»"



830) Berâ' bin Azib (RadtyalUhü anh)'den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bize öğle namazını kıl­dırırdı. Okuduğu Lokman ve Zâriyat sûresinden olan âyetlerden bâ­zısını Ondan işitirdik. [40]



İzahı





Ebû Katâde' nin hadisini Buhâri, Müslim, Ebû Dâvûd ve Nesâî de daha uzun metin hâlinde rivayet etmiş­lerdir.

Buhâri, Müslim ve Ebû Dâvûd' daki metin, meâlen şöyle başlar:

'Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bize namaz kıldırırdı. Öğle ve ikindi namazlarının ilk iki rek'atlerinde Fatihayı ve birer sûreyi okurdu. Bazen âyeti bize duyururdu...'

Bu rivayetlerden anlaşılıyor ki, gizli olan öğle ve ikindi namaz­larında F â t i h â ' dan veya Ondan sonra okunan sûreden me­selâ bir âyeti açıktan okumak caizdir. İster bunu kasden yapsın, is­ter sehven yapsın farketmez. Ve bundan dolayı sehv secdesi gerek­mez. Bâzıları: Sehv secdesi gerekir demişlerse de bu hadîs o kavli reddeder. Keza bâzıları: Gizli namazlarda kıraati gizli yapmak, na­mazın sıhhatinin şartıdır. Yâni gizli namazlarda okunan âyetlerden bir tanesini açıktan okumak namazı bozar, demişlerse de bu hadîs o görüşü de reddeder.

N e v e v î: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), gizli na­mazlarda okuduğu âyetlerden birisini açıktan okumakla, bunun caiz olduğunu ve gizli okumanın namazın sıhhati için şart olmayıp, an­cak sünnet olduğunu beyan etmek istemiştir, diye yorum yapılmış­tır. Şöyle bir ihtimal da var. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) namaz kıldırırken tam huşu ve huzura daldığı için, okuduğu âyetlerden birisi zaman zaman sesli olarak mübarek ağzından çık­mış olabilir, demiştir.

T ı y b i Hadîste anlatılmak istenen mâna şudur ki: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Fatiha' nın ve ondan sonra oku­duğu sûrenin bâzı kelimelerini cemaata duyuracak şekilde sesli okur­du. Tâ ki ne okuduğu bilinebilsin, demiştir. tbnü'l-Melik de T ı yb i' nin sözüne şu sözü eklemiştir: Peygamber (Sallallahü Aley­hi ve Sellem)'in ne okuduğu cemâat tarafından bilinsin. Tâ ki müs-lümanlar da benzer namazlarda benzer sûreler okusun.

Sindi de bu hadîsi açıklarken şöyle der: Gizli namazlarda kıraatin az bir kısmının sesli okunmasının zarar vermediği, bu ha­diste anlaşılıyor. Bir namazda gizli ve açık kıraati tatbik etmek maksadı güdülmemiştir. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in maksadı şu olabilir: Gizli namazlarda da kıraat vardır. Maksad

ise, zaruret olmadıkça gizli namazlarda açıktan okumanın câizliği hadîsten çıkarılamaz. Ancak bu yoruma şöyle itiraz edilebilir: Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) gizli namazlarda kıraatin varlığını sözle beyân edebilirdi. Bunu beyân etmeyerek, namaz es­nasında kıraatin bir kısmını sesli yapmakla bu hükmü hissettirmesi zarureti yoktur. Bu sebeple en uygunu şöyle demektir; Gizli namaz­larda kıraatin bir parçasını sesli yapmak caizdir.

Berâ' bin Âzib (Radıyallâhü anh)'in hadîsini N e s â i de rivayet etmiştir. Onun hadîsi de Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in öğle namazında Fatiha' dan sonra buna sûre ek­lediğine ve gizli namazda okunan âyetlerden bir tanesinin sesli okun­masının câizliğine delâlet eder. [41]



9 - Akşam Namazındaki Kıraat Babı






831) İbn-İ Abbâs (Radıyallâhü anhümâydan, O da annesi (Ebû Be­kir bin Şey be demiştir ki: Annesinin adı Lübâbe'dir.) [42](Rod%y<ülûhü an-hd)'dan rivayet ettiğine göre annesi;

Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in, akşam namazında; (sûresini) okuduğunu işitmiştir. [43]



İzahı





Bu hadisi Kütüb-i Sitte sahiplerinin hepsi rivayet etmişlerdir. Ha­dîsin zahirine göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), akşam namazında Mürselâf süresinin tamamım okumuştur.

Buhâri ve Müslim'in rivayeti, meâlen şöyledir:

-İbn i Abbâs (Radıyallâhü anh) in annesi Ümmü'1-Fadl bint-i el-Hâris (Radıyallâhü anhâ), oğlu İbn-i Abbas (Radıyallâhü anh)'in bir akşam namazında 'Mürselât' sûresini okuduğunu işitmiş ve ; Yav­rucuğum! Vallahi bu süreyi okumakla bana hatırlattın, Bu sûre, Re sûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in, son defa akşam namazın­da okuduğunu işittiğim sûredir, demiştir.-

Bu hadîsin zahirine göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel-lem) in son kıldığı namaz akşam namazıdır. Diğer taraftan Buhâ-r i' nin  i ş e (Radıyallâhü anhâ) den rivayet ettiği bir hadise göre son kıldığı namaz öğle namazıdır. İki hadis arasında çelişki yok­tur. Çünkü  i ş e (Radıyallâhü anhâ)'nin haber verdiği son na­maz, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'in son hastalığında mescidde kıldığı son namazdır. Ü m m ü'l-Fad 1 (Radıyallâhü anh)'in haber verdiği son namaz, N e s â i' nin rivayetinde be­lirtildiği gibi Peygamber {Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in evde kıldığı son namazdır.



832) Cübeyr bin Mut'im (RadıyaUûkü anh)'den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir :

«Ben Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in, akşam nama­zında-. jjJ2İ\\j (sûresini) okuduğunu işittim.»

Cübeyr (Radıyallâhü anh), bu hadîsten başka bir hadîste şöyle demiştir:

-Ben, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)in;Âyetlerini okuduğunu İşittiğim zaman, az kaldı kalbim uçuyordu. [44]


İzahı





Bu hadîsi Buhâri, Müslim, Ebû Dâvüd ve Ne-s â i de rivayet etmişlerdir. Hadîsin zahirine göre Peygamber (Sal­lallahü Aleyhi ve SeHem) 'T û r' süresinin bir kısmını bir rek'at-te, kalanım da ikinci rek'atte okumuştur. Muhtemelen, sûrenin ta­mamını birinci ve ikinci rek'atlerde tekrarlamıştır.

Tahavî ve Îbnü'l-Cevzî: Bu hadisten maksad. Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'in, akşam namazında bu sû­renin bir kısmını okuduğunu bildirmektedir, denilebilir. Nitekim bir adam, Kur'an1 dan bir parça okuduğu zaman, K u r' a n oku­du denilebilir, demişlerdir.

El-Menhel'in dediği gibi Tahavi ve İbnü'1-Ce vzi'-nin dedikleri ihtimal, hadîsin zahirine muhaliftir. Çünkü gerek mü­ellifin rivayeti ve gerekse Buhâri' nin *Et-Tefsîr' bölümünde­ki rivayeti, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in, sûrenin ta­mamını okuduğuna delâlet eder. Şöyle ki: Cübeyr bin M u t'î m (Radıyallâhü anh), Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in akşam namazındaki 'Tür' sûresini okuduğunu ve sû­renin 35 ilâ 38. âyetlerine varınca işittiği bu âyetlerden etkilenerek neredeyse kalbinin uçacağını ifâde etmiştir.

Ayrıca Buhâri' nin Z ü h r i' den ve Taberânî' nin Üsâme bin Zeyd (Radıyallâhü anh)'den rivayet ettikleri hadîsler de, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'in- Tür sû­resini okuduğuna delâlet ederler.

Cübeyr bin Mut'im (Radıyallâhü anh)'in hâl terce-mesini 231 nolu hadisin izahı bahsinde vermiştik. Burada Cübeyr (Radıyallâhü anh). Tür sûresinin hadîste anılan âyetlerden duy­gulandığını dile getirdiği için bununla ilgili özlü bilgiyi vermek ye­rinde olur kanâatindeyim.

Cübeyr (Radıyallâhü anh*, müslümanlığı kabul etmeden ön­ceki yıllarda vuku bulan Bedir savaşında müslümanların eline esir düşen müşrikleri fidye karşılığında kurtarmak üzere Mekke müşrikleri tarafından Medine'ye gönderilmişti. Cübeyr (Radıyallâhü anh), bu seferi şöyle anlatır: «Bedir esirlerini fidye karşılığı kurtarmak üzere Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel-lem) ile görüşmek için Mekke' den Medine'ye gelmiştim, ikindiden sonra M e d i n e' ye vardım. Yorgun olduğumdan do­layı Mescidi Nebevi" de uzanıp yattım Akşam namazı için ikâmet edildi. Peygamber {Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in 'Tur' sûresini okuduğunu işitince korku ve heyecan içinde kaldım. Mes-cidden çıkıncaya kadar dinledim. İslâm sevgisinin kalbime ilk gir­diği gün, o gündür. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den sûrenin 35. ile 38. âyetlerini işittiğim zaman Hak ve bâtıl, belirgin olarak birbirinden ayrıldığı için, kalbim neredeyse uçuyordu.- de­miştir.

Bu hadîsi şerifte bahis konusu olan kıssa budur.

Cübeyr bin Mutim (Radıyallâhü anh)'in, etkilendiği­ni bildirdiği T û r sûresinden hadîste anılan 35. ilâ 38. âyetlerin meali şöyledir:

35 - Yoksa kendileri halik olmaksızın mı yaratıldılar? Yok­sa onlar mıdır yaratıcılar.»

36 - Yoksa gökleri ve yeri mi yarattılar? Hayır, onlar (hakkı gerçek olarak) anlamazlar.»

37 - «Yoksa senin Rabbinin hazîneleri onların yanında mı? Yok­sa onlar mı her şeye hâkimdirler?»

38 - «Yoksa onların bir merdiveni var da (göğe yükselip melek­lere vahy edilen sözü) ondan mı diliyorlar? Öyleyse dinleyicileri (din­lediklerini ispat edecek) açık bir delil getirsin.»



833) Ibn-i Ömer (Radıyallâhü an A J'den: Şöyle demiştir : Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), akşam namazında (sûrelerini) okurdu. [45]


İzahı





Sindi; Bu hadis, kanımca Zevâid türündendir. Yani Kütüb-i Sitte sahiplerinden yalnız müellifin rivayet ettiği hadislerdendir. Bu­nunla beraber Zevâid yazarı, bu duruma değinmemiştir. E 1 - H â -f ı z' m B u h â r i şerhindeki şu sözü. benim kanâatimi te"yid eder: «Akşam namazında 'Kısar' diye adlandırılan kısa sûrelerden herhangi birisinin okunduğunu apaçık ve kesin olarak bildirilen hiç bir hadis görmedim. Yalnız, I bn-i M â c e h süneninde î b n i Ömer (Radıyailâhü anhfden rivayet edilen bir hadiste :

«Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), akşam namazında 'Kâfirun1 ve 'İhlâs' sürelerini okurdu.- diye nassan bildirmiştir Bu hadisin isnadı, zahiren sağlamdır. Fakat D a r e k u tn î' nin de­diğine göre bâzı râvileri hatâ etmiştir. Bu sebeple isnâd maluldür,» demiştir.

EI-Menhel yazarının bildirdiğine göre İ b n - i H i b b â n , Peygamber (Salîallahü Aleyhi ve SellemKin Cuma gecesi akşam na­mazında dâima : Kâfinin' ve İhlâs' sûrelerini okudu­ğunu rivayet etmiştir.

Sübülüs Selâm yazan : Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem)'in akşam namazında 'Saffât, 'Duhân, 'El-A'lâ, 'Tin, Talâk, ' N a s , ve ' M ü r s e 1 â t' sûrelerini oku­duğu rivayet olunmuştur. Bütün bu rivayetler sahihtir. Bu nedenle akşam namazında Tıvâ! = uzun', 'Kısar = kısa" ve diğer sûreleri oku­mak sünnettir. Bâzı sûreleri devamlı okuyup bunun sünnet olduğu­na ve başka sûreleri okumanın sünnet olmadığına itikad etmek, Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemKin hidâyet yoluna ters düşer, demiştir. N â s' süresinden itibaren K u r ' a n ' in tamamının bir bolü yedisine 'Mufassal' ismi verilmiştir. Çünkü bu bölümde sû­reler çoktur. Bu da Tıvâl = uzunlar', 'Evsât = ortalar' ve Kısar - kı­salar' diye üç kısma ayrılmıştır. Âlimler, bu kısımların başlangıç ve bitiminin sınırlan hususunda ihtilâf etmişlerdir :

l - Hanelilere göre uzun sûreler, ' H u c u r â t' sû­resinden başlar. ' B ü r û ç ' sûresinin sonunda biter. Orta sûreler ' B ü r û ç ' sûresinin sonundan başlar, ' B e y y i n e ' sûresinin nihâyetinde biter Ondan K u r' a n " in sonuna kadar olan kısmı, kısa bölümü teşkil eder.

2 - Şâfi î ler'e göre uzun sûreler ' H u c u r â t' tan Amme' sûresine kadardır. 'A m m e' den ' D u h a' sûre­sine kadar olan kısım ortadadır. Bundan sonraki sûreler de kısadır.

3 - Mâl iki ler'e göre ' H u c û r a t' tan 'Nazi ât' sûresine kadar olan kısım uzundur. 'Abese' sûresinden ' E1 Leyi' sûresine kadar olan kısım ortadır. Bundan sonraki sûre ler de kısadır.

4 - Hanbeliler'e göre K â f sûresinden Amme sû­resine kadar uzundur. Oradan D u h â sûresine kadar ortadır. Ondan sonrakiler kısadır.

Gerek müellifin bu bâbta rivayet ettiği hadîslerden ve gerekse Kütüb i Sitte sahiblerinin rivayet ettikleri hadîslerden, Peygamber (Şallallahü Aleyhi ve Sellem)'in akşam namazında Tıvâl, Evsât ve Kısar bölümlerine dâhil olan sûrelerin bâzılarını okuduğu anlaşılı­yor. E 1 - H â f i z: «Rivayet olunan bu hadisleri uzlaştırmanın yolu şudur: Peygamber (Şallallahü Aleyhi ve Sellem), akşam nama­zını zaman zaman uzatmıştır. Ya uzatmanın câizliğini beyan etmek için, ya da cemaata, meşakkat olmadığını bildiği içindir. C ü b e y r bin M u t' i m ' in (832 nolu) hadisinde, Peygamber (Şallallahü Aleyhi ve Sellem)'in Tür sûresini bir defadan fazla okuduğuna dâir bir delil yoktur. Buhârî, Ebû Dâvûd ve N e s â î' -nin rivayet ettikleri Zeyd bin Sabit (Radıyallâhü anh) 'in hadîsinden Mervân bin el-Hakem'ûı, akşam namaz­larında hep Kısar bölümündeki sûreleri okuması üzerine Zeyd bin Sabit (Radıyallâhü anh) müdâhale ederek Peygamber (Şal­lallahü Aleyhive Sellem) 'in Tıvâl bölümündeki sürelerden daha uzun olan A'râf ve En'âm sûrelerini okuduğunu bildirmiştir. Eğer M e r v â n'm, Peygamber (Şallallahü Aleyhive SellemJ'in akşam namazında dâima kısa sûreleri okuduğuna dâir bir bilgisi olmuş ol­saydı, Zeyd bin Sabit (Radıyallâhü anh) 'in müdâhalesi­ne karşı cevab verecekti. Şunu da belirtelim ki: Zeyd bin Sa­bit (Radıyallâhü anh). Peygamber (Şallallahü Aleyhi ve SellemJ'in akşam namazında dâima uzun sûreleri okuduğunu kasdetmemiştir.» der.

Hangi namazda, hangi bölümdeki sûreleri okumak evlâdır?

1 - Hanefiler'e göre sabah ve öğle namazlarında Tıvâl; ikindi ve yatsı namazlarında Evsât ve akşam namazlarında Kısar bö­lümlerinden sûreler okunmalıdır.

2 - Şâfiîler'e göre de durum H a n e f î 1 e r gibidir. Yalnız Cuma günü sabah namazının ilk rek'atinde Secde sûresini ve ikinci rek'atinde El-İnsân süresini okumak sünnet­tir. Hanefi ve Şafii mezheblerine göre öğle namazında okunacak süreler, sabah namazında okunacak sûreleı-den biraz kısa olmalıdır.

3 - Mâlikîler'e göre sabah ve öğle namazlarında Tıvâl; ikindi ve akşam namazlarında Kısar ve yatsı namazında Evsât bölüm­lerindeki süreler okunmalıdır. Bunlara göre bunun hükmü sünnet değil mendubluktur.

4 - Hanbeliler'e göre sabah namazında Tıvâl, akşam

namazında Kısar ve öğle, ikindi ile yatsı namazlarında Evsât bölüm­lerindeki süreler okunmalıdır. [46]

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Misafir
Misafir



MesajKonu: Geri: NAMAZ LAYIKI BÖLÜMÜ   Salı Mayıs 04, 2010 1:51 pm

10 - Yatsı Namazındaki Kıraat Babı





834) Berâ' bin Âzib (Radtyallâkü

Ben, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in, (o namazın bir rek'atinde (sûresini) okuduğunu İşittim, demiştir."



835) Herâ" hin Azih (Radıyallâhü anh)'(\en rivayet edildiğine yöre yukarıdaki hadisin mislini söylemiş ve bu arada sunu da söylemiştir :

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) den güzel sesli yahut kırâatlı [47] hiç bir insanı dinlemiş değilim."



836) Câbir (Radtyatlâhü anh)\\ex\ rivayet edildiğine «(üre: Muâz bin Cebel (Radıyallâhü anh) arkadaşlarına yatsı namazını kıldırdı da onlara namazı uzattı.(Durum, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'e iletilince) Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel-lem) (Muâz'a) :

*(Halka imamlık ettiğin zaman) Şems, A'lâ, Leyi ve Alâk süre­lerini oku.- buyurmuştur. [48]



İzahı





Berâ' bin Âzib (Radıyallâhü anh) in hadisini Buhâ-r î, Müslim ve diğer Kütüb-i Sitte sahibleri de rivayet etmiş­lerdir.

Câbir (Radıyallâhü anh) in hadisini ise Buhâri, Müs­lim ve N e s â i de rivayet etmişlerdir.

Buhâri ve Müslim'in Berâ' (Radıyallâhü anh) 'dan olan rivayetlerinde Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile be­raber kıldığı yatsı namazı, bir yolculuk esnasındaymış ve Tin sû­resinin bir rek'atte okunduğu belirtilmiştir.

İsmâiIi' nin rivayetinde, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in sefer hâlindeki söz konusu yatsı namazını iki rekat ola­rak kıldırdığı bildirilmiştir.

N e s â i ' nin rivayetinde T i n sûresinin İlk rek'atte okundu­ğu tasrih edilmiştir.

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in yatsı namazında Kı­sar bölümündeki sûreyi okumasının sebebinin, yolculuk hâli olması kuvvetle muhtemeldir.

Câbir (Radıyallâhü anh)'in Müslim1 deki rivayeti meâ-len şöyledir:

"Muâz (Radıyallâhü anh), Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel-tem) ile beraber namaz kılar, sonra kavmine vararak onlara namaz kıldırirdı. Bir gece. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile be­raber yatsıyı kıldıktan sonra kavmine varıp, onlara namaz kıldırdı ve Bakara sûresini okumaya başladı. Bu arada adamın birisi dönüp selâm verdi. Sonra kendi kendine namaz kılıp gitti. Bilâhere cemâat ona: Ey Falan! Sen, münafık mı oidun? diye takıldılar. Adam: Ha­yır vallahi. Ben Resûhıllah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) e behemhal gidip onu haberdar edeceğim, dedi. Sonra, adam Peygamber (Sallal­lahü Aleyhi ve Sellem) e gelerek: Yâ Resûlallah! Biz su taşıyan de­velere sahibiz. Gündüz çalışırız. Muâz (Radıyallâhü anh), Seninle beraber yatsıyı kılmış. Sonra (yanımıza) gelerek bize yatsıyı kıldır­maya başlayınca Bakara sûresini tutturdu..., dedi. Bunun üzerine Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Muâz (Radıyallâhü anh)'a dö­nerek :

«Yâ Muâz! Sen fitneye sebep olmak mı istiyorsun? Şu sûreyi oku. Falan sûreyi oku.» buyurdu.

Buraya mealini aldığımız M ü s 1 i m'in rivayetinden çıkarılan Fı­kıh hükümleri ve cemaatla namaz kılan kimsenin, ikinci defa aynı na­mazı cemaatla kılması hususundaki âlimlerin görüşleri, geniş izahat ister. Müellifin rivayeti kısadır. M ü s 1 i m ' in rivayeti, kitabımı­zın dışında mütalaa edilebildiği için, bu konudaki izahattan sarf-ı na­zar ettik. [49]



11 - İmamın Arkasında İken Okumak Babı





837) Ubade bin es-Sânıit (Radtyallâhü anh)\\ex\ rivayet edildİRUie «öre: Peygamber (Sallallahü Aleyhi m<• ScMeın) şöyle buyurdu, demiştir :

«Namazda Fatiha (sûresini) okumayanın hiç bir namazı yoktur. [50]



İzahı





Bu hadis, Kütüb-i Sitte sahiblerinin hepsi tarafından rivayet edil­miştir.

Ebû Davud'un süneninin «Namazında Fatihayı terkeden bâbı-nda el-Menhel şöyle der :

«Hadîsteki «Namaz» kelimesi, lügattaki mânası olan duada kul­lanılmamış olup şer'i mânası olan özel ibâdette kullanılmıştır. Çün­kü Şâri-i Hakim, kelimelerin lügat mânalarını anlatmak için değil dini mânâlarını tanıtmak için gönderilmiştir. Bu nedenle onun sözleri dâima ıstılâhi mânâya yorumlanır. Şu halde hadîsin anlamı şudur: «Namazda Fatiha sûresini okumayanın şeriata uygun hiç bir namazı yoktur.» Yâni Fatiha sûresini okumadan kıldığı na­maz, şer'an namaz anlamını taşımaz. Hâl böyle olunca:

Hadiste «Sıhhatli» veya «Yeterli» yahut «Mükemmel» kelimesini takdir ederek meali şöyledir, diye bir tevile hacet yoktur.

«...okumayanın (sıhhatli) hiç bir namazı...» veya, «...okumayanın (yeterli) hiç bir...» yahut, «...okumayanın (mükemmel) hiç bir...»

Faraza: «Namaz yoktur» denemezse, o zaman cümlenin hakîki mânâsına en yakın olan mecazî mânâsı seçilir. Yâni «Sıhhatli» veya «Yeterli» kelimesi takdir edilir. Ve meal şöyle olur:

«Namazda Fatiha (sûresini) okumayanın (sıhhatli) hiç bir nama­zı yoktur.» veya: «...okumayanın (yeterli) hiç.*.»

Hadîste «Mükemmel» kelimesi takdir edilmekle hakiki mânâya en uzak olan mecazî mânâ alınamaz. Çünkü daha yakın mânâyı al­mak mümkündür.

Diğer taraftan «...sıhhatli (veya) yeterli namaz yoktur.» denilin­ce «...mükemmel namaz yoktur» mânâsı da ifâde edilmiş olur. Fakat -. mükemmel namaz yoktur.» denilirse «...sıhhatli namaz yoktur»

mânâsı ifâde edilmiş olamaz. Zira bir namaz mükemmel olmamak­la beraber sıhhatli ve yeterli olabilir.

Hadis; yukarıda anlatıldığı gibi namazda Fatiha okuma­yanın namazının şer'î bir namaz sayılamayacağına ve sahih olmadı­ğına delâlet eder. [51]



Namazda Fatiha Okumak Farz Mı?





1 - İbnü'l-Münzir'in nakline göre Ömer, Osman bin Ebi'l-As, İbn-i Abbâs, Ebû Hüreyre ve Ebû Said-i Hudri (Radıyallâhü anhüm) :

«Namazda Fatiha okumak farzdır, onun yerine başka sûreler ve âyetler okumak kâfi gelmez. Ancak onu okumaya gücü yetmeyenin, başka âyetler okuması caizdir.» demişlerdir.

Sahâbilerle tabiilerin ve onlardan seyir a gplen âlimlerin cumhu­runun kavli budur. Mâlik, Şafiî ve A,h med bin Han-b e 1' in mezhebleri de budur.

Şer'i namazın oluşması için Fatiha sûresinin okunmasının gerekliliğine delâlet eden delillerden birisi de Darekutnî' nin Ubâde bin es-Samît (Radıyallâhü anhJ'den rivayet et­tiği şu hadistir:

«Namazda Fatiha okumayan adamın kıldığı namaz yeterli değil­dir.» Darekutni bunun isnadının sahih olduğunu söylemiştir.

Başka bir delil de İbn-i Huzeyme' nin, kendi sahihin­de Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anhî'den rivayet efctiği şu hadîstir. «de Fatiha okunmayan namaz yeterli değildir.»

2 - Hanefî âlimlerine göre namazda Fatiha okumak farz değildir. Kur'an-ı Kerim'in her hangi bir âyetini okumak farzdır. F â t i h a' yi okumak ise vâcibtir. Onlar: Fa­tiha' nin okunmasının gerekliliği âhâd hadîsi ile sabittir. Âhâd hadîsi ile sabit olan bir şey farz olmaz, vâcib olur. Onsuz namaz sa­hihtir. Fakat F â t i- h a' yi terkeden kişi günah işlemiş olur, de-

mislerdir. Delilleri ise; *Artık Kur'an'dan ko­lay geleni okuyun» [52] âyetidir.

Hanefî âlimleri: Âyet, kolay olanın okunmasının istendiğini kesinlikle belirtiyor. Bunda bir muhayyerlik vardır. Yâni namaz kı­lan kişi serbesttir. Kur'an-ı Kerîm'in neresini okumak ona kolay geliyorsa orayı okuyabilir. Eğer F â t i h a ' yi okumak far?, olsaydı, muhayyerlik hükmünün mensuh olması gerekecekti. Halbuki kafi delil olan mezkûr âyet zanni delil olan âhâd hadîsi ile mensûh olmaz, demişlerdir.

Onların bir delili de Buharı ve Müslim" in Ebû Hü­re y re (Radıyallâhü anh)'den merfu olarak rivayet ettikleri ve na­mazı hatalı kılan zâta Peygamber (Sallallahü Aleyhi veSellem)'in na­ma? tarifine ait hadîsinde şöyle buyurulmuş olan ifâdedir: sonra Kuran belleyip okuyabildi­ğini oku.

Bu âyeti delil gösteren Hanefi âlimleri : Hürmet bakımın dan K u r' a n ' in bütün sûreleri eşittir. Nitekim cünüb adam hiç bir âyetini okuyamaz. Abdestsiz kimse mushafın hiç bir yerini elleyemez, demişlerdir. Onlara göre hadisten maksad, Fatiha okumayanın namazının sahih olmadığı değil, mükemmel olmadığını bildirmektir. [53]


Cumhurun Hanefi Âlimlerine Cevâbı





âyeti farz namazdaki kıraat miktarı hakkın

da değil, gece namazı hakkındadır. Yâni geceleyin kolayınıza gelen namazı kılınız.

Kati delil, zanni delil ile mensuh olmaz. Halbuki eğer F â t i h a ' yi okumak farzdır, dense, âyetle getirilmiş olan muhayyerlik mensuh olur.» şeklindeki gerekçeye gelince bu da vârid değildir. Çünkü nesih durumu yoktur. Itlak ve takyid vardır. Yâni âyet mut­laktır. Hadis onu takyid etmiş olur. İbham ve tefsir kabilindendir, demek de mümkündür

Namazını hatalı kılan /tifa Peygamber (Sallailahü Aleyhi ve Sel-lem) in; jlyül ]y» cSjla J^J U İyi emri mücmel olup. Fatiha' mn okunmasını emreden hadislerle açıklanmıştır. Üstelik, Ebû D â -v ü rl . A ti m e d bin Hanbel ve t b n - i H i b b â n ' m rivayetlerinde Peygamber (Sallailahü Aleyhi ve Sellem)'in o adama :

«Sonra Ummü'l-Kur'an'ı oku- buyurduğu bildiril­miştir,

Kuran sûrelerinin hürmet bakımından eşit olması namaz­da okunmalarının yeterliliği yönünden de eşit olmasını gerektirmez. Kaldı ki Fatiha' nın okunmasının gerekliliği sahih hadislerle

sabittir.

Hadisteki : »...namazı yoktur.» cümlesindeki olumsuzluğun nama­zın mükemmelliğine âit olmayıp namazın aslına ve sıhhatına âit ol­duğu hususu yukarıda anlatılmıştır.

El-Menhel yazarı, -Namazında kıraati terkedenin bâbı-nda cum­hurun görüşünü ve Hanefi âlimlerinin görüşünü yukarıda an­lattığım şekilde naklettikten sonra şöyle der :

-Yukarıda verilen malûmattan bilmiş oldun ki Fatiha sû­resini okumanın namazın rükünlerinden sayılması ve onsuz kılman namazın sahih olmaması kavli kuvvetlidir. [54]



Fatiha Her Rek'atte Farz Mı?





Namazda Fatiha okumak farzdır, diyen âlimler bu husus­ta ihtilâf etmişlerdir:

1 - Şafii, Ahmed bin Hanbel, Evzâi, Ebû Sevr, Ali ve Cabir'e göre imam ve tek başına namaz kı­lanın bütün rek'ailrrdo Fatiha okumaları farzdır. Mâliki âlimlerinin sahih kavli de budur. (İmama uyan kimse hakkındaki ayrıntılı bilgi bundun sunraki bâbta verilecektir.)

Delilleri:

I. Namazını hatalı kılan zâta Peygamber (Sallailahü Aleyhi ve Seliem), namazı târıf ederken ilk rek'atte yapılacak şeyleri anlattık-

tan sonra : = -Sonra namazının her rek'-

atinde, onları (anlatılanları) yap.- buyurmuştur. Bunu Buhâri

rivayet etmiştir.

II. Buhâri ve Ahmed'in Mâlik bin el-Huvey-r ı s (Radıyallâhü anhJ'den merfü olarak rivayet ettikleri:

-Benim namaz kılışımı gördüğünüz gibi

namaz kılınız» hadisidir. Peygamber (Sallailahü Aleyhi ve Seliem) in her rek'atte Fatiha okuduğu bilinmektedir.

III. Müslim'in Ebû Katâde (Radıyallâhü anhJ'den rivayet ettiği;

- Resul ullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) öğle ve ikindinin ilk iki rekatlarında Fatiha'yi okurdu ve (Fâtiha'dan sonra okuduğu) âyeti zaman zaman bize duyururdu. Son iki rek'atte Fatiha okurdu.>

2 - Hasanı Basri, Dâvûd ve İshak'a göre, namazın her hangi bir rek'atinde Fatiha ve ondan sonra K u r' a n ' dan bir parça okumak vacibin yerine getirilmesi için kâfidir. Bir rek'atta Fatiha, başka bir rek'atta da âyetler oku­mak yine vacibin ifâsı için yeterli sayılır.

Bunların delili de Ubâde (Radıyallâhü anhJ'ın (837 nolu) hadisidir. Bunlar: 'Hadiste namazda Fatiha okunması emre­dilmiştir. Bir defa okununca emir yerine getirilmiş olur. Her rek'atte okunması gerekir, diye başka bir delil varsa ona dönülür, demişler­dir.

Bu görüşe şöyle cevab verilir:

Yukarıda beyan edilen deliller, her rek'atta Fatiha okuma­nın gerekliliğine delâlet ederler.

3 - Zeyd bin Ali ve en-Nasır'a göre ilk iki rek'atta Fatiha okumak farzdır. Son iki rek'atta Fatiha yerine başka âyetler okumak veya tesbihat yapmak da caizdir.

Ebû Hanife1 nin görüşü bu görüşe benzer. Şu farkla ki, Ebû Hanîfe'ye göre ilk iki rek'atta kıraat farzdır. Fatiha okumak farz değil vâcibtir. Yâni Fatiha okunmayıp başka sû­re veya âyetler okunursa farz yerine getirilmiş olur. Sadece vâcib terk edilmiş olur.

Zeyd bin Ali ve en-Nasır'ın delili: Ali bin E b i T â I i b (Radıyallâhü anh)'ın ilk iki rek'atte kıraat ettiğine ve son iki rek'atta tesbihat yaptığına dâir rivayet olunan hadîstir. Halbuki bu hadîs zayıftır. Çünkü el-Hâris e 1-A'v e r'in rivayetinden gelmedir. Bu adam hadis hafızları yanında zayıflıkla meşhur bir kezzabtır.

Bunların ikinci delili de Hanefi âlimlerinin gösterdikleri âyetidir. Bu âyetin delil olup olmayacağı hak­kında yukarıda yeterli bilgi verilmiştir.»



838) Ebü's-Sâib [55] (Radtyallâhü anh)'den rivayet edildiğine göre kendisi Ebû Hüreyre (Radtyallâhü anh))den şunu îşitmİştir: Hesûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Kim, içinde Fatiha okumadığı bir namaz kılarsa o namaz nok­sandır, tamam değildir.» buyurmuştur. Ben:

«Yâ Ebâ Hüreyrel Şüphesiz ki ben zaman zaman imamın arka­sında olurum.» dedim. Bunun üzerine Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh), kolumu tutup bastırdı ve :

«Yâ Fârislit Fatihayı gizli oku.» diye cevap verdi. [56]



İzahı





Bu hadîsi, Mâlik, Ahmed, Müslim, Ebû Dâ­vûd, Nesii ve Tirmizî de rivayet etmişlerdir. Rivayet­lerin çoğunda Fatiha süresinin âyetleri ve ifâde ettikleri yüce özelliklere de işaret vardır. Ve hadîs metni uzuncadır.

El-Menhel yazarı şöyle der:

«Hadiste 'Salât = Namaz' kelimesi mutlak geçtiği için farz ve nafile bütün namazlara şümullüdür. Dârekutnî' nin Abdul­lah bin Amr bin el-As (Radıyallâhü anhüm) 'dan rivayet ettiği : - «Kim farz veya nafile namaz kılarsa içinde Fatihayı okusun.» Hadisi bu şümulü te'yid eder.

Hadiste geçen : = «ÜmmÜ'l-Kitab» lafzı Fatiha'-nın isimlerinden birisidir Bu lafzın mânâsı: «Kur'ân-ı Kerîm'in ana­sı- demektir. F â t i h a ' ya bu adın verilmesinin sebebi, Kur'-a n -1 K e r i m ' in ana maksadlarının F a t i h a ' da toplanmış olmasıdır. Şöyle ki; F â t i h a ' da Allah Teâlâ'ya lâyıkı veçhile hamd ve sena, ilâhi emir ve yasağa itaat, uhrevi mükâfat ve ceza, dünya ve âhiret halleri, hidâyet yolundakilere övgü ve sapıkları zem etmek gibi önemli maksatlar yer almıştır

Hidâc : Noksanlıktır =-tam değildir.- lafzı Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel-

lem) in buyruğundan olup 'Hidac'ın açıklamasıdır. Râvinin sözü ola­bilir. Bu takdirde hadise müdrectir

Bu hadis, imam, münferid ve imamın arkasında nama?, kılana şümullüdür.

Hadis, namazda Fatiha okumak farzdır, diyen cumhur için bir delildir.

Bâzı âlimler: Hadis, içinde Fatiha okunmayan namazın noksan olduğunu bildirmiş, noksanlık ise namazın bozulmasını gerek­tirmez, demişlerdir. Eğer bu noksanlığın namazın ifsadını gerektir­diğine delâlet eden bir alâmet ve delil bulunmasaydı, bunların dedi ği doğru olurdu. Fakat Dârekutnî' nin rivayet etmiş olduğu ve bir önceki hadisin izahında geçen hadîs, bu noksanlıkla kılınan namazın yeterli olmadığını belirtmiştir.

İbn-i Abdil-Berr: 'Namazda Fatiha okumanın vâcib olmadığını söyleyenler, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel-lem)'in -Noksandır.» ifâdesi F â t i h a' sız kılınan namazın câiz-liğine delâlet eder. Ve noksan olan namaz caizdir, demişlerdir. Bu söz hatâhdır. Çünkü noksan olan bir şey tamamlanmış sayılmaz. Na­mazını tamamlamadan çıkan bir kimsenin yeniden ve tam olarak kıl­ması gerekir. Bu itibarla noksanlığını itiraf ettiği halde, caiz oldu ğunu iddia edenlerin iddialarını ispatlayıcı delil göstermeleri gere­kir', demiştir.

(EI-Menhel yazan e 1 - B â c İ' den de Ibn-i Abdil-Berr ' in sözüne benzer bir nakil yapmıştır.)

Ebü's-Sâib: «Ben zaman zaman imamın arkasında olurum»

sözü ile şunu demek istiyor: 'Ben imama uyduğum zaman Fatiha'yı okuyacak mıyım?'

Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh), cevabı dikkatle dinle­mesini saplamak maksadıyla E b ü's-S â i b'in kolunu tutup

bastırmış, ve:

«Ey Fârisî! Fâtiha'yı gizli oku- diye cevab vermiştir.İmama uyan kimse, gizli ve açık bilumum namazlarda Fatiha okur. diyen Ş â t i i için bu hadîs delildir.



839) Ebû Saîd-i Hudrî (R attı yat lâhü anh) den:

Şöyle demiştir: ResuluHah (Sallallahü Aleyhi ve Sel|em) bu­yurdu ki:

«Farz veya diğer namazların her rekaünde Fâtiha'yı ve bir sû­reyi okumayanın hiç bir namazı yoktur.[57]



İzahı





Notta belirtildiği gibi Kütüb-i Sitte sahihlerinden yalnız müellifin rivayet ettiği bu hadisi tbn-i Hibbân da rivayet etmiş ve oradaki senedde Ebû Nadra' nın râvisi Ebû Süfyân'in yerine Katâde bulunmaktadır Şu halde oradaki sened zayıf değildir.

Ebû D â v û d da «Namazında kıraati bırakanın babı-n d a

K a t â d e' nin Ebü Nadra vasıtasıyla Ebû S a î d - i H u d r î (Radıyallâhü anh)'den şu hadisi rivayet etmiştir. (Namazda) Fatihayı ve (ondan sonra Kur'an'dan) kolay gelen bir şeyi okumakla emrolunduk.»

El-Menhel'de şöyle deniliyor:

«Hadîsin mânâsı şudur:

«Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) namazda Fatiha oku­mamızı emretti.» Şu halde hadis, namazda F â t i h a' yi okumanın vücûbuna delâlet eder.

' nin mânâsı da :

'Besûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Fatihadan sonra Kur'­an'dan, kolay bir şey okumamızı emretti.' demektir. Cumhura göre bu emir sabahın iki rek'atı ile diğer dört vakit namazının ilk iki rek'at-lanna mahsustur. Dört rek'atlı namazların son iki rek'atlarında ve akşamın son rek'atmda yalnız Fatiha okunur.

Sûre okumakla ilgili emir cumhura göre sünnete yorumlanır. Delilleri de Ubâde bin es-Sâmit (Radıyallâhü anhVin bu bâbta rivayet olunan (837 nolu) hadîsi ve benzeri hadislerdir. Çünkü bu hadisler namazın sıhhati için Fatiha okumayı ge­rekli kılmışlar, başka âyet veya sûre okumayı gerekli kılmamışlar-dır. [58]



Zammı Sûre Gerekir Mi ?





Ömer bin el-Hattab, oğlu Abdullah, Osman bin Ebi'l-As, Hanefiler ve Mâlik1 in bâzı arka­daşları (Radıyallâhü anhüm), Fatiha ile beraber Kur'an1-dan bir şey okumayı vâcib görmüşlerdir. Bâzıları üç âyet, bâzıları uzunca bir âyet kadar okunmalıdır, diye bir ölçü vermişler ise de bu ölçü için bir delil yoktur. Çünkü hadis, K u r' a n ' dan bir şey okumayı hükme bağlamıştır. En kısa âyete de Kuran denir.»



840) Aişe (Radtyallâhü anhâ/den :

Şöyle demiştir: Ben, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den şöyle buyururken işittim:

«İçinde Fatiha okunmayan her namaz noksandır. [59]



İzahı





Bu hadîsi B u h â r i, Cüz'ül-Kıraa'da, Ahmed, Tahavî ve Beyhakî de rivayet etmişlerdir.

Tuhfe yazarı; bu hadis de imam, münferid ve imamın arkasında namaz kılanlara şâmildir. Hepsinin Fatiha okumasının gerekli­liğine delâlet eder, demiştir.

Hadîste: «.:.Her namaz...» Duyurulduğu için bu hükmün farz ve nafile bil'umum namazları kapsadığı anlaşılır.



841) Amr bin Şuayb'm dedesi (Abdullah bin Amr bin el-As (Radt­yallâhü anhümyâen rivayet edildiğine göre şöyle demiştir :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki t «İçinde Fatiha okunmayan her namaz noksandır, her namaz nok­sandır.Zevftid'de, isnadının hasen olduğu bildirilmiştir. [60]



İzahı





Bu hadîsin metni bir önceki hadisin metnine benzer. Bu da farz ve nâlile bilûmum namazlarda Fatiha1 mn okunmasının gerekliliğine delâlet eder. Keza : «Her namaz...» buyurulduğu için ister imamın arkasında, ister imam veya münferid olarak kılınsın hepsin­de hüküm aynıdır.

Bu hadisi, Buhari Kıraat cüz'ünde, Beyhaki ve D â r e k u t n i de rivnvnl etmişlerdir,



842) Ebu’d Derdâ (Ratltyallâhii

'İmam okuduğu halde ben (de) okuyacağım (mı)?' demiş. Ebü'd Derdâ demiştir ki: 'Bir adam, her namazda okumak var mı?' diye Re-sûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) e (soru) sordu. Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de;

«Evet! (Her namazda okumak vardır.)» buyurdu. Bunun üzerine kavimden bir zât: 'Bu, vâcib oldu." dedi. [61]



İzahı





Zevâid yazarı: İsnaddaki Muâviye bin Yahya es S a d a f i zayıf olduğundan isnad zayıftır, demiştir. Fakat N e s â i , başka bir senedle rivayet etmiştir. Oradaki metin şöyledir : Kesir bin Mürre e I - H a d r a m i ' den ri.vâyet edildiğine göre, kendisi Ebü'd-Derdâ (Radıyallâhü anh) 'den şunu işittim, de­miştir :

«Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) e : Her namazda kıraat var mı? diye soruldu. Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) : «Evet!» buyurdu. (Bunun üzerine) EnâAr'dan bir adam : Bu kıraat vâcib oldu dedi.»

Ebü'd-Derdâ (Radıyallâhü anh) bunu söyledikten sonra bana döndü. Ben cemâat içinde ona en yakın bir yerde oturmuştum. Şöyle dedi: «İmam cemaata namaz kıldırdığı zaman, onun kıraati bence hepsi için yeterdir. Ben böyle bilirim.»

N e s â i" nin rivayetinden anlaşıldığına göre imamın arkasın­da namaz kılındığı zaman Ebü'd-Derdâ (Radıyallâhü anh)'a göre imamın kıraati cemâat için de kâfidir. Bu takdire göre Peygam­ber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) e sorulan soru, imamın arkasında kılınan namaza âit değildir, cevabta soruya uygun yorumlanır. Yâ­ni imam ve münferid kıraat etmek zorundadır. İmamın arkasındaki cemâat için bu zorunluluk yoktur.

Müellifin rivayetine göre soru sahibi imamın arkasında iken kı­raat edip etmeyeceğini Ebü'd-Derdâ (Radıyallâhü anh)'a sormuş o da Peygamber (Sallallahü Aleyhive Sellem) e:

Her namazda kıraat var mı? diye sorulan soruya: Peygamber

(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) : «Evet!- buyurmuştur. Orada bulunan bir zât da t «Kıraat vâcib oldu.» demiştir.

Bu rivayete göre Ebü'd-Derdâ (Radıyallâhü anh) imama uyan kişinin kıraat etmesinin gerekliliğine hükmetmiş olur.

Müellifin isnadının zayıflığını yukarda naklettik.

Sindi: «Bu vâcib oldu.» cümlesinin mânâsı: «Her namazda

kıraatin varlığına âit hüküm sabit oldu.- demektir, der.



843) Câbir hin Abdillah (Radıyallâhü anhümâ)'âan rivayet edildiğine yöre şöyle demiştir :

Biz imamın arkasında öğle ve ikindi namazlarının ilk iki rekat lerinde Fatiha ve bir sûre: son iki rek'atlerinde Fatiha okurduk.[62]



İzahı





S i n d î' den anlaşıldığına göre bu hadîs Zevâİd 'dendir. S i n-d i, notta verilen bilgiyi Zevâid'den naklettikten sonra şöyle der :

«Hadîs, mevkuf olmakla beraber, merfü hükmündedir, denilebi­lir. (Çünkü bir sahâbînin 'Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hayatta iken biz şöyle ederdik.' ve benzerî mevkuf hadîsler, merfû hükmündedfr. Burada ise, sahâbî; «Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hayatta iken» ifâdesini kullanmamıştır. Ama : «Biz şöyle eder­dik.» ifâdesinin zahiri, yine Efendimizin devrine işaret gibidir Bu sebeble, Sindi, böyle demiştir.)

Şöyle bir ihtimal de vardır: Sahâbîler, bu bâbta vârid olan ha­dislerin umumîliğinden mezkûr hükmü almışlardır. Bu takdirde on­ların uygulaması hadîsin merfûluğuna delâlet etmez.

Bir de şu vardır: C â b i r (Radıyallâhü anh)'in bu hadîsi ile (850 nolu) hadîsi arasında bir çelişki vardır. Çünkü orada : 'ima­mın kıraati, kendisine uyanların kıraatidir.' demiştir. Buradaki ha­dîs, oradaki hadîse tercih edilir. Çünkü oradaki hadisin isnadı za­yıftır. En az şöyle denilebilir. Bu hadîs o hadîsten kuvvetlidir.

Hadîs, imamın arkasında öğle ve ikindi namazlarını kılan kim­senin bütün rek'atlerinde F â t i ha okuyacağına hükmeder. M â -lik, tbnü'l-Mübârek, İ s h a k ve Zühri için de-İîl sayılır. Keza bütün namazların her rek'atinde Fatiha oku­nur diyen Şafii'ler, Evzâi, Mekhûl, Ebû Sevr veı Nasır için bir bakıma delil sayılabilir.

Hadîs, mezkûr namazların ilk iki rek'atlerinde Fatiha' dan sonra sûre okumanın meşruluğuna delâlet eder.

İmamın arkasında iken Fatiha ve sûre okumak hususun­daki âlimlerin görüşlerini, onüçüncü bâbtaki hadîslerin izahını ya­parken nakledeceğim. [63]


12 - İmamın İki Sektesi [64] Babı





844) Semure hin Cündüb [65] (Radıyallâhü anh)'âen; Şöyle demiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) den bellediğim iki sek­te vardır. İmrân bin el-Husayn (Radıyallâhü anh) bunu kabul etmedi. Bunun üzerine, biz Medine'de bulunan Übeyy bin Ka'b (Radıyallâhü anh) a mektub yazarak durumu sorduk. Übeyy (Radıyallâhü anh), Semure (Radıyallâhü anh) in Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) den alınanı iyice hıfzettiğini, yazılı cevabla bildirdi.

Râvi Said demiştir ki: Biz, bu iki sekteyi (yer bakımından) Ka-tâde'ye sorduk. Katâde dedi ki: Adam namaza girdiği zaman ve ki râattan boşaldığı zaman' Katâde daha sonra dedi ki: 'Ve okuduğu zaman'

Râvi demiştir ki: Onlar imamın kırâattan boşaldığı zaman, ne­fes alıncaya kadar sekte yapmasından hoşlanırlardı."



845) Hasan(-i Basrî)[66] (Radtyallâhü anh)'den rivayet edildiği­ne göre: Semûre (bin Cündüb) (Radtyallâhü anh)'ün şöyle dediğini söylemiş­tir:

Ben, kırâattan önce bir sekte ve rüku' zamanı bir sekte olmak üzere namazda iki sekteyi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'-den hıfzettim/ İmrân bin el-Husayn (Radıyallâhü anh), onun bu sö­zünü kabul etmedi. Bunun üzerine (durumu) Medine'ye, Übeyy bin Ka*b (Radıyallâhü anh)'a yazdılar. Übeyy (Radıyallâhü anh), Semû­re (Radıyallâhü anh)'ı tasdik etti. [67]



İzahı





Semûre bin Cündüb (Radıyallâhü anh) 'ün ilk hadîs metnini Tirmizi ve Ebû Dâvüd da rivayet etmişler­dir.

Semûre (Radıyallâhü anh)'in hadisinin ikinci metnini Ebû Dâvûd ve Dârekutnî de rivayet etmişlerdir. Babın baş­lığında ve hadîste geçen 'Sekte'den maksad, susmak değil, açıktan okumaya ara vermektir. Çünkü vârid olan rivayetler, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in, sekte yaptığında duâ ile meşgul ol­duğunu te'yid ederler.

EI-Menhel yazarı sektelerle ilgili rivayet olunan müteaddit me­tinlerin açıklaması ile ilgili olarak aşağıdaki malûmatı vermiştir:

S e m û r e (Radıyallâhü anh), bâzı rivayetlerde belirtildiği gi­bi bu sekteleri Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'den hıfzet-miştir. Birinci sekte, AUahu Ekber diyerek namaza girildiğinde he­nüz kırâata başlanmadan yapılırdı. Bu sekte, biraz uzunca idi. Çün­kü bu sekte esnasında Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), vâ-rid olan duâ ile meşgul olurdu. îkinci sekte, kırâattan sonra ve rükûa varmak için tekbir alınmadan önce yapılırdı. Bu sekte hafifti. Çün­kü kıraat ile rükû" tekbiri arasında bir fasıla verinceye ve nefes alın­caya kadardı

Ümran bin Husayn (Radıyallâhü anh), T i r m i z î' -nin rivayetinde belirtildiği gibi Semûre bin Cündüb (Radıyallâhü anh) e : Biz bir sekteyi hıfzettik, diyerek iki sekte olu­şunu kabul etmemiş, bunun üzerine Medine-i Münevvere'-de bulunan Ü b e y y (Radıyallâhü anh)'e yazdıkları mektubta, Semûre (Radıyallâhü anh)'nin anlattığı husus hakkında bilgi istemişler; Ü b e y y (Radıyallâhü anh) de Semûre (Radıyal-lâhü anh)'yi tasdik etmiştir.

(845 nolu) Hadise göre sektelerin birincisi kırâata başlamadan öncedir, ikincisi de rükû' tekbirinden öncedir.

844 nolu) Hadisin sonunda râvî S a i d' in sorusu üzerine K a -t â d e (Radıyallâhü anh)'nin verdiği cevâba göre birinci sekte, di­ğer rivayette olduğu gibi kırâattan öncedir. İkincisi de hadîsin za­hirine göre yine kıraat bittikten sonra ve rüku' tekbirinden öncedir. Fakat K a t â d e (Radıyallâhü anh) :

«Bu arada Fatiha bittiği zaman sekte olur.» demiştir. Katâde (Radıyallâhü anh)'nin sözü iki mânâya muhtemeldir:

1 - Katâde (Radıyallâhü anhî, kırâattan önce ve sonra olmak üzere iki sekte mahallini bildirdikten sonra, üçüncü bir sekte mahallinin de bulunduğunu haber vermek istemiş ve bunun yerinin de Fatiha ile sûre arasında olduğunu belirtmiştir.

2 - Katâde (Radıyallâhü anh), ikinci sekte mahallinin. Fatiha kıraati bitiminde olduğunu kasdetmiş ve bu maksadını;i okuduğu zaman, demekle açıklamıştır.

Ebû Dâvûd, namazdaki sekteler hadîsini müteaddit yollar­dan rivayet etmiştir. Bir rivayette :

«Sektelerden birisi, taharrüm tekbiri alındığı zaman, diğeri de Fatiha ve sûre kıraatinin bittiği zamandır.» denilmiştir. Başka bir riyâyette: -İkinci sektenin yeri. Fatiha bittiği zamandır, denilmiştir Uçuncu bir rivayet, (844 nolu) rivayetimize benzer. Yukarıda işaret edildiği gibi bu rivayet, sekte sayısının üçe çıkarıldığına muhtemel­dir. Birincisi taharrüm tekbirinden sonradır, ikincisi Fatiha ile sûre arasındadır. Üçüncüsü de sûre bittikten sonradır.

Bu rivayetlerin arasını şöyle bulmak mümkündür:

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) namazda üç sekte ya­pardı. Birincisi taharrüm tekbirinden sonra, ikincisi F â t i h a ' dan sonra, üçüncüsü sûreden sonra idi. S e m û r e (Radıyallâhü anh) bir defasında sektelerin bir kısmını haber vermiş, bir başka zaman diğerlerini bildirmiştir. Ibn-i Ebi Şeybe (Rad.yallâhü anh)1-nın kendi kitabında e 1 - H a s a n (Radıyallâhü anh)'dan rivayet ettiği şu hadis, bu uzlaşmayı teyid eder :

-Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in üç sektesi vardı i İftitah tekbirini aldığı zaman. Fatihaya başlayıncaya kadar; Fâtiha'yt bitirdiği zaman, sûreye başlayıncaya kadar ve sûreyi bitirdiği zaman rükû yapıncaya kadar (olan zamanlarda) idi.»

Âlimlerin, bu husustaki görüşleri:

Şafii, Ahmed bin Hanbel, Evzâi ve tshak, namazda üç sektenin müstahab olduğuna hükmetmişlerdir:

Birinci sekte, taharrüm tekbirinden sonra yapılır. O esnada ifti­tah duası okunur. Bu sekte, imam, ona uyan ve tek başına namaz kılan için müstehabtır.

ikinci sektenin yeri Fatiha' dan sonra ve sûreden öncedir. Bu sekte, imam için müstahabtır. Şâfiiler ve Hanbeli-I e r : İmam bu sekteyi yaparken, ona uyanlar o esnada Fatiha­yı okusunlar ve bu sekteden gaye budur, demişlerdir.

Üçüncü sektenin yeri, kıraat bittiği zaman ve henüz rükûa gi­dilmeden yapılır. Bundan maksad, rüku' tekbiriyle kıraat arasında bir fasıla yapmak ve namaz kılanın nefes almasıdır. [68]
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Misafir
Misafir



MesajKonu: Geri: NAMAZ LAYIKI BÖLÜMÜ   Salı Mayıs 04, 2010 1:55 pm

13 - İmam Okuduğu Zaman Susunuz [69] Babı





846) Ebû Hüreyre (Radtyailâhu anh)\\ç\\ rivayet edildiğine göre: Resûluüah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir ;

«İmam, kendisine uyulsun diye imam kılınmıştır. Bundan dolayı, imam tekbir aldığı zaman siz de tekbir alınız, okuduğu zaman susunuz; dediği zaman ı Âmîn, deyiniz, rü-kua gittiği zaman siz de rüku'a gidiniz,dediği zaman : deyiniz. Secde ettiğiniz zaman secde ediniz ve oturarak namaz kıldığı zaman, hepiniz oturarak namaz kılınız.»'

Sindi : Müslim, bu hadisi sahih saymıştır. Bunu zayıf gösterenlerin söz&shy;lerine itibar edilmez, demiştir. [70]



İzahı





Bu hadîsi N e s â i de rivayet etmiştir. Hadisi bu bâbta riva&shy;yet etmekten maksad, hadisteki; -Ve imam okuduğu zaman siz susunuz.» cümlesidir, imamın arkasında namaz kılan kimsenin Fatiha okumayacağına hükmeden âlimlerin delillerinden birisi, mezkûr cümledir. Bununla ilgili geniş izahı bundan sonraki hadisin açıklaması bahsinde yapacağız.

Hadîsin diğer cümlelerinin izahına gelince :

«İmam taharrüm tekbirini aldığı zaman siz de alınız.» fıkrası hakkında N e v e v i şöyle der : Bu fıkrada imama uyanın imam&shy;dan sonra tekbir alması emredilmiştir. Fıkra iki meseleyi içine alır. Birincisi, cemâatin imamdan önce veya imamla beraber tekbir ala&shy;maması ve imam tekbirini aldıktan sonra cemâatin tekbir almaya başlaması meselesidir. $u halde imam niyet ederken : Allahü Ekber' dediğinde henüz tekbirin son harfi olan 'R' harfini okumadan Önce ona uymak maksadıyla tekbire başlayan kişilerin namaza girişleri sahih değildir. Bu hususta âlimler arasında ihtilâf yoktur. Çünkü he&shy;nüz imam sayılmayan ve ancak biraz sonra imam olacak kimseye uymuş olur. Çünkü imam tekbiri tamam almadıkça imam sayılamaz. Fıkradan alman ikinci mes'ele; İmam tekbirini bitirir bitirmez, cemâa&shy;tin gecikmeden tekbir alması meselesidir. Bu takdirde taharrüm tek&shy;birinin tam faziletine 'kavuşulmuş olur. Şayet gecikmeyle imama uyulursa, imama uymak sahihtir. Fakat söz konusu fazilet kaçırıl&shy;mış olur.

Hadîsin : «İmam, Fatihanın son âyetini okuduktan hemen sonra: Âmin, deyiniz» mealindeki fıkrası, cemâatin imamdan sonra değil, imamla beraber Âmin demesininclaha efdal olduğunu söyleyen arka&shy;daşlarımızın ve bitekti âlimlerin kavline açıkça delâlet eder. İmam :

dediği zaman imamla cemâat beraber: 'Âmin' derler. hadisini bu görüşteki âlimler: «İmam: 'Âmin'

demek istediği zaman sizde : Âmin, deyiniz.» şeklinde yorumlamışlar ve rivayetleri böylece uzlaştırmalardır. Bu husustaki geniş izahat bu kitabın 14. babında yapılacaktır.

Hadis, rüku'a ve secdeye gidişte cemâatin imamla beraber değil, imamı izlemelerini emretmiştir.

Hadisin: «İmam 'Semiallâhü...' dediği zaman, siz de: 'Allâhüm-me Rabbena ve leke'1-hamd' duasını okuyunuz.» fıkrası ile ilgili açık&shy;lama da, kitabın 18. babında gelecektir.

Hadisin : «İmam oturarak namaz kıldığı zaman, hepiniz de otu&shy;rarak namaz kılınız.» fıkrasına gelince; âlimler bu hususta ihtilâf et&shy;mişlerdir. Bir grubu fıkranın zahiri ile hükmetmiştir. A h m e d b i n H a n b e 1 ve Evzâi böyle hükmedenlerdendirler.

Bir rivayete göre t m a m Mâlik, ayakta namaz kılabilen kimse, oturarak namaz kılan kişiye, ne ayakta ne de oturarak uya&shy;bilir.

Ebû Hanife, Şafii ve Selefin cumhuruna göre ayak&shy;ta namaz kılmaya gücü yeten kişi oturarak namaz kılan kimseye, ancak ayakta durarak uyabilir. Delilleri de Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in, son hastalığında oturarak namaz kılması, Ebû Bekir (Radıyallâhü anhl'in ve cemâatin ayakta Ona uyması ola&shy;yıdır. Bâzı âlimler söz konusu olayda Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in Ebû Bekir (Radıyallâhü anh)'e uyduğunu söy-lemişlerse de hatalıdır. Doğrusu Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in imamlık etmiş olmasıdır.



847) Ebû Musa el-Eş'âri (Radtyalfâhiİ anh)'(\en rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

İmam okuduğu zaman, siz susunuz. İmam oturduğu zaman her hangi birinizin ilk zikri teşehhüd olsun. [71]



İzahı





Müslim, bu hadisi uzun bir metin hâlinde rivayet etmiştir. Onun rivayetinde: = «İmam okuduğu zaman su&shy;sunuz.» cümlesi yoktur. Müslim; Cerir'in, Süleyman aracılığıyla Katâde {Radıyallâhü anh)'den yaptığı rivayette mezkûr cümlenin bulunduğunu söylemiştir. Müs1im' in arka&shy;daşı Ebû İshak demiştir ki: Ebu'n-Nadr'ın kız kar&shy;deşinin oğlu Ebû Bekir, bu hadîs hakkında bir söz söyledi. Müslim, Ona : Sen, hıfzı Süleyman' dan daha kuvvetli adam mı istiyorsun? dedi. Ebû Bekir (Radıyallâhü anh), bu sefer Ona şunu sordu : Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'nin hadisine ne dersin? MüsliiR: Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'nin hadisi sahihtir, dedi. Ebû Hüreyre (Radıyallâ-hü anh) nin hadisimden rnaksad; onun, merfu1 olarak rivayet ettiği:*Ve imam okuduğu zaman susunuz.» hadîsidir.

Müslim: Bu hadis bence sahihtir, deyince; Ebû Bekir (Ra-dıyallâhü anh) Ona : O halde bunu niçin kitabına almadın? diye sor&shy;du. Müslim: Ben, kendimce sahih olan her şeyi buraya koy&shy;muş değilim. Ben, buraya ancak ulama'nın ittifak ettikleri hadîsleri koydum, dedi.

Nevevi bu hadisin açıklamasını yaparken şöyle der: * -Bilmiş ol ki ziyâdesinin sıhhati hakkında hadis

hafızları ihtilâf etmişlerdir. B e y h a k i' nin Sünen-i Kebîr'de Ebû Dâvûd-i Sicistâni" den rivayet ettiğine göre, bu zi&shy;yade mahfuz değildir. Keza B e y h a k İ aynı durumu Yahya bin Muin, Ebû Hatim er-Râzi, Dârekutni ve el-Hâfız Ebû Âli en-Nisâburi' den nakletmiştir. Beyhakî1 nin dediğine göre Ebû Ali el-Hâf iz: Bu lafız mahfuz değildir. Süleyman et-Teymî bu lafzı ilâve etmekle K a t â d e (Radıyallâhü anh) nin bütün arkadaşlarına muhalefet etmiştir. Şu lafızların Süleyman'in ilâvesinin za&shy;yıflığı üzerinde toplanmış olmaları, M ü si i m ' in bu ilâveyi sahih,, görmesine tercih edilir. Kaldı ki, Müslim bu ziyâdeyi senedli olarak sahihinde rivayet etmemiştir.»

T i r m i z i' nin şerhi Tuhfe yazarı da bu ziyâde hakkında uzun uzadı konuşmuştur. 'Cehri namazda imamın arkasındayken kıraati terketmek bâbı'nda verdiği bilgi özetle şöyledir :

Hanefi âlimlerinin, imamın arkasındayken kıraat yapılma&shy;yacağına dâir gösterdikleri delillerden birisi de, Ebû Musa e 1 -Eş'ârî ve Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anhümâ) 'dan ri&shy;vayet edilen: hadisidir. Ebû Hüreyre (Radı-

yallâhü anhJ'nin hadîsini Tirmizi hâriç, diğer Kütüb-i Sitte sâhibleri rivayet etmişlerdir. Ebû Musa (Radıyallâhü anh) nin hadisini de Ahmed ve Müslim tahric etmişlerdir. Anı&shy;lan iki sahâbi'nin rivayet ettikleri hadislerde bulunup, Hanefi âlimlerince delil olarak gösterilen mezkûr cümle, hadîs hafızlarının ekserisi yanında mahfuz değildir. Mahfuz olduğu teslim edilse bile imamın arkasındayken okumanın yasaklığına delil gösterilmesi sıh&shy;hatli değildir. Bunun çok yönden izahı vardır. Bunlardan birisi, mevcud hadîsleri uzlaştırmak için bu cümlede emredilen susmak ile Fâ&shy;tih a ' dan başka bir şey okumamak istenmiştir, şeklinde yapılan yorumdur.

El-Hâfız İbni Hacer, Fethü'l-Bâri'de: 'Cehri na&shy;mazlarda imama uyan kişi, F â t ih a okumaz, diyen Mâlikiler ve bu görüşteki âlimler; hadisini delil göstermişlerdir. Bu hadîs sahihtir. Müslim, bu hadisi Ebû Musa e 1 - E ş ! â r i (Radıyallâhü anh) "den tahric etmiştir. Fakat bu görü&shy;şe delâleti yoktur. Çünkü cemâat, imam okurken, susmayı ve Fâ&shy;tih a ' yi okumayı beraber yürütebilir. Şöyle ki: İmam Fatiha'-yı okurken cemâat dinler. İmam sekte yapınca cemâat Fatiha okur. Ve imam sûre okuyunca cemâat onu dinler, sûreyi okumaz. Buhâri, Cüz' ül -Kıraat' ta: Eğer bu hadîs sahih olsaydı şöyle yo&shy;rumlanabilirdi : Cehri namazlarda cemâat Fatiha' dan başka bir şey okumaz, imamı dinler, imam sekte yaptığında cemâatin F â -t i h a okuması, bu hadise aykırı değildir, demiştir.' der.

Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh), Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in vefatından sonra, cehri namazlar olsun, gizli namazlar olsun, bütün namazlarda imamın arkasındayken kişinin Fatiha okumasına hükmederdi. Üzerinde konuşulan hadîsin râ-visi de kendisidir.-



848) îbn-i Ükeyme (el-Leysî) [72] (Rtuhyattâhü anh)'(\ew rivayet edildiğine göre şöyle demiştir :

Ben, Ebû Hüreyre (Badıyallâhü anh)'den şunu söylerken işittim : Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ashâbma bir namaz kıldır&shy;dı. O namazın sabah namazı olduğunu zannediyorum. Peygamber

(Sallallahü Aleyhi ve Sellem) namazdan sonra:

— «Sizden her hangi bir kimse (benimle beraber) okudu mu?» diye sordu. Bîr adam ;

— Ben (okudum) dedi. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem):

— «Ben, (içimde) : Bana ne oluyor ki Kur'an (okumuşum) da benimle münazaa ediliyor, diyorum» buyurdu."



849) İbn-i Ükeyme (Radtyallâhü anh)'den : O(nun) da Ebû Hürey&shy;re (Radtyallâhü anh)'âen rivayet ettiğine göre Ebû Hüreyre (Radtyallâhü anh) :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bize namaz kıldırdı di&shy;yerek, yukarıdaki hadîsin mislini söyledi ve ona şu ilâveyi yaparak,' dedi ki: Bundan sonra saha biler, imamın açıktan okuduğu namazlar&shy;da sustular. [73]



İzahı





Müellifin, kısmen ayrı iki senedle ve İbn-i Ükeyme (Ra-dıyallâhü anh)'nin aracılığıyla rivayet ettiği Ebû Hüreyre (Rachyallâhü anh) bu hadisini ikinci senedle rivayet olunan metin&shy;deki ziyâdeyle beraber Ebû Dâvûd, Tirmizî ve Nesâi de rivayet etmişlerdir. Tirraizi, hadîsin hasen olduğunu da söylemiştir. Ayrıca Mâlik, Şafii, Ahmed ve İbn-i H i b b â n da rivayet etmişlerdir.

Hadisin mânâsına gelince; Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in kıldırdığı nama&shy;zın sabah namazı olduğunu zannettiklerini söylemiştir.

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in-Bana ne oluyor...» ifâdesi hakkında el-Menhel yazarı şöyle der:

«Bana ne oluyor...* ibaresi, arap dilinde çeşitli mânâlara kulla&shy;nılır. Bunlardan birincisi, kişinin, kendi nefsini kınamakta kullanıl&shy;masıdır. Meselâ: Bana ne oluyor ki şöyle yaptım veya böyle ettim... deniliyor. Yâni: Yapmamalıydım, demek isteniyor.

İkincisi: Bir adamın yaptığı bir işten hoşlanmayan bir kimse&shy;nin, failini kınamak maksadıyla bu ifâdeyi kullanmasıdır. Meselâ : Bana ne oluyor ki hakkım engelleniyor? Bana ne oluyor ki bana ezi&shy;yet ediliyor... gibi.

Üçüncüsü: Sebebi meçhul olan bir şeyi tasvib etmemekte kulla&shy;nılmasıdır. Meselâ, adam : Bana ne oluyor ki falan işi anlayamıyorum? söyler.

Hadîste üçüncü mânânın daha münâsib olduğu umulur.» -Kuranda bana münazaa ediliyor.» cümlesine gelince: Peygam&shy;ber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), açıktan kıraat ettiğinde cemaat&shy;tan birisi de aynı âyetleri açıktan okuduğu için Peygamber (Sallal&shy;lahü Aleyhi ve Sellem)'i meşgul etmiş ve sanki âyetleri Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in mübarek ağzından çekip çıkarıyor-muş. Bu cümle bu durumu ifâde etmektedir. Münazaa, karşılıklı çe&shy;kişme ve iki tarafın birbirini mağlûb etmek için karşılıklı gayret et&shy;meleridir. Burada Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in açık&shy;tan kıraat ettiği âyetleri cemaattan birisi de açıktan okumakla Pey&shy;gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in kırâatma müdâhale etmiş. Onu meşgul etmiş ve âdeta Ona gâlib gelmeye çalışmış sayılmıştır.

îkinci senedle rivayet olunan hadîsin sonundaki: «Bundan sonra sahâbiler ..- ziyadesi, tercemede Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'in sözü olarak gösterilmiştir. Ebû Dâvûd ve Tirmi-z i' nin rivayetlerinde bu ziyade :

şeklinde geçer. El-Menhel yazan bu ziyadenin Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) veya hadîs râvisi Z ü h r i' ye âit olduğunu söylemiştir. Tirraizi'-nin şerhi Tuhfe yazarı bu ziyadenin Z ü h r î' nin sözü olduğunu söylemiş ve Z ü h r î' nin arkadaşlarının bâzılarının, bu ziyade&shy;yi Zührî1 nin sözü olarak rivayet ettiklerini bildirmiş ve : Bu cümle Zührî' nin kavlinden olup müdreçtir, demiştir. Ve hadîs hafızlarının, bunun müdreç olduğunu sarahaten bildirdiklerini beyan etmiştir.

Müellifin rivayeti de buna muhtemeldir, bu ziyade Zührî'-nin sözü kabul edilince tercem©️ şöyle yapılmalıdır:

'Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) demiştir ki : Resûlul-lah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bize namaz kıldırdı.Zühr î, bir önceki hadisin mislini zikretti ve ona şunu ilâve ederek dedi ki: Bundan sonra sahâbiler, imamın açıktan okuduğu namazlarda sus&shy;tular.'

El Menhel yazarı şöyle der

-Cehrî namazlarda imama uyan kimse kıraat etmez diyen alim&shy;ler, bu hadîsi delil göstermişlerdir. Kıraat etmesi vâcibtir, diyen âlim&shy;ler ise bu hadisin delil olamıyacağım söyleyerek şöyle cevab vermiş&shy;lerdir :

Bir defa hadîs zayıftır. Çünkü tbn-i Ükeyn. e (Radıyal&shy;lâhü anhî 'in rivayetinden gelmedir. İbn-i Ükeyme (Radıyaİ-lâhü anh hakkında ise söz edilmiştir. Diğer taraftan hadisin so&shy;nundaki.ziyade müdreç olup kimisine göre Ebû Hüreyre (Ra&shy;dıyallâhü anh)'nin sözüdür, kimisine göre de Zü h r i' nin sö/ü dür. Ebû Dâvûd, bu husustaki ihtilâfları da nakletmiş! ir.Beyhaki de ziyadenin müdreç olduğunu söyledikten sonra : Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh). gerek cehri namazlarda ve gerek&shy;se gizli- namazlarda İmama uyan kimsenin kıraat etmesini emret tiği halde kıraati terketmeye delâlet eder. Bu hadisin Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'den rivayeti sahih olur mu? demiştir.

Bir de şu husus vardır: Hadis, ihtilâf noktasının dışında kalır. Çünkü âlimler arasındaki ihtilâf noktası, imama uyan kişinin giz&shy;li olarak kıraat edip etmemesidir. Bu hadiste reddedilen nokta ise, imama uyan kişinin açıktan okumasıdır. Çünkü açıktan okuması hâlinde imamı meşgul etmesi, imamla münazaa durumuna geçmesi söz konusudur.»



850) Câbir (Radtyallâhü «n/r/den rivayet edildiğine «öre; Kesûlul-lah (Sallallahü Mevki ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

«Namaz kılan bir kimsenin imamı bulunursa, imamın kıraati, onun için kıraattir.[74]



İzahı





Bu hadîsi Dârekutnİ ve Tahavi de rivayet etmiş&shy;lerdir, imamın arkasında namaz kılan kimse kıraat etmez, diyen âlimlerin gösterdikleri delillerden birisi de bu hadîstir.

Tuhfetü'l-Ahvezî yazarı, 'Cehri namazlarda imama uyanın, kıraa&shy;ti terketmesi babında şöyle der:

'İmama uyan kimse kıraat etmez, diyen âlimlerin delillerinden birisi de Câbir (Radıyallâhü anh) in bu hadisidir. Ben derim ki: Bu hadisi delil göstermek sahih değildir. Çünkü hadis bütün ta&shy;likleriyle zayıftır. E 1 -H â fi z da Fethü'l-Bârî'de bu hadisin ha&shy;dîs hafızları yanında zayıf olduğunu söylemiş, Dârekutni. ve başkalarının da aynı şeyi söylediklerini nakletmiştir.

Hadîsin sahih olduğunu teslim etsek bile, bizim birkaç «evabı-mız vardır. Bunlardan birisi şudur: Bu hadis Fatiha' nın okun&shy;mayacağına kesin delil değildir. Buna muhtemel olduğu gibi, sûre kırâatına da muhtemeldir. Öte yandan imama uyanın Fatiha okumasının vâcibliğine veya müstahsen olduğuna açıkça delâlet eden Übâde (Radıyallâhü anh)'nin ve başkalarının sahîh rivayetleri ortadadır. Şu halde bu rivayetleri takdim etmek gerekir. [75]



Âlimlerin, İmama Uyanın Fatiha Okuyup Okumaması Hakkındaki Görüşleri





El Menhel yazarının bu konuda verdiği malûmat özetle şöyledir:

l - Ebû Hanife, Sevri, Ibn-i Uyeyne ve Mâ1ikî1er' den îbn-i Veheb ile âlimlerden bir cemâat:

Cehrî ve gizli hiç bir namazda me'mum (tmama uyan kişi) bir şey

okumaz. Yâni ne Fatiha ne de sûre.

Delilleri ise:

A) Dârekutnİ1 nin Abdullah bin Şeddâd' dan, mıirsel olarak rivayet ettiği şu meAkJeki hadîstir:

«Namaz kılan bir kimsenin imamı bulunursa, imamın kıraati onun için kıraattir.» Îbnü'l-Hümam: îlim ehlinin çoğunlu&shy;ğu yanında mürsel hadis, hüccet sayılır. Bunun hüccet olduğu ka&shy;bul edilmese. Ebû Hanif e sahîh bir senedle rivayet ettiğine göre Abdullah bin Şeddâd, Câbir (Radıyallâhü anh) aracılığıyla merfû olarak rivayet etmiştir.

B) El-Hâki m'in Câbir (Radıyallâhü anh)'den riva&shy;yet ettiğine göre, bir adam Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel&shy;lem)'in arkasında namaz kılarken kıraat etmiş, Ashabtan birisi de namazda kıraat etmemesini kendisine işaret etmiş, adam namazdan çıkınca kendisini uyaran zâta : Sen, beni Resûlullah (Sallallahü Aley&shy;hi ve Sellem)'in arkasında kırâattan men mi ediyorsun ?demiş ve niza etmiş, nihayet konuyu Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e intikal ettirmişler. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de:

«Kim imam arkasında namaz kılarsa, şüphesiz ki imamın kıraati onun için kıraattir.» buyurmuştur.

C) Tahavi1 nin İbn-i Mes'ûd (Radıyallâhü anh) -den rivayet ettiği şu mealdeki hadîstir: -İmamın kıraati için sus. Çünkü namazda bir meşguliyet vardır. İmamın kıraati sana kâfidir. Keşke imamın arkasında okuyanın ağzı toprakla dolsaydı.»

D) T a h a v î' nin rivayet ettiğine göre tbn-i Ömer (Radıyallâhü anh) e-. îmamın arkasında bulunan kimse kıraat eder mi? diye sorulduğu zaman î b n-i Ömer (Radıyallâhü anh) :

'Biriniz imamın arkasında namaz kıldığı zaman imamın kıraati ona kâfidir' demiştir.

2 - İmama uyan kişi, gizli ve açık bütün namazların her rek'a-tinde Fatiha okumak mecburiyetindedir. Mâlik, Şafiî, Ahmed ve îshak böyle demişlerdir. Evzâi, Mekhûl ve Ebû Sevr'in kavli de budur.

T i r m i z i: Sahâbîlerin ve tabiilerin âlimlerinin ekserisinin kavli, imamın arkasındayken kıraat etmektir, demiştir.

Bu görüşteki âlimlerin delilleri (11. bâbta geçen 837 ile 843 no-lu) hadîsler ve benzen hadislerdir. Bunlar: Bu hadîsler umûmîdir. İmama uyan kişiyi bu hükümden müstesna kılacak açık bir delil yoktur. Bu sebeble, imama uyan kimse de hükme tâbidir, demişler&shy;dir.

3 - Mâlik, İbnü'l-Mübârek, İshak ve Züh-r î' ye göre imama uyan kişi, gizli namazlarda kıraat eder, cehri namazlarda etmez.

Bunlar : -Kuran okunduğu za&shy;man onu dinleyiniz ve susunuz.» âyetini delil göstermişlerdir.

İbn-i Abdi'1-Berr: Âyetin bu mânâda indiği hususun&shy;da ihtilâf yoktur. Bilindiği gibi bu durum, cehri namazda olur. Çün&shy;kü gizli namazda imamın kıraatini dinlemek mümkün değildir. Bu nedenle âyet cehri namazlar hakkındadır. Nerede K u r' a n oku&shy;nursa, orada dinleyip susmanın kasdedilmediği hususunda âlimler ittifak etmişlerdir. Âyette kasdedilen yer namazdır. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in imam hakkında; hadîsi, âyetin böyle yorumlanmasına şahadet eder, demiştir.

Âyetin namaz hakkında vârid olduğunu, B e y h a k İ' nin Me-zâhib'den rivayet ettiği şu mealdeki hadis de te'yid eder: *En-sardan bir adam, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in arka&shy;sında namaz kılarken kıraat etmiş, bunun üzerine mezkûr âyet na&shy;zil olmuştur.

Bunlann delillerinden birisi Ebû Musa el-Eş'ârî (Ra&shy;dıyallâhü anh)'nin (847 nolu) hadîsi ve Ebû Hüreyre (Ra&shy;dıyallâhü anh)'nin (848 nolui hadîsidir.

4 - Hanbelîler'e göre imama uyan kişi, gizli namaz&shy;larda ve imamın kıraatini işitmediği açık namazlarda kıraat eder, imamın kıraatim işittiği açık namazlarda kıraat etmez.

Yukarıda anlatılan görüşler gerek gizli ve gerekse açık namaz&shy;larda imamın arkasındakilerin Fatiha okumasının vâcibliğine hükmeder. Âlimlerin görüşü, delîl bakımından açık olan görüştür. Çünkü Fatiha okumasına ait hadisler umûmîdir. Bunun, ima&shy;ma ve tek başına namaz kılana mahsus olduğunu söyleyenlerin elin&shy;de kuvvetli bir delîl yoktur.

«Kim imamın arkasında namaz kılarsa, imamın kıraati onun için de kıraattir.» mealindeki hadîs umûmidir. F â t i h a'yı ve sû&shy;reyi kapsar. F â t i ha' nin gerekliliğine delâlet eder. Hadîslerle husustleştirilmiş olur. Yâni imamın Fatiha' dan başka kıraati, kendisine uyanın kıraati yerine geçer.

Yukarıdaki âyet de umûmidir. Fatiha'yi ve Kur'an'ın diğer sûre ve âyetlerini kapsar. O da Fatiha okumanın gerekliliği hakkındaki hadîslerle hususüeştirilir. İmama uyan kişi, imamın okuduğu süreyi dinler. Ayrıca sûre okuması gerekmez. Kaldı ki cehri namazda imam Fatiha okurken, me'mum (uyan kişi) onu dinler. İmam Fatiha' dan sonraki sekteyi yapınca, me'mum, bu arada Fatiha okur. Şu da vardır ki: Âlimlerin bir kısmı âyeti hutbe hakkında yorumlamıştır. Hutbede K u r' a n okundu&shy;ğu için, ona K u r' a n adı verilmiştir. Bu yoruma göre, âyetin, namazdaki kırâatla ilgisi yoktur.

Bir kısım âlimler de âyeti, namazda iken konuşmanın terkedil-mesi mânâsına yorumlamışlardır. Beyhaki' nin Ebû Hürey-re ve Muâviye (Radıyallâhü anhüm)'den rivayet ettiğine göre ilk zamanlarda halk, namaz içinde konuşurlardı. Bunun üzeri&shy;ne mezkûr âyet inmiştir. Bu hadîs; âyetin, namaz esnasında konuş&shy;manın yasaklığı hakkında olduğuna delâlet eder.

İmama uyan kimsenin Fatiha okumasının vâcib olduğunu söyleyenler, Fatiha' nın okunacağı yer hususunda ihtilâf et&shy;mişlerdir. Bâzıları: îmam, âyetler arasında sekte ederken; diğer bir kısım âlimler de : İmam, Fatiha' dan sonra sekte ederken me'&shy;mum (uyan kişi) Fatiha okur demişlerdir.

En-Neyl yazarı: Hadislerin zahirine göre imam kıraat ettiği za&shy;man me'mum da Fatiha okur. Mümkün olursa, imam sükût ederken me'mum Fatiha okumalıdır. Böyle yapması, daha ih&shy;tiyatlıdır. Ve bu takdirde icmâı tutmuş olur. Yâni bütün âlimlerin görüşlerine uygun hareket etmiş olur, demiştir. [76]



Dört Mezhebin Görüşleri





Yukarıda muhtelif mezheblere mensub âlimlerin görüşlerini ve görüşlerine mesned olan delilleri el-Menhel'den kısaca naklettik. Şim&shy;di ise dört mezhebin görüşlerini çok kısa olarak el-Fıkıh Ale'1-Mezâ-hibi'l-Erbaa'dan naklen bilginize sunalım ;

1 - Hanefî mezhebine göre imamın arkasında namaz kı&shy;lan kimsenin gizli ve açık namazlarda kıraat etmesi, tahrimen mek&shy;ruhtur. Büyük sahâbîlerden 80 zâttan me'mumun kırâattan men edil&shy;mesi nakledilmiştir.

2 - Şafiî mezhebine göre imama uyan kimsenin, bütün na&shy;mazların her rek'atinde Fatiha okuması farzdır. Ancak mes-bûk yâni bir Fatiha okunacak zamandan daha az bir zaman kaldıktan sonra imama uyan ve taharrüm tekbirinden sonra F â -t i h a okumaya fırsat bulmadan, imam rüku'a varınca mesbuk, F â t i h a' yi bitirmeden veya Fatiha' dan hiç bir şey oku-yamadan imamla rüku'a varır ve o rek'atin F a t i h a ' sından muaf tutulur.

3 - Mâlikîler'e göre imama uyan kişinin gizli namaz&shy;larda kıraat etmesi mendubtur, cehri namazlarda mekruhtur. An&shy;cak cehri namazlarda da okunmasını gerekli gören âlimlere muha&shy;lefet etmekten sakınmak maksadıyla bu namazlarda da okumak men&shy;dubtur.

H a n b e 1 î mezhebine göre imama uyan kişinin gizli namaz&shy;larda kıraat etmesi müstehabtır. Cehri namazlarda, imamın sekte&shy;lerinde okumak, yine müstehabtır ve cehri namazlarda imam kıraat ederken me'munun okuması mekruhtur.

Dört ve üç rek'atli farz namazların ilk iki rek'atlerinde ve sa&shy;bah namazının her iki rek'atinde Fatiha' dan sonra K u r' a n ' -dan bir parça okumak, dört mezhebin ittifakıyla matlubtur. Mali&shy;ki, Şafiî ve Hanbeli mezheblerine göre bunun hükmü sünnettir. Hanefî âlimleri muhalefet etmişlerdir. Onlara göre bir sûre veya üç kısa âyet yahut uzunca bir âyet okumak vâcibtir. Bu hüküm, îmam ve münferid olarak namaz kılana aittir. Me'mum Fatiha okumadığı gibi sûre de okumaz.

Şafiî mezhebine göre imam, münferid ve me'mumun, mez&shy;kûr rek'atlerde en kısa bir âyet bile olsun Kur'an-ı Kerim'-den bir şey okumaları sünnettir.

Bu konu, geniş izahat ister. Ayrıntılı bilgi isteyenlerin Fıkıh Ki-tablarına müracaat etmeleri gerekir. [77]



14 - 'Âmîni Açık Sesle Söylemek Babı





851) Ebû Hüreyre (Radtyallâhü anhyâen. rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyih ve Sellcm) şöyle buyurdu, demiştir :

«Okuyucu Âmin demek istediği zaman siz de âmîn deyiniz. Çün&shy;kü melekler: Âmîn derler. Her kim ki, onun 'Âmin' demesi, melek&shy;lerin âmin demesine denk gelir, onun geçmiş günahı bağışlanmış olur.»*'



852) Ebû Hüreyre (Radtyallâhü anhyden rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

«Okuyucu, âmîn demek istediği zaman siz de âmîn deyiniz. Çün&shy;kü herkim ki âmîn demesi meleklerin âmîn demesine denk gelirse, onun geçmiş günahı bağışlanmış olur. [78]



İzahı





Müellifin iki senedle rivayet ettiği Ebû Hüreyre (Radı-yallâhü anh)'m hadîsi Kütüb-i Sitte'de mânâyı etkilemeyen az bir la&shy;fız farkı ile rivayet edilmiştir. Mâlik de el-Muvatta'da rivayet&shy;te bulunmuştur. Ebü Davud'un rivâyetindeki hadisin so&shy;nunda î b n - i Şihâb: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem); «Âmîn» derdi, demiştir. N e s â î' nin Ebü Hüreyre (Radı-yallâhü anh)'den merfu' olarak rivayet ettiği bir hadîsin meali şöy&shy;ledir :

«İmam i,> dediği zaman siz de âmîn deyiniz. Çünkü me&shy;lekler : Âmîn, derler. İmam da t Âmin der.»

Hadîs, me'mum gibi imamın da âmin demesinin meşru olduğu&shy;na delâlet eder.

Hadîste geçen , kelimesini 'okuyucu' olarak terceme ettik.

Bunun zahirine göre imam olsun olmasın herhangi bir kimse Fâtiha'yı okuyup bitirdiğinde âmîn dediği zaman, onun sesini işiten&shy;lerin âmin demesi emredilmiş olur.

Bu kelimeyle imam kasdedilmiş olabiliı. Kütüb-i Sitte'nin bir kıs&shy;mındaki rivayette, bu kelime yerine.kelimesi kullanılmıştır.

Yukarıda mealini naklettiğimiz, N e s â î * nin Ebû Hürey-r e (Radıyallâhü anh)'den merfu' olarak rivayet ettiği hadisten ve Buhâri, Ebû Dâvûd ve Mâlik ile başkalarının riva&shy;yet ettikleri benzer hadîslerden anlaşılıyor ki, cemâatin âmin deme&shy;si, imamın âmîn demesiyle beraber olmalıdır. Bâzı rivayetlere gö&shy;re melekler, imamla beraber âmîn derler. Cemâat, imamla beraber âmin deyince, meleklerle beraber âmin demiş olur. Bunun için biz

hadîsin : cümlesini «Okuyucu âmîn demek istediği za&shy;man • şeklinde terceme ettik. Tâ ki cemâatin imamla beraber âmin demesi mânâsı ifâde edilmiş olsun. Halbuki cümlenin zahiri mânâsı: «Okuyucu âmin dediği zaman...» demektir. Bundan sonra gelen cüm&shy;lenin başında, tâkib mânâsını ifâde eden *-s harfi bulunduğu için

hadisin zahirine göre cemâatin âmîn demesi, imamın âmîn demesi&shy;ni tâkib edecek, onunla beraber olmayacaktır. Bu takdirde bu ha&shy;dîs, diğer hadislere ters düşer. Bütün rivayetlerin arasını bulmak için mezkûr cümleyi, yukarıda anlattığımız gibi yorumlamak gere&shy;kir. E l-.C üv ey n i: Âmin demekten başka, namazın hiç bir şeyinde imamla beraber olmak müstahab değildir, demiştir.

Bâzıları, mezkûr cümleyi zahirine göre yorumlamışlar ve: Bu hadîs ile diğer hadîslerden alınan netice cemâatin, imamla beraber veya imamdan sonra âmîn demesi hususunda serbest bırakılmış ol&shy;masıdır, demişlerdir.

İmamın âmin demek istediği zaman, me'mum un âmîn demesi&shy;ne âit, hadîsteki emir cumhura göre mendubluk içindir. 1 b n - i B e z i z e' nin anlattığına göre bazı ilim adamları, hadîsteki em&shy;rin zahirini tutarak me'mumün âmin demesinin vâcibliğine hükmet&shy;mişlerdir, îmanı ve münferidin âmin demeleri de cumhura göre, men-dubtur.

Zahiriye mezhebine göre, namaz kılan herkesin âmin de&shy;mesi vacibtir.

Bu hadisin, açık sesle âmîn demenin meşruluğuna delil olması mes'elesine gelince; Sindi bu hususu şöyle açıklar:

Müellif; hadîsin: «Okuyucu âmin dediği zaman...» ifâdesinden, âmin'in açık sesle denmesi hükmünü çıkarmıştır. Şöyle ki: Eğer imam gizli olarak âmîn deseydi, cemâat onun ne zaman âmin de&shy;diğini bilemezdi. Hâl böyle olunca imam âmîn dediği zaman cemâa&shy;tin âmîn demesinin emredilmesi güzel olmazdı. Bu emir verildiğine göre cemâat, imamın âmin dediği zamanı bilirler. Bu bilgi ise, ima&shy;mın sesli olarak âmin demesinden alınır. Müellif, bu inceliği dikka-ta alarak açık sesle âmîn deme hükmünü bu hadisten çıkarmıştır. Bundan sonra gelecek olan hadisler, çıkarılan bu hükmü serahatan kuvvetlendirir.

Şöyle söylenebilir: Cemâat, imamın F â t i h a ' yi bitirip sus&shy;masından, onun âmîn demesi zamanının geldiğini anlayabilir. Ve onlar da o esnada âmin diyebilirler. Bu kadarlık bilgi, beraberce âmîn demek emri için kâfidir.

Yukarıda anlatılan şekilde bir şey söylenebilirse de pek tutarlı değildir. Çünkü imamın susmasından âmin demesi zamanının geldi&shy;ğini anlatmak, zayıf bir bilgidir. Bilâkis çoğu zaman imam Fâ ti-h a' yi bitirince biraz sükût eder, sonra âmîn der. Hattâ kıraat ile âmîn arasında fasıla yapması daha uygundur. Cemâat onun susma&shy;sına güvenerek âmin dediği zaman, icâbında imam henüz âmîn de&shy;memişken, cemâat âmin demiş olur. Netice olarak; Hadîs, imamın açıktan âmîn dediğine işaret eder, kanâatindeyim.

uft?' kelimesi birkaç şekilde okunabilirse de en meşhuru olarak okumaktır. Bu kelime. Fatiha sûresinden bir parça değildir. Hattâ K u r'a n ' dan da değildir. Bunun için K u r' a n ' dan olmadığını belirlemek maksadıyla Fatiha ile onun arasında bir fasıla vermenin sünnet olduğunu müfessirler söylemişlerdir.

Fatiha' dan sonra âmîn demek sünnet olduğu gibi duadan sonra da âmin demek sünnettir. Çünkü rivayet edildiğine göre A1i (Radıyallâhü anh) : «Âmîn, Allah'ın mührüdür. Onunla, kullarının dualarını mühürler.» demiştir.

'Âmin' kelimesi; Ism-i faildir. Mânâsı; kabul et, demektir. Ka&shy;mus sahibinin e 1 - V â h i d i' den hikâye ettiğine göre e1-Vahidi âmîn kelimesinin Allah'ın bir ismi olduğunu söylemiştir. Bu kelime için başka mânâlar da söylenmiştir.

Hadisin: «...Meleklerin âmin demesine denk gelirse...» tâbirine gelince; denk gelişten maksad, zaman bakımından meleklerle bera&shy;ber âmin demektir. Çünkü Buhârî ve Müslim'de Ebû H ü r e y r e (Radıyallâhü anhî'den merfu' olarak rivayet edilen bir hadîsin meali şöyledir:

«Sizden birisi âmîn dediği, melekler de gökte âmîn dediği ve bu iki âmin birbirine rastladığı an, âmîn diyen kulun geçmiş günahı bağışlanır.»

Ibn-i Hibbân ise: Denk gelişten maksad, zaman bakı&shy;mından âminlerin beraber olması değil, meleklerin âmîni gibi riya&shy;sız, gösterişsiz ve böbürlenmeden âmin denmesidir, denmiştir.

Meleklerden maksad, hafaza olan meleklerdir. Bâzıları: Mutlak meleklerdir, demişlerdir.

Bağışlanan günahlar, küçük günahlardır. [79]



Dört Mezhebin, Âmin Denmesi Hakkındaki Görüşleri





Hanefi, Şafiî ve Hanbelî mezheblerine göre imam, me'mum ve münferid için Fatiha' dan sonra âmin demek sün&shy;nettir. Mâlikîler'e sünnet değil, mendubtur.

Âmin kelimesinin açıktan veya gizli denmesi hususuna gelince:

1. Hanefî âlimlerine göre gizli ve açık bütün namazlarda, Fatiha' dan sonra imam olsun, münferid olsun, me'mum olsun hepsinin gizli olarak âmin demesi sünnettir. îster kendisi Fatiha okumuş olsun, ister imamın veya yanındakinin okuduğu Fatiha'-yı işitmiş olsun farketmez.

2. Şafii mezhebine göre imam, me'mum ve münferidin giz&shy;li namazlarda gizli olarak ve cehri namazlarda açık olarak âmin de&shy;meleri sünnettir.

3. Hanbelîler de Şâfiiler gibi demişlerdir.

4. Mâli kiler'e göre me'mum ve münferidin bütün na&shy;mazlarda gizli olarak âmin demeleri mendubtur. İmamın da gizli na&shy;mazlarda âmin demesi mendubtur. Cehri namazlarda imamm âmin deyip demiyeceği hususunda Mâlik' ten muhtelif rivayetler var&shy;dır. Mısırlı' ların rivayetlerine göre Mâlik: İmam cehri namazlarda âmin demiyecektir. Çünkü imam dua edendir. Duâ ede&shy;nin değil, duayı dinleyenin âmin demesi matlubtur, demiştir. 1 b -nü'1-Macisûn ve başkalarının rivayetine göre, imamın ceh&shy;ri namazlarda gizli olarak âmin demesini Mâlik meşru gör&shy;müştür.

Mezheblerin yukarıda anlatılan görüşlerine mesned olan delil&shy;ler T i r m i z î' nin şerhi Tuhfe'de uzun uzun anlatılmıştır.

Müellifin bu bâbta rivayet ettiği hadîsler, açık sesle âmin de&shy;menin meşruluğuna delâlet ederler. T i r m i z î de : Sahâbîler-den, tabiîlerden ve onlardan sonra gelenlerden bir çok âlim, açık sesle âmin demeyi meşru görmüşlerdir, der. Şerhi Tuhfetü'l-Ahvezî yazan da bütün mezheblerin, görüşlerine mesned gösterdikleri delil&shy;leri zikretmekle beraber, açık sesle âmin demeye taraftar görülmüştür. Çünkü özetle şöyle der: 'Sahâbilerin ve tabiîlerin Ebû Hürey-r e (Radıyallâhü anh)'nin arkasında namaz kılarlarken açık ses&shy;le âmin dedikleri sabittir. B e y h a k i' nin, H a 1 i d bin E b i E y y û b aracılığıyla A t â' dan rivayet ettiğine göre A t â ' şöyle demiştir: Ben ikiyüz sahâbiye yetiştim. Bu mescidde imam F'â t i h a ' yi bitirince onların âmin sesleriyle mescid dalgalanırdı.

Sahâbilerden hiç birisinin gizli olarak âmin dediği sahîh bir se-nedle sübut bulmamıştır. Keza açıktan âmin diyenlere her hangi bir sahâbi' nin itiraz ettiği de sabit olmamıştır. îbn-i Zübeyr, mescidde açık sesle âmin demiş, orada bulunan sahâbilerden hiç kim&shy;se itirazda bulunmamış, bilâkis ona muvafakat ederek açık sesle âmin demişler. Şu halde sahâbilerin icmaı sübut bulmuştur.'



853) Ebû Hüreyre (Radtyallâhü aıth)'den rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:

Halk, âmin demeyi terk etmiştir. Halbuki Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem); dediği zaman, birinci

saftakilerin işiteceği seste âmin derdi ve mescid âmin sesiyle dalga&shy;lanırdı.[80]



İzahı





Nottan anlaşıldığına göre Zevâid yazan, bu hadîsi zevâid kısmın&shy;dan saymıştır. Halbuki Ebû Dâvûd, 'İmamın arkasında âmin demek bâbı'nda bu hadîsi biraz kısa olarak ve son râvi müstesna ay&shy;nı senedle rivayet etmiştir. Oradaki sened ve metin şöyledir:

Bu hadîsi Dârekutni, Hâkim ve Beyhaki de başka bir lafızla rivayet etmişler. Oradaki metinde de Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in Fatiha'yı bitirince yüksek ses&shy;le âmin dediği bildirilmiştir.

Hafız, Telhis'te Dârekutnî ile Hâkim'in hadi&shy;sini zikrettikten sonra Dâreku tni'nin isnadının hasen oldu&shy;ğunu ve Hâkim'in de isnadının B u h â r i ile Müslim'in şartlarına uygun olduğunu söylediklerini nakletmiştir. Beyhaki de hadisin hasen - sahîh olduğunu söylemiştir.

Hadîs, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in açık sesle âmin dediğine ve cemaattan da açık sesle âmin dediklerine delâlet eder.



854) Ali (bin Ebî Talib) (Radtyaîlâkü atıh)'den : Şöyle demiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhive Sellem)'den; dediği zaman öyle dediğini işittim.[81]



855) Vâil (bin Hücr) (Radıyallâhü ank)'dcn: Şöyle demiştir:

Beri, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile beraber namaz kıldım dediği zaman: dedi. Biz de ûy1 »esini işit&shy;tik. [82]



İzahı





Bu hadîsi Ebû Dâvûd, Tirmizî, Ahmed, Dare-kutni ve ibn-i Hibbân da mânâyı etkilemeyen az bir lafız farkıyla rivayet etmişlerdir.

Hadîs, imamın âmin demesinin ve bunu açık sesle söylemesinin meşruluğuna delâlet eder.



856) Âişe (Radtyallâhü anhâ)'âen rivayet edildiğine göre; Peygam&shy;ber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

«Yahudiler, sizin selâmınızdan ve âmin deyişinizden dolayı size hased ettikleri kadar, hiç bir şeyinizden hased etmezler.[83]



857) İbn-i Abbâs (Radtyallâhü anhümâydan rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhive Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

«Yahudiler, âmin (deyişiniz) den dolayı size hased ettikleri kadar hiç bir şeyden dolayı size hased etmezler. Bunun için çokça âmin de&shy;yiniz.Zevâid'de : Râvi Talha bin Amr'ın zayıflığı üzerinde âlimler ittifak et&shy;tikleri için isnadı zayıftır, denilmiştir. [84]



İzahı





Bu iki hadîs, Kütüb-i Sitte'den yalnız müellifin süneninde rivayet edilen zevâid kısmındandır. Camiu's-Sağîr'den anlaşıldığına göre Âişe (Radıyallâhü anhâ) 'nin hadîsini Buharı, «el-Edeb» ad&shy;lı kitabında rivayet etmiştir.

Hadisteki selâmdan maksad, selâmlaşmaktır. Camiu's-Sağir'in şerhi es-Siracü'I-Mûnîr'de beyan edildiğine göre et- demîri: 'Âlimler: Âmin kelimesi, bizden önceki ümmetlerden hiç kimseye ve-

rilmemiştir. Yalnız Musa (Aleyhisselâm) ve H â r u n (Aley&shy;hisselâm) 'a verilmiştir, demişlerdir. Hakîm-i Tirmizi Ne-vâdirü'1-Usûl adlı kitabında bu bilgiyi vermiştir.1 demiştir.

Yine Siracü'l-Münir: Yahudiler, müslümanlarm gerek namazda ve gerekse dua sonunda âmin deyişlerinden Öfkelenip çekememezlik ederler, demiş ve î b n - i Abbâs (Radıyallâhü anh)'ın hadîsi&shy;nin hesen ligayrihi olduğunu söylemiştir.

Muhammed el-Hafnî'nin Câmlu's-Sağirin haşiyesin&shy;de beyân ettiğine göre yahudîler, özellikle cemaatla kılınan namaz&shy;da imamın F â t i h a ' sı sonunda birlikte getirilen âmin sesinden çok hased ederler. [85]
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Misafir
Misafir



MesajKonu: Geri: NAMAZ LAYIKI BÖLÜMÜ   Salı Mayıs 04, 2010 1:58 pm

15 - Kişinin Rükûa Gittiği Ve Rükûdan Başını Kaldırdığı Zaman Ellerini Kaldırması Babı





858) (Abdullah) bin Ömer (Radıyallâhü anhümâ)'âen rivayet edil&shy;diğine göre şöyle demiştir :

Ben Resûlullah (Sallallahü Aleyhive SellemH namazda iftitah tekbiri aldığı, rükûa gittiği ve rükûdan mübarek başını kaldırdığı za&shy;man her iki elini omuzlarının hizasına kad&r kaldırırken gördüm. İki secde arasında (ellerini) kaldırmazdı.'



859) Mâlik bin el-Hüveyris[86] (Radıyattâkü anh)'den rivayet edil&shy;diğine göre şöyle demiştir :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (namaz için) iftitah tek&shy;birini aldığı zaman kulaklarının yakınına kadar ellerini kaldırırdı. Rüku'a gittiği zaman aynı şeyi yapardı. Ve rüku'dan başını kaldırdığı zaman onun gibi yapardı. [87]
İzahı





Ibn-i Ömer {Radıyallâhü anh)'in hadîsini B u h â r î, Müslim, Tirmizi, Nesâî, Ebû Dâvûd, Mâlik, Tahavî, Dârekutni ve Beyhakî de mânâyı etkile&shy;meyen az bir lafız farkıyla, müteaddit senedlerle rivayet etmişlerdir.

Mâlik bin el-Hüveyris (Radıyallâhü anh) 'in hadî&shy;sini Buhârî, Müslim, Ahmed ve Ebü Dâvûd da rivayet etmişlerdir.

Her iki hadîste Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in na&shy;maza başlarken, rüku'a giderken ve rüku'dan kalkarken ellerini kal&shy;dırdığına delâlet ederler.

I - İftitah tekbiri alındığı zaman elleri kaldırmak cumhura gö&shy;re müstahabtır. Dâvûd-i Zahirî, Evzâî, îbn-i Hu-zeyme. Ahmed bin Seyyar ve Nisâburi na&shy;maza başlarken elleri kaldırmanın vâcib olduğunu söylemişler ise de her hangi bir delil gösterememişlerdir. Ancak Peygamber (Sallal&shy;lahü Aleyhi ve Sellem)'in dâima böyle yapması vâcibliğe delâlet eder, denilebiliyor ise de Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in bir şeye devam etmesinin o şeyin vâcibliğine delâlet edip etmemesi ihti&shy;laflı bir mes'eledir. Delâlet etmemesi daha kuvvetlidir.

II - Ellerin nasıl kaldırılacağı hususunda ihtilâf vardır. El-Men-hel yazarı şöyle der: Bâzılarına göre eller kaldırılırken açık tutu&shy;lacak ve el ayası kıbleye yöneltilecektir. Delilleri de Taberânî'-nin 1bn-i Ömer (Radıyallâhü anhî'den merfu' olarak riva&shy;yet ettiği şu mealdeki hadistir:

«Sizden birisi namaz için iftitah tekbiri almak istediği zaman el&shy;lerini kaldırsın ve ellerinin içini kıbleye yöneltsin. Çünkü Allah'ın azameti onun karşısındadır.»Diğer bir delil Tirmizi' nin E b û H ü r e y r e (Radıyallâhü anh)'den rivayet ettiği şu mealdeki ha&shy;distir :

Resûlullah (Saltallahü Aleyhi ve Sellem) tekbir alırken parmak&shy;larını açardı.'

Bâzılarına göre eller dik tutulacak, parmak uçları kıbleye doğ&shy;ru hafifçe eğilecektir.

Bir de şöyle denmiştir: Eller açılarak içi göğe ve dışı yere doğ&shy;ru tutulacaktır.

Sahnûn ise : Ellerin ayası yere ve tersi semâya doğru tu&shy;tulacaktır, demiştir. Gazali: de: Eller kendi hâli üzerine bı&shy;rakılacak, parmakları birbirinden uzaklaştırmak veya birbirine ya&shy;pıştırmak için bir külfete girmeye hacet yoktur, demiştir.

Birinci hadîste Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in mü&shy;barek ellerini omuzlarının hizasına kadar kaldırdığı; ikinci hadîste ise mübarek kulaklarının yanına kadar kaldırdığı bildirilmiştir.

Bu husus âlimler arasında ihtilâf konusu olmuştur:

1) Mâlik, Şafiî, Ahmed ve İshak ellerin omuz&shy;ların hizasına kadar kaldırılmasının müstahab olduğuna hükmetmiş&shy;lerdir. Delilleri de İbn-i Ömer (Radıyallâhü anhJ'in mezkûr hadîsi ve benzerî hadîslerdir.

2) Hanefî âlimleri ve âlimlerden bir cemâat ellerin kulak&shy;ların hizasına kadar kaldırılmasının müstahab olduğunu hükmet&shy;mişlerdir. Bunların delili ise; Mâlik el-Hüveyris (Radı&shy;yallâhü anh)'in hadîsi ve benzerî hadîslerdir.

Ellerin omuzların hizasına kadar kaldırılmasına âit rivayetler ile kulakların hizasına kadar kaldırılmasına âit hadislerin arasını bulmak üzere Şafiî şöyle demiştir:

'Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ellerini omuzlarının hizasına öyle bir şekilde kaldırıyordu ki parmaklarının uçları kulak&shy;larının üst kısmına, baş parmakları kulaklarının memelerine ve elle rinin ayaları omuzlarına tekabül ediyordu.'

Şöyle de denilebilir: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) gâh böyle gah şöyle etmiştir. Nitekim İbn-i Abdi'1-Berr: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in ellerini omuzları hizası&shy;na kadar kaldırdığı rivayet edilmiş; kulaklarının hizasına kadar kal&shy;dırdığı da rivayet edilmiş ve göğsünün hizasına kadar kaldırdığı da rivayet olunmuştur. Bütün bu rivayetler meşhur ve mahfuzdur. Böy&shy;le de şöyle de yapılabileceğine delâlet ederler demiştir.

III - Ellerin tekbirle beraber mi yoksa önce mi kaldırılacağı hu&shy;susunda da âlimler tarafından farklı hükümler beyan edilmiştir:

1 - Mâliki* nin meşhur kavline, Şafiî' lerin en sıh&shy;hatli kavline ve Ahmed tin Hanbel'e göre ellerin kal&shy;dırılmasına ve tekbir getirilmesine beraber başlanacak ve bunlar be&shy;raber bitirilecektir. Hanefî âlimlerinden yapılan bir rivayette böyledir.

2 - Hanefi âlimlerinin ekserisine göre önce eller kaldırıla&shy;cak, sonra tekbire başlanırken ellerin indirilmesine de başlanacak tek&shy;bir bitinceye kadar ellerin indirilmesi de bitmiş olacaktır.

3 - Râvi'ye göre önce eller kaldırılacak ve eller kaldırılmış iken tekbir alınacak, tekbir bittikten sonra eller indirilecektir.

Âlimler arasındaki bu ihtilâf en efdalin yapılması yolundadır. Sünnetin yerine getirilmesi için mezkûr şekillerin hangisi yapılacak&shy;sa olur. El-Menhel'de bildirildiğine göre Peygamber (Sallallahü Aley&shy;hi ve Sellem) 'in anlatılan şekillerin hepsine göre yaptığı yolunda sa&shy;hih rivayetler vardır. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in ekseriyetle nasıl yaptığı da kesin olarak bilinmemektedir. Âlimler ken&shy;dilerince kuvvetli görülen delillere göre tercihlerini yapmışlardır. [88]



El Kaldırmanın Hikmeti





El-Menhel yazarı, bu hususta şöyle der:

«Namaza başlarken elleri kaldırmanın hikmeti, başladığı ibade&shy;tin kutsallığını ve yüceliğini ifâde etmektir. Bâzılarına göre namaza başlayan kişi, ellerini kaldırmakla, dünyaya sırt çevirdiğine ve bü&shy;tünüyle namaz ile ilâhi müracaata yöneldiğine işaret eder. 'Allah´ü Ekber' sözüyle davranışı arasında bir uyumluluğun bulunduğunu ilân etmektir. Bir kısım âlimler de: Ellerin kaldırılması; tevazu, teslim olmak ve ilâhi azamete karşı eğilmek işaretidir, demişlerdir.

Hticcetü'llah el-Bâliğada da: 'Ellerin kaldırıl mas ındaki sır şudur : Ellerin kaldırılması fiilî bir ta'zimdir. Namaza ve ilâhi münâcaat haline girmeye ters düşen meşguliyetleri terketmek için nefsi uyarır. Bu uyarıyı yapmak için meşru kılınmıştır,' denilmiştir.

E 1 - B â c î de : Namazda bir halden diğer bir hâle intikal et&shy;mek için bir vücut hareketi bulunur Namaza başlama hâlinde ve namazdan çıkma hâlinde bir vücut hareketi bulunmadığından dola&shy;yı, namaza başlarken ellerin kaldırılması ve namazdan çıkarken, ba&shy;şın döndürülmesi hareketi meşru kılınmıştır, der. [89]



Rükûa Giderken Ve Ondan Kalkarken El Kaldırılması Hükmü:





Mezkûr iki hadiste; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemKin rüku'a giderken ve rüku'dan kalkarken ellerini kaldırdığı bildirilmiş&shy;tir. Bu hususta da âlimler ihtilâf etmişlerdir. El-Menhel yazarı, 'El&shy;leri kaldırma bâbı'nda şöyle der :

1 - Şafii, Ahmed bin Hanbel, İshak, H a -san-ı Basrî, İbn-i Şirin, Atâ, Tavus, Mücâ-hid, el-Kâsım, Mekhûl, Evzâi ve bunlardan baş&shy;ka bâzı tabiî âlimler, rüku'a giderken ve rüku'dan kalkarken ellerin kaldırılmasının müstehablığına hükmetmişlerdir. Delilleri ise mez&shy;kûr hadîsler (858 ve 859 nolu) ve benzerî hadîslerdir.

Sahâbîlerden Ebü Bekir, Ömer, Ali, îbn-i Ömer, tbn-i Abbâs, Enes, İbn-i Zübeyr, Ebû Hüreyre, Ebû Musa el-Eş'ârî ve sahâbîlerin çoğu (Radıyallâhü anhüm)'ün kavli budur.

2 - Ebû Hanife, onun arkadaşları ve Küfe halkın&shy;dan bir cemâat, rükûa giderken ve rüku'dan kalkarken ellerin kal-dırılmamasına hükmetmişlerdir.

Sevrî, İbn-i Ebî Leylâ, Nahaî ve Şa'bî' nin kavli de budur.

Mâli k' ten muhtelif rivayetler olmuştur. İbn-i K a -s ı m ' in kendisinden rivayeti, bu âlimlerin kavline uygundur. Fa&shy;kat îbn-i Veheb, Eşheb, Ebû Mus'ab ve başka&shy;larının rivayetlerine göre; İmamı Mâlik, rükûa giderken ve ondan kalkarken ellerini kaldırıyormuş .

İbn-i Abdi'l-Hakem: İbn-i Kasım' dan başka, hiç bir kimse Mâlikin rüku'a giderken ve ondan kalkarken ellerini kaldırmadığını rivayet etmemiştir. Bizim tuttuğumuz hüküm, el kaldırmaktır. Çünkü îbn-i Ömer (Radıyallâhü anhJ'in ha&shy;dîsi bunu gerektiriyor. İbn-i Veheb ve başkasının Mâlik'-ten rivayet ettikleri hüküm de budur. Tirmizî de Mâlik' den, el kaldırmaktan başka bir hüküm nakletmemiştir, demiştir.

H a 11 â b i ve ondan sonra da Kurtubî, Mâlik'in iki kavlinden sonuncusunun ve en sahihinin, rüku'a giderken ve ondan kalkarken el kaldırmak olduğunu nakletmişlerdir.

Yukarıdaki malûmatı edindiğin zaman, bilmiş oluyorsun ki : Mâlik' ten sabit olan hüküm, rüku'a giderken ve ondan kalkar&shy;ken ellerin kaldırılması hükmüdür.

B u h â r î 'Elleri kaldırma cüz'ü'nde : Rüku'a giderken ve rü&shy;ku'dan kalkarken el kaldırmayı ondokuz sahâbi rivayet etmiştir. B e y h a k i, el kaldırmayı rivayet eden otuza yakın sahâbinin ad&shy;larını zikrederek : Ben, e 1 - H â ki m ' den işittim. Dedi ki: Cen&shy;netle müjdelenmiş olan on sahâbî ve onlardan başka büyük sahâbi-ler, el kaldırmak sünnetini rivayet etmek üzerinde ittifak etmişlerdir.' dedikten sonra : 'Cennetle müjdelenmiş olan on sahâbî ile ileri ge&shy;len diğer sahâbîlerden; birbirinden uzak memleketlerde bulunmala&shy;rına rağmen, söz konusu el kaldırmak sünnetinden başka herhangi bir sünnet üzerinde ittifak ettiklerini bilmiyoruz' demiştir, der. [90]



El Kaldırmanın Delilleri:





Rükûa giderken ve ondan kalkarken el kaldırmanın müstehab olmadığını söyleyen âlimlerin delilleri :

l - Ebû Dâvûd, Dârekutni ve Tahavî1 nin e 1 - B e r â (Radıyallâhü anhî'den rivayet ettikleri şu mealdeki ha&shy;dîstir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) namaza başlarken el&shy;lerini kulaklarının yakınına kadar kaldırırdı. Sonra bir daha kaldır&shy;mazdı.

Ebû Dâvûd: Bu hadis sahih değildir, demiştir. Bâzı râvi-ler 'Sonra bir daha kaldırmazdı.' cümlesini zikretmemişlerdir. El-Menhel yazarı da şöyle der:

«Lâkin B e r â (Radıyallâhü anh)'ın hadisi, el kaldırmamaya delâlet etmez. Çünkü Buhâri, Ahmed bin Hanbel, Şafiî, îbn-i Uyeyne, tbn-i Zübeyr, Dârimî ve başka imamlar, bu hadisi zayıf görmüşlerdir. Ayrıca hadîs hafız&shy;ları 'Sonra bir daha kaldırmazdı.' diye terceme ettiğimiz : syuY jw

cümlesinin hadîsten olmayıp avi Yezid bin Ebî Ziyad'ın sözü olduğunda ve haberin müdreç olduğunda ittifak etmişlerdir. Ni&shy;tekim Şu'be, Sevri, Halid et-Tahhân, Züheyr ve başka hafızların rivayetinde bu cümle yoktur.

El-Hümeydi: Bu ilâveyi Yezid yapmıştır. Yezid ilâve yapar, demiştir.

El-Bezzâr da: Bu ziyade sahîh değildir. Dârekutnî, bu ilâve olmaksızın hadîsi Yezid bin Ebî Ziyad Yoluy&shy;la e 1 - B e r â (Radıyallâhü anh) 'dan rivayet etmiştir. Doğrusu da budur, demiştir.

Dârekutnî' nin Ali bin Âsim yoluyla M u h a m med bin Ebî Leylâ' dan Onun da Yezid b. E b 1 Ziyad' dan olan rivayetinde bu ilâve mevcuttur. Ali demiş» tir ki: Ben K û f e'ye vardığım zaman Ye z i d'in hayatta olduğu söylendi. Bunun üzerine, Ona gittim. Kendisi bu hadîsi ba&shy;na rivayet etti. Rivayetinde bu ilâve yoktur. Bunun üzerine ben Ona îbn-i Ebi Leylâ' nın bana haber verdiğine göre sen :

demişsin, dedim. Yezid, bana :Ben bunu hatırlayamayacağım, dedi. Ben tekrar Onu ziyaret ettim. Yine: Ben bunu ha&shy;tırlamıyorum, dedi.'

2 - Ahmed, Tirmizî ve Ebû Davud'un îbn-i M e s' u d (Radıyallâhü anh)'den rivayet ettikleri şu mealdeki ha&shy;dîstir : "İbn-i Mes'ud* (Radıyallâhü anh) :

Ben size Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in kıldırışı gibi namaz kıldıracağım, dedi ve namaz kıldırdı. Ellerini yalnız bir defa kaldırdı.'

Bu hadîsin de zayıf olduğu Ahmed, Yahya bin Âdem, İbnü'l-Mübârek, Ebû Hatim, İbn-i Hibbân, îbn-i Abdi'1-Berr ve el-Bezzâr tarafından söylen&shy;miştir.

3 - Beyhakî'nin el-Hilâfiyât'da îbn-i Ömer (Ra&shy;dıyallâhü anh) 'den rivayet etliği şu mealdeki hadistir :

'Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) namaza başlarken el&shy;lerini kaldırırdı, sonra bir daha kaldırmazdı.'

E 1 - H â k i m : Bu hadîs bâtıl ve mevzu'dur, demiştir. Bu görüşteki âlimlerin delil olarak gösterdikleri, diğer hadîs ve eserler hakkında da söz edilmiştir.

Bu âlimlerin bir kısmı el kaldırmanın müstehablığına delâlet eden İbn-i Ömer (Radıyallâhü anh) 'in (858 nolu) ve Mâlik bin el-Hüveyris (Radıyallâhü anh) 'in (859 nolu) hadisleri ile ben&shy;zerî hadîslerin mensûh olduğunu söylemişlerdir. Fakat buna delâlet eden her hangi bir delil yoktur. Diğer taraftan Kütüb-i Sitte sahih&shy;lerinin ve başkalarının, sahâbîlerden bir cemaattan rivayet ettikleri hadîsler, el kaldırmanın müstehablığına delâlet ederler. Bu hadisler; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in el kaldırdığına delâlet ederler. Karşı grubun rivayet ettiği hadîsler, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in el kaldırmadığına delâlet ederler. Bir işin oldu&shy;ğuna delâlet eden delil, o işin olmadığına delâlet eden delile tercih edilir.

En-Neyl yazarı: Sahâbîler, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel&shy;lem) in vefatından sonra, el kaldırmanın meşruluğu üzerinde ittifak etmişlerdir. Sahâbîler Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) za&shy;manında bulunmayan bir şey üzerinde ittifak etmezler. Kaldı ki B e y -h a k î' nin îbn-i Ömer (Radıyallâhü anh)'den olan rivâye-tiyle sabit olmuştur ki; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), ve&shy;fat edinceye kadar, namaza başlarken, rüku'a giderken ve rüku'dan kalkarken ellerini kaldırıyormuş. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in el kaldırmadığı sabit olduğu takdirde, el kaldırmamanın câizliğini beyan etmek içindir, diye yorum yapılacaktır.-

Tirmizî, rükûa giderken ve rüku'dan kalkarken el kaldır&shy;manın meşruluğuna delâlet eden I b n - i Ömer (Radıyallâhü anh) 'in hadîsini rivayet ederek, hadisin hasen - sahih olduğunu söy&shy;ledikten ve bu görüşteki bâzı sahâbîler ile tabiîlerin ve onlardan son&shy;ra gelenlerin isimlerini zikrettikten sonra, î b n , Mes'ud (Ra&shy;dıyallâhü anh)'un :

'Ben size Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in kıldırışı gi&shy;bi namaz kıldırayım...' mealindeki hadisini nakletmiş ve onun hasen olduğunu söylemiştir. T i r m i z î, daha sonra: Sahâbilerden ve tabiîlerden, tbn-i Mes'ud (Radıyallâhü anh) un hadisine uygun olarak hükmeden âlimler bir kişi değildir. S ü f y â n ve Küfe halkının kavli de budur, demiştir.

El kaldırmak sünnetinde erkekler ve kadınlar müşterektir. Ara&shy;da bir fark bulunduğuna delâlet eden bir delil vârid olmamıştır. Ke&shy;za el kaldırma miktarı hususunda da bir şey vârid olmamıştır. Fa&shy;kat bâzı Hanefî âlimlerine göre teharrüm tekbiri alındığında erkek, ellerini kulaklarına kadar, kaldırır kadın ise omuzlarına ka&shy;dar kaldıracaktır. Çünkü kadının örtünmesine daha uygun olanı bu&shy;dur.

El kaldırmak bakımından imam, münferid ve me'mum arasın&shy;da, keza farz ile nafile namaz arasında bir fark yoktur.

î b n - i Ömer (Radıyallâhü anhJ'in hadisi iki secde arasın&shy;da el kaldırılmayacağına delâlet eder. Cumhur'un mezhebi de budur. [91]



İki Hadîsin Fıkıh Yönü





1 - Taharrum tekbiri alındığında elleri kaldırmak meşrudur.

2 - Rükûa giderken ve ondan kalkarken de elleri kaldırmak meşrudur.

3 - İki secde arasında elleri kaldırmak meşru değildir.» El-Menhel yazarı, daha sonra konuyla ilgili, aşağıdaki bilgiyi ver&shy;miştir

«Namaz kılan kişinin; ellerini kaldırması mümkün olmadığı ve&shy;ya yalnız bir elini kaldırması mümkün olduğu, yahut omuzlara ka&shy;dar değil de biraz kaldırması mümkün olduğu zaman kişi, mümkün olanı yapacaktır. Çünkü Buhâri ve Müslim'in rivayet ettikleri bir hadîse göre; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Size bir şey emrettiğim zaman, ondan, gücünüzün yettiğini ya&shy;pınız» buyurmuştur.

Eğer adam ellerini kaldırdığı zaman, bir illet nedeniyle elleri omuzlarını geçiyorsa ellerini kaldırmalıdır. Çünkü emredilmiş olan şeyi yapmış oluyor ve bu arada iradesi dışında fazlasını yapmış olu&shy;yor.

El kaldırmayı unutan kişi, henüz tekbiri tamamlamadan hatırlar&shy;sa, el kaldırmalıdır. Çünkü henüz yeri bitmemiştir.

N e v e v î: 'Arkadaşlarımız demişler ki: Adamın iki eli veya birisi bilekten kesik ise, kollarını kaldırır. B a ğ a v i demiştir ki: Adamın eli dirsekten kesilmiş ise, en sıhhatli kavle göre kollarını kal&shy;dırır, ikinci kavle göre kollarını kaldırmaz. Çünkü elleri sağlam iken de kollarını Kaldırmaz. El-Mütevel 1 i, kollan kaldırmaya hükmetmiştir." demiştir.



860) Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'<\en : Şöyle demiştir;

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in namazda iftitah tek&shy;biri aldığı zaman, rükûa gittiği zaman ve secde etmek üzere rükû'dan kalktığı zaman, ellerini omuzları hizasına kadar kaldırdığını gör&shy;düm.Zevaid'de : İsnadı zayıftır. Çünkü onda İsmail bin Ayyaş'ın Hicazhlar-dan rivayeti vardır ki, bu tür rivayeti zayıftır, denmiştir. [92]



İzahı





Hadisin Zevâid türünden olduğu notta da işaret edilmiştir. Hadisin : lafzını: -ve secde etmek üzere rükû'dan

kalktığı zaman...» diye terceme ettim. Sindi, bu lafzı böyle yo&shy;rumlamış ve: Bu yorumla hadîs, bundan önce geçen hadîslere uy&shy;gun olur. Zâten babın başlığına uygunluğu da bu yorumu gerektirir, demiştir.

Ebû Dâvûd Namazın iftitah babında başka bir senedle Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anhî'den buna benzer bir hadis rivayet etmiştir. Oradaki hadîsin meali şöyledir:

'Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), namaz için iftitah tek&shy;biri aldığı zaman ellerini omuzlarının hizasında kılardı. Rükûa gitti&shy;ği zaman bunun mislini yapardı ve secde etmek için rükû'dan kalk&shy;tığı zaman bunun mislini yapardı. İki rek'atten üçüncüye kalktığı za&shy;man da böyle yapardı.'

Bu hadisteki; lafzı, müfellifin rivâyetindeki lafzının, Sindi' den naklen beyan ettiğim şekilde yo-rumlanmasımn isabetli olacağım te'yid eder.

Gerek müellifin ve gerekse Ebû Davud'un rivayet et&shy;tikleri Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anhJ'nin metin bakımın&shy;dan benzer durumdaki hadîsleri de rükûa giderken ve ondan kal&shy;karken Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in ellerini kaldırdı gına delâlet ederler.



861) Umeyr bin Habîb[93] (Radıyallâhü a»A)'den :

Şöyle demiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), farz namazda her tekbir ile beraber ellerini kaldırırdı.Zevâid'de : Bu hadisin isnadında bulunan Rifde bin Kudâa zayıftır. Ab&shy;dullah da babasından hadis işitmemiştir. El- Alâl, bu bilgiyi tbn-i CÜreyc'den nak-letmiştir. denilmiştir. [94]



İzahı





Sindi: 'Bu hadisin : -Her tekbir ile beraber...» lafzından nıak-sad, her intikal (bir halden başka bir hâle geçişidir. Çünkü rüku'dan kalkılırken tekbir alınmadığı malumdur. Bu hadîsin diğer hadisle&shy;re uygunluğunu sağlamak için, bundan maksad; namaza başlarken, rükûa giderken ve rüku'dan kalkarken el kaldırmaktır, diye yorum yapmak gerekir,' demiştir.

Hadisin zahirine göre secde ederken ve secdeden kalkarken, hat&shy;tâ iki secde arasında Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ellerini kaldırmıştır. Hadisin zahiri, diğer hadîslere uymadığı için S i n -d i böyle bir yorum yapma yolunu seçmiştir.

Ebû Dâvûd' un, 'Elleri kaldırma bâbı'nda V â i 1 bin H ü c r (Radıyallâhü anhVden rivayet ettiği bir hadîste de Pey&shy;gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in secdeden mübarek başını kaldırdığı zaman ellerini kaldırdığı rivayet edilmiştir. El-Menhel ya&shy;zarı bu hususta şöyle der:

«Hadîs, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in rüku'dan kalkarken ellerini kaldırdığı gibi, secdeden kalkarken de ellerini kal&shy;dırdığına delâlet eder. Ebû Bekir bin el-Münzir, T a b e r i ve bâzı hadîs ehli bununla hükmetmişlerdir. Umulur ki secdeden kalkarken el kaldırmak hükmü. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in secdeden kaldırmadığı hakkında vârid olan çok sayıdaki sahih hadislerle mensuh olmuştur. Kaldı ki bu hadiste ri&shy;vayet olunan: «Secdeden kalkarken ellerini kaldırdığı...» lafzı üze&shy;rinde râvilerin ittifakı yoktur. Nitekim Ebû Dâvûd: R.âvi İbn-i Cühâde bu lafzı rivayet etmemiş, demiştir.»



862) Muhammet! bin Anır bin Alâ[95] (Radıyallâhü anhümyâcn :

Şöyle demiştir: Ben, Ebû Hümeyd es-Sâidî[96] (Radıyallâhü anh)'den işittim. Kendisi Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in ashabından on zâtın arasındaydı. On sahâbiden birisi Ebû Katâde bin Rib'i idi. Ebû Hümeyd, orada bulunan on sahâbi'ye =

Ben, Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in namaz kılışını hepinizden daha iyi bilirim Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) namaza durmak istediği zaman dimdik doğrulurdu ve ellerini omuz&shy;ları hizasına kadar kaldırdıktan sonra: -Allahü ekber» derdi, rükû'a varmak istediği zaman da ellerini omuzları hizasına kadar kaldırırdı.

dediği zaman da ellerini kaldırırdı, sonra tam doğru-

lurdu. İki rek'atten (üçüncü rek'ate) kalktığı zaman tekbir alırdı ve iftitah tekbîrini aldığı zaman yaptığı gibi ellerini omuzlarının hiza&shy;sına kadar kaldırırdı. [97]



İzahı





Râvinin haber verdiği on sahâbi arasında Muhammed bin .M e s 1 e m e (Radıyallâhü anh), Ebû Üseyd (Radıyallâhü anh) ve Sehl es-Sâidi (Radıyallâhü anh)'in bulunduğu, bundan sonraki hadisten anlaşılıyor. Ebû Davud'un 'İftita-hü's-Salâ babı1 n d a rivayet "ettiği bu hadisin bir rivayetinden anlaşı&shy;lıyor ki, on sahâbiden birisi de Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) 'dir.

Ebü Hümeyd (Radıyallâhü anh)'in : '... hepinizden daha iyi bilirim.1 sözünden maksadı, sözünün dinleyiciler yanında makbul olmasıdır.

Hadîsin zahirine göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) namaza başlarken önce ellerini omuzları hizasına kadar kaldırırdı, sonra iftitah tekbiri alırdı. Âlimlerin bu husustaki görüşlerini, 858 ve 859 nolu hadislerin açıklanması bahsinde nakletmiştik.

Hadis, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in, rükû'a gi&shy;derken ve rükû'dan kalkarken ellerini kaldırdığına delâlet eder. Âlim&shy;lerin, bu husustaki görüşleri de orada anlatıldı.

Hadîs, ayrıca Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Selleml'in ikinci rek'atten üçüncü rek'ate kalktığı zaman ellerini kaldırdığına delâlet eder. Şâfiiler ve ikinci rek'atten üçüncü rek'ate kalkılırken el&shy;lerin kaldırılması müstahabtır, diyen âlimlerin delillerinden birisi bu hadistir.

Bu hadisi rivayet edenler :

Buhârî, Ahmed, Ebû Dâvûd, T i r m i z i, Bey-haki, İbn-i Hibbân ve Tahavi, bu hadîsi uzun ve kısa metinler hâlinde rivayet etmişlerdir.



863) Abbâs bin Sehl-i Sâidî [98] (Radıyallâhü anhümâ)'âan :

Şöyle demiştir: (Sahâbilerden) Ebû Hümeyd (es-Sâidİ), Ebû Üseyd es-Sâidî, Sehl bin Sa'd (es-Sâîdi) ve Muhammed bin Mesleme (Radıyallâhü anhüm) toplanmıştılar. Bir ara Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve SellemJin namazını anlattılar. Ebû Hümeyd (Radıyallâhü

anh) :

Ben Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve SeüemJ'in namazını hepi&shy;nizden daha iyi bilirim. Muhakkak ki Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) namaza kalktı, tekbîr alarak ellerini kaldırdı. Sonra rü-kü'a varmak için tekbîr aldığı zaman ellerini kaldırdı. Sonra rükû'dan kalktı da ellerini kaldırdı ve her kemik yerine dönünceye ka&shy;dar tam doğruldu, dedi."



864) Alî bin Ebî Talib (Radtyattdhü <in*J'den :

Şöyle demiştir: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellemî farz namaza kalktığı zaman tekbir getirirdi ve ellerini omuzlarının hiza&shy;sında oluncaya kadar kaldırırdı. Rükû'a gitmek istediği zaman bu&shy;nun mislini yapardı. Rükû'dan başını kaldırdığı zaman da bunun mislini yapardı. Ve iki rekatten (üçüncü rek'ate) kalktığı zaman bu&shy;nun mislini yapardı. [99]



İzahı





Bu hadisi Ahmed, Nesâî, Ebû Dâvûd ve Tir-m i z î de rivayet etmişlerdir. T i r m i z i, sahih olduğunu da söylemiştir. Bâzı rivayetlerde şu mealde bir ilâve de vardır:

'Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve S eli e m), namazda otururken ellerini kaldırmazdı,' yâni birinci secdeden kalkarken, ikinci secdeye giderken ve ikinci secdeden kalkarken böyle yapmazdı.

Hadisin : ve iki secdeden kalktığı zaman...»

cümlesini: «...iki rekatten (üçüncü rek'ate) kalktığı zaman...» diye terceme ettik. Secdeden maksad rek'attir. îki secdeden murad da iki rek'at olmuş olur. Nitekim diğer rivayetlerde •...iki rek'atten kalk&shy;tığı zaman...» İfâdesi kullanılmıştır. Ebû Dâvûd, bu hadisi rivayet ettiğinde, hadisin bitiminde : Ebû Hümeyd-i Sâidî (Radıyallâhü anh), Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in na&shy;maz kılışını anlattığı zaman, hadisinde:

«Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) iki rek'atten kalktığı za&shy;man tekbîr getirir ve ellerini kaldırırdı. ,.» demekle buradaki «...iki secde...»den maksadın «iki rek'at» olduğunu beyan etmek istemiştir.

El-Menhel yazarı da : Hadisci ve fıkıhçı âlimler, buradaki iki secde ile iki rek'atin kasdedildiğini söylemişlerdir. Yalnız H a 11 â b î secdelerin ma'lum mânâda kullanıldığını zannederek, hadisi müşkül görmüş ve : Ben, fıkıh âlimlerinden, ikinci secdeden kalkılırken elle&shy;ri kaldırmanın müstahablığına hükmeden her hangi bir âlim bilmi&shy;yorum. Eğer bu hadis sahih ise, bununla hükmetmek vâcibtir, demiş&shy;tir.

tb n - i R e s 1 â n : Her halde H a 11 â b i, hadîsin tarikle&shy;rini, yâni diğer rivayetlerini görmemiştir. Eğer buna muttali olmuş olsaydı, imamlar gibi kendisi de iki secdeyi iki rek'at olarak yorum&shy;layacaktı, demiştir.' der.



805) Abdullah bin Abbâs (Radtyallâhü anhümâ)yfrd\\:

Şöyle demiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), her tekbir getirişinde ellerini kaldırırdı.Râvi Ömer bin Ribâh'ın zayıflığı üzerinde âlimler müttefik oldukları için isnadın zayıf olduğu Zevâid'de bildirilmiştir, [100]



İzahı





Hadisin zevâid türünden olduğuna notta işaret edilmiştir. Hadisin «Her tekbir getirişinde...» ifâdesi, 861 nolu Ü meyr bin Habîb (Radıyallâhü anh)'in hadisindeki: ifadesine benzer. Orada yapılan izfth, burası için de aynen yapılabilir. Oradaki izaha şunu ilâve edelim : Ebû Dâvûd, 'İftitahü's-Salâ bâbı'nda Meymûn el-Mekki (Badıyallâhü anh) 'den şöyle bir rivayette bulunmuştur: 'Meymûn el-Mekki (Ra-dıyallâhü anh); Abdullah bin Zübeyr (Radıyallâhü anh)'in, onlara namaz kıldırdığında kalktığı, rükûa gittiği (ikinci), secdeye gittiği ve ayağa kalktığı zamanlarda elleriyle işaret ettiğini görmüş ve şöyle demiştir :

Ben bunun üzerine İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh)'in yanına git&shy;tim ve ona: îbn-i Zübeyr (Radıyallâhü anh) öyle bir namaz kıldı ki, bugüne kadar öyle namaz kılan hiç kimseyi görmedim, dedim. Ve İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh)'a, İbn-i Zübeyr (Radiyallâhü anh)'in yaptığı el işaretlerini yaptım. Bunun üzerine İbn-i Abbas (Radıyal&shy;lâhü anh) bana = Eğer sen, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in namaz kılışına bakmak istersen, Abdullah bin Zübeyr (Radıyallâhü anh)'in namaz kılışına uy, dedi/

El-Menhel yazan, bu hadîsle ilgili olarak şöyle der:

«Hadîs, ikinci secdeye gidildiği ve ondan kalkıldığı zaman elleri kaldırmanın câizliğine delâlet eder. Lâkin hadîs zayıftır. Çünkü râvi İbn-i L a h i a , zayıflıkla meşhurdur. Meymûn el-Mek-k î de meçhuldür. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in ge&shy;rek ikinci secdeye giderken ve gerekse ikinci secdeden kalkarken ellerini kaldırmadığı sahih hadislerle sabittir. Bu nedenle, bu hadîs sahih olsa bile, diğer sahih hadîslere muarız sayılmaz. Çünkü hadişteki; lafzından murad «secdeye gittiği zaman...» değil «secdeye gitmek üzere rüku'dan kalktığı zaman...»dır, diye yorum yapılabilir ve; ifâdesinden maksad : «Birinci teşeh-hüdden üçüncü rek'ate kalktığı zaman...»dır, denilebilir.»



866) Enes (bin Mâlik) (Radtyallâkü anh)'den şöyle demiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), nama&shy;za girdiği zaman ve rükû'a gittiği zaman ellerini kaldırırdı.[101]



867) Vâİl bin Hücr (Radtyallâhü):

Şöyle demiştir: Ben (kendi kendime) dedim ki:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e muhakkak ve İyice bakayım, nasıl namaz kılıyor? Bunun üzerine (baktım) Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kalktı, kıbleye doğru durdu. Sonra el&shy;lerini kulaklarının hizasına kadar kaldırdı. Sonra rükû'a gittiği za&shy;man ellerini bu şekilde kaldırdı. Başını rüku'dan kaldırınca ellerini böylece kaldırdı. [102]



İzahı





Bu hadisi Ahmed, Ebû Dâvûd ve Nesâİ daha uzun bir metin hâlinde rivayet etmişlerdir. İbn-i Huzeyme ve B e y h a k i de onların metnine benzer bir ifâdeyle rivayet etmişlerdir. Buradaki rivayette, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in, kıbleye doğru durup tekbir aldığı belirtilmişse de diğer rivayetlerde tekbir aldığı tasrih edilmiştir.

Bu hadîs rükû'a giderken ve rüku'dan kalkarken Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in ellerini kaldırdığına delâlet eder.



868) Ebü'z-ZüİH'yr [103] (Radıyailâhii anh)\\tn rivayet edildiğine »öre:

Câbir bin Abdillah (Radıyailâhii anhümâ) namaza başlarken el&shy;lerini kaldırdı ve rükû'a gittiği zaman ile rükû'dan başını kaldırdığı zaman bunun mislini yapardı. Ve: 'Ben, Resûlullah (Sallallahü Aley&shy;hi ve SellemJ'i gördüm. Böyle yaptı,' derdi.

Ebû Zübeyr (Radıyailâhii anhJ'in râvisi ibrahim bin Tahmân [104] da ellerini kulaklarına kadar kaldırmıştır.[105]


16 - Namazda Rükû Babı





869) Âişe (Radtyallâhü anhâydtn:

Şöyle demiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), rükû'a vardığı zaman başını ne yukarıya kaldırır, ne de aşağıya indirir, iki&shy;sinin arasında tutardı."



870) Ebû Mes'ud (Ukbe bin Amr el-Ensârî) (Radtyallâhü an rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Meyhive Sellem) şöyle buyurdu demiştir :

«Rükû1 ve secdede belini düzgün tutmayan adamın kıldığı na&shy;maz, kâfi değildir.-"



871) Ali bin Şeybân [106] (Radtyallâhü anh), kavmi tarafından Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)^ elçi olarak gönderilen heyetten idi. Ken&shy;disi şöyle demiştir :

Biz yola çıktık. Nihayet Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sel&shy;lem)'in yanına vardıktan sonra Ona biat ettik. Ve arkasında namaz kıldık. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), namazını düzgün kılmayan, yâni rükû' ve secde de belini düzgün tutmayan bir adama kulaktan yana göz ucuyla baktı. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) namazını bitirince.

«Ey Müslümanlar cemâati! Rükû' ve secdede belini düzgün tut&shy;mayanın namazı yoktur.» buyurdu.[107]


İzahı





 i ş e (Radıyallâhü anhâJ'nin hadisini Müslim 'Namazın sıfatı bâbı'nda, uzunca bir metin hâlinde rivayet etmiştir. Bu hadîs&shy;te, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in, rükû'da mübarek ba&shy;şını beliyle aynı seviyede tuttuğu, yâni başını belinin seviyesinden ne yüksek tuttuğu, ne de eğdiği bildirilmiştir.

Ebû Mes'ud (Radıyallâhü anh)'m hadîsini E b û D â -vüd, Nesâi, Dârimî ve Tirmizî de rivayet etmiş&shy;lerdir

Alî bin Şeybân (Radıyallâhü anh) 'in hadîsini de A h -med/İbn-i Huzeyme ve îbn-i Hibbân rivayet etmişlerdir.

Gerek Ebû Mes'ud (Radıyallâhü anh)'in hadîsinde ve gerekse Ali bin Şeybân (Radıyallâhü anh)'in hadîsinde geçen, belin düzgün tutulmasından maksad, rükû1 ve secdede belin bir süre hareketsiz tutulmasıdır. Buna fıkıh lisanında Tume'nine' denilir. El-Menhel, Tuhfetü'l-Ahvezî ve Sindi, belin düzgün tutul&shy;masını, tume'nine ile yorumlamışlardır. Şu halde rükû' ve secdede tume'nine yapmayanın, yâni en az bir sübhanellah denilecek kadar belini hareketsiz tutmayan kimsenin namazının sahih olmadığına bu bâbtaki hadîsler delâlet etmiş oluyor. Bu hususta âlimler arasında görüş ayrılığı vardır. Şöyle ki:

1 - Şâf İller, Mâlikîler, Hanbelİler, Dâvûd-i Zahirî ve H a n e f i 1 e r' den Ebû Yûsuf'a göre namazda tume'nine farzdır. Onsuz namaz sahih değildir. Cumhurun görüşü de budur. Delilleri de, bu bâbta rivayet olunan Ebû M e s'-u d (Radıyallâhü anh)'in hadîsi ile Bu h â r i ve diğerlerinin Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'den rivayet ettikleri; nama&shy;zı eksik kılan kişiye Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in na&shy;mazı tarif ettiğine dâir hadîs ve buna benzeyen Enes, Rufâa ve Ali bin Şeybân (Radıyallâhü anhüml'ün hadîsleridir.

2 - Ebû Hanife ve Muhammed'e göre tume'nine, namazın farzlarından değildir. Rükû' ve secdede vâcibtir. Onsuz namaz, günah'olmakla beraber sahihtir. Bu iki âlimin delili; -Rükû' edin ve secde edin...- âyetidir. Derler ki:

Arap dilinde rükû' eğilmektir. Sücûd da alçalmaktır. Eğilmek ile al&shy;çalmanın asgarisi, farzın yerine getirilmesi için kâfidir. Rükû' ve secdede tume'ninenin, yâni duraklamanın U z kılınması, K u r' a n nassına bir ilâve yapmak demektir. Mütevatir delile âhad hadisi ile yapılan ilâve muteber değildir.

Cumhur, bu iki âlime şöyle cevap verir: Tume'nine K u r' a n nassına bir ilâve demek değildir. K u r' a n' daki rükû' ve secde ile kasdedilmiş olan mânâyı açıklamaktır. Çünkü arap diline göre secde, alnı yere bırakmaktır. Sünnet (hadîs), şer'î olan secdenin, tu&shy;me'nine ile yapılan secde olduğunu beyan etmiştir. Secde'nin vücû-bunu te'kid etmek üzere mezkûr âyetin inişi, bu görüşü te'yid eder. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ve beraberindekiler, âye&shy;tin inişinden önce de namaz kılarlardı. Ve tume'ninesiz kılmazlardı.

Cumhur, bu konuda rivayet olunmuş olan hadislerin tume'nine&shy;siz olarak kılınan namazın sahih olmadığına delâlet ettiklerini söy&shy;leyerek, tume'ninenin farz olduğuna hükmetmişlerdir.

Tuhfetü'l-Ahvezî yazarı, 'Rüku' ve secdede belini düzgün tutma&shy;yan bâbı'nda rivayet edilen Ebû Mes'ud (Radıyallâhü anh)'un hadîsini açıkladıktan sonra şöyle der: «Cumhura göre namazın bü&shy;tün rükünlerinde tume'nine farzdır. Hak olanı da budur. E 1 - H â -f ı z : 'Hanefî âlimlerinden meşhur olan rivayet, tume'ninenin sünnet oluşudur. Bir çok müellifleri, bunu belirtmiştir. Fakat T a -havi' nin sö^ü, Hanefî âlimlerine göre tume'ninenin vâcib olduğuna delâlet eder. Çünkü T a h a v î, rüku' ve secde mikta&shy;rını söz konusu ettiğinde, rüku'da üç defa "Sübhâne Rabbiye'1-Azîm1denileceğine dâir Ebû Davud'un ve başkasının rivayet et&shy;tiği hadîsi zikrederek: Bu duanın okunacağı sûre, rüku'un en az sü&shy;residir, dedikten sonra şöyle der: Bâzı âlimler: Rüku' ve secdenin miktarı budur. Daha az sûre kâfi değildir, demişlerdir. Bir kısım âlimler, bunlara muhalefet ederek : Rüku' hâlinde durduğu ve sec&shy;de hâlinde durakladığı zaman, kâfidir, demişlerdir. Ebû Hani-le, Ebıı Y ı'ı s ıı î ve Mııhammed'in kavli budur! de mistir.

Ben derim ki ta'dili erkân ve bütün rükünlerde tume'nine, Ebû Yûsuf'a göre farzdır. Ama Ebû Hanîfe ve Muham-m e d ' e göre kimisi vâcibtir, kimisi sünnettir, demiştir. Es-Siâye sahibi, Hanefi âlimlerinin kitablarında konu ile ilgili ibareleri naklettikten sonra şöyle der: 'Hulâsa rüku' ve secde, âlimlerin itti&shy;fakıyla iki rükündür, ihtilâf, bunlardaki tume'nine hakkındadır. Ş â -fii ve Ebû Yûsuf'a göre tume'nine farzdır. Tahavı" nin nakline göre Ebû Hanîfe ile Muhammed'e göre de farzdır. E 1 - C ü r c â n i' nin tahricine göre Ebû Hanîfe ile M u ha m m e d, bunun sünnet olduğuna hükmetmişlerdir. El-Kerhî'nin tahricine göre Ebû H a n i f e ile Muham-m e d , tume'ninenin vâcibliği görüşündedirler. Büyük bir cemâatin Ebû Hanîfe ile Muhammed' den naklettikleri görüş, bu son görüştür. Hanefî mezhebine âit metinler de bu görüş üzerinde toplanmışlardır.'-



872) Vâbısîi bin Ma'bed [108] (Radtyallâhü anh)'\n şöyle dediği ri&shy;vayet edilmiştir

Ben, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'i namaz kılarken gördüm. Rüku' ettiği zaman, belini Öyle düzgün tutuyordu ki, eğer üzerine su dökülmüş olsaydı, orada kalacaktı."

Not : Zevâid'de : İsnadında Talha bin Zeyd vardır. Buhârî ve başkaları: O, hadisi münker bir kimsedir, demişlerdir. Ahmed bin el-Medenî de : O, hadis uy&shy;durur, demiş, denilmiştir. [109]
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Misafir
Misafir



MesajKonu: Geri: NAMAZ LAYIKI BÖLÜMÜ   Salı Mayıs 04, 2010 2:01 pm

17 - (Rüku Da) Elleri Diz Kapakları Üzerine Koymak Babı





873) Mus'ab bin Sa'd (bin Ebî Vakkâs) (Radtyallâhü anhümâ)'dan : Şöyle demiştir: Ben, babam yanında rüku' ettim de tatbik ettim. (Her iki elimin parmaklarını birleştirerek ellerimi iki diz kapağımın arasına koyup diz kapaklarımı birleştirdim.) Babam elime vurdu ve: Biz böyle yapardık. Sonra ellerimizi diz kapaklarımızın üzerine kal­dırmakla emrolunduk. dedi."



874) Aişe (Radtyallâkü anhâyden :

Şöyle demiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) rüku* ederdi de ellerini diz kapakları üzerine koyardı. Pazılarını (yanların­dan) uzaklaştırırdı.İsnadındaki Harise bin Ebİ'r-Rical'ın zayıflığı üzerinde alimlerin İttifak ettikleri Zevâid'de bildirilmiştir. [110]


İzahı





Mus'ab bin Sa'd (Radiyallâhü anh}'ın hadîsini Buhâri, Müslim ve Nesâî de az lafız farkıyla rivayet et­mişlerdir. Hadîsteki Sa'd bin Ebî Vakkâs (Radıyallâhü anh)'a âit metin ise Kütüb-i Sitte'nin hepsinde rivayet edilmiştir.

Tatbik: Terceme ederken parantez içi ifâdeyle de belirttiğim gi­bi, el ayaları üst üste gelecek şekilde elleri birleştirip, parmakları bir­birleri arasına geçirmek ve bu şekilde tutulan elleri diz kapakları ara­sına koymaktır. İlk zamanlarda namaz kılınırken rüku'da tatbik ya­pılırdı. Sonradan bu rükün neshedilmiş ve rüku'da ellerin diz kapak­ları üzerine konması emredilmiştir.

Ebü Dâvûd, namazda tatbik yapmanın neshine âit bahis­te, Alkarna (Radıyallâhü anh)'dan şu mealde bir hadîs rivayet etmiştir:

'Abdullah bin Mes'ud (Radıyallâhü anh) . Resulullah (Sallallahü Aleyhi ve SeHern) bize namaz kılmayı öğretti. Tekbîr aldı ve elleri­ni kaldırdı. Rüku1 ettiği zaman, ellerini diz kapakları arasında tat­bik etti, dedi. Râvi Alkarna demiştir ki: İbn-i Mes'ud (Radıyallâhü anh)'un bu sözü Sa'd (bin Ebî Vakkâs) a yetişti. Bunun üzerine Sa'd (Radıyallâhü anh) dedi ki: Kardeşim (Abdullah) doğru söylemiştir. Biz öyle yapardık. Sonra böyle yapmakla emredildik. Yâni elleri diz kapakları üzerinde tutmakla...'

El-Menhel yazarı şöyle der: Âlimler, tatbik usulünün mensuh olduğuna delil olarak Sa'd (Radıyallâhü anh)'m hadisini göster­mişlerdir. Çünkü emreden de yasaklayan da Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'dir. Tirmizi: ilim ehli yanında tatbik men-şuhtur. Bu hususta aralarında ihtilâf yoktur. Yalnız İbn-i M e s'u d (Radıyallâhü anh) .ve arkadaşlarının tatbik usulüne devam ettikle­ri rivayet olunmuştur, demiştir. Tatbikin neshedilmiş olduğuna dâir başka hadîsler de vardır. -EI-Menhel yazarı, bu hadîsleri senedleriy-le beraber zikretmiştir. Onları buraya geçirmeye gerek görmedim.»

Bütün bu hadisler, merfu' hükmündedir. Çünkü sahâbî: Sün­net böyledir, dediği zaman, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem)'in sünneti böyledir, mânâsına gelir.

Kasta1ânî, 'Rüku'da elleri diz kapakları üzerinde bırak­mak b&bı'nda rivayet olunan Sa'd (Radıyallâhü anh)'in hadîsi­ni açıklamak bahsinde anlattığına göre Mesrûk (Radıyallâhü anh), Â i ş e (Radıyallâhü anhâl'ya tatbik meselesini sormuş, Âişe (Radıyallâhü anhâi'nın verdiği cevabın hulâsası şudur: Tat­bik, yahudîlerin işidir. Bu sebeple Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Selîem), tatbiki yasakladı. Hakkında vahy gelmeyen hususlarda Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ilk zamanlarda ehl-i kitaba mu­vafakat etmeyi uygun görürdü. Bilâhere ehl-i kitaba muhalefet et­mekle emrolundu.

î b n - i Mes'ud (Radıyallâhü anh)'un, tatbik usûlünün nes-hedildiğini duymadığı ihtimâli üzerinde durulmuşsa da; î b n-i Mes'ud (Radıyallâhü anh), Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) ile sıkı temas hâlinde bulunduğu için, bunu duymamış olması ihtimali zayıf görülmüştür. Bununla beraber âlimler, tatbikin men­suh olduğu hususunda ittifak etmişlerdir. [111]



18 - Kişinin, Rüku'dan Başını Kaldırdığı Zaman Söyleyeceği Söz Babı





875) Ebû Hüreyre (Radıyallâhü ankyden rivayet edildiğine göre : Resûlullah (Sallallahü 'Aleyhi ve Sellem) :

zaman derdi."



876) Enes bin Mâlik (Radtyattâhü ank)'den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve StUem) :

«İmam dedigri zaman siz de niz.» buyurdu."



877) Ebû Saîd-i Hudrî (Radıyallâhü anh)\\en rivayet edildiğine gö­re kendisi Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem y\ şöyle buyururken işitmi$tir:

«İmam: » dediği zaman siz de: deyiniz.»"

878) İbn-i Ebî Evfâ (Radıyallâhü anh)'fien: Şöyle demiştir: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) rüku'dan başını kal-

dır (maya başla) dığı zaman: (ve tam doğrulduktan sonram derdi."



879) Ebû Cuhayfe (Radıyallâhü ank)"6sa\ Şöyle demiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) namazdayken. Onun yanında nasiblerden bahsedildi. Bir adam: Falanın nasibi atlardadır, dedi. Bir başkası: Falanın nasibi develerdedir, dedi. Diğer birisi: Fa­lanın nasibi koyunlardadır, dedi. Bir başka kişi: Falanın nasibi kö­lelerdedir, dedi. Bunun üzerine Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) namazını kılıp, son rek'atdn rüku'un)dan başını kaldırınca:

dedi ve Resûlullah (Sallallahü Aleyhive Sellem), onların dediklerinin doğru olmadığını bilmeleri için, sesini 'el-Ced = nasib, -kelimesi ile uzattı.İsnadmdaki râvi Ebû Ömer'in meçhul olup hâlinin bilinmediği Zevâid'de bildirilmiştir. [112]



Bu Bâbtaki Hadislerin İzahı





875 nolu Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anhl'nin hadîsini Buharı de rivayet etmiştir. Oradaki rivayette; lafzından önce İ lafzı da vardır. Bu hadise göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi

ve Sellem) rüku'dan başını kaldırmaya başladığı zaman «Semiallah...» derdi. Bu cümlenin mânâsı şöyledir: 'Allah, kendisine hamd edenin hamdini kabuletmiştir.' Veyahut: 'Allah, kendisine hamdedenin ham-dini kabul eylesin/ Tuhfetül'-Ahvezî yazarı cümlenin bu iki mânâya da muhtemel olduğunu söylemiştir.

Peygamber (Sallaüahü Aleyhi ve Sellem) rüku'dan kalkıp doğ­rulduktan sonra : B u h â r i' deki rivayete göre : derdi. Bu cümlenin mânâsı da şöyledir: 'Allah'ım!

Ey Rabbimiz! (İbâdetimizi ve dileğimizi) kabul eyle. Hamd sana mah­sustur.'

Tesmî: 'Semiailah...' cümlesini okumaktır.

Tahmîd : 'Rabbena...' veya 'Allâhümme Rabbena. .' cümlesini oku­maktır.

Bu hadîse göre imam hem tesmi hem de tahmid cümlelerini oku­malıdır.

876 nolu E n e s (Radıyallâhü anh)'in hadîsini de Buharı ve Müslim de rivayet etmişlerdir. Bu hadîse göre İmam tesmi ettiği zaman, ce.mâat tahmîd eder.

El-H af ı z; -Bâzı âlimler, imamın yalnız tesmi edeceğine ve cemâatin da yalnız tahmîd edeceğine bu. ve buna benzer hadîsleri delil göstermişlerse de bunun delil oluşu söz götürür. Bu hadîsten çıkarılan netice, cemâatin tahmidinin, imamın tesmiinden sonra ol­masıdır. Uygulama da böyledir. Çünkü imam, başını kaldırmaya baş­layınca tesmi eder. Cemâat da doğrulduktan sonra tahmîd eder.Bu okuyuşlar, âmin meselesine benzer. Çünkü: «İmam: dediği zaman, siz de; deyiniz.» buyurulmuştur. Bu emirden imamın

âmin demiyeceği mânâsı çıkarılamaz. Halbuki hadîste imamın âmin diyeceğine değinilmemiştir. Burada da imamın tahmidine değinilme-miştir. Fakat gerek imamın âmin demesi, gerekse imamın tahmîdi, başka sahîh delillerden sarâheten anlaşılmaktadır. Fatiha' nın bitiminde imamın hem duacı, hem de âmin söyleyici olması, bir mah­zur teşkil etmediği gibi, burada da imamın hem isteyici hem cevab verici olmasında bir sakınca yoktur,» denilmiştir.

Müslim, Ebû Dâvüd ve Nesâi de Ebü Sâid-i Hudri (Radıyallâhü anh)'den 877 nolu hadis metni yerine 879 nolu Ebû Cuhayfe (Radıyallâhü anhJ'nin hadîsindeki, Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e âit metin kısmına benzer bir metin rivayet etmiş'erdir. Ebû Davud'un rivayetinde Ebû S a i d (Radıyallâhü anh) şöyle demiştir:

«Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) «Semiallâhü » dediği zaman -Allâhümme Rabbena..." derdi.

Ebû S a i d (Radıyallâhü anh)'in buradaki hadisi, bundan önce geçen E n e s (Radıyallâhü anh)'in hadîsine benzer. O ha­dîs hakkındaki izah, bu hadîs için de aynen yapılabilir. Bu sebeple tekrarına lüzum görmüyorum.

878 nolu 1 b n-i Ebi Evfâ (Radıyaliâhü anh)'nın ha­disini Ebû D â v û d ve Müslim do az bir lafız farkıyla rivayet etmişlerdir. T i r m i z i de benzerini A 1 î (Radıyallâhü anh)'den rivayet etmiştir.

Bu hadîse göre de Peygamber (Sallaliahü Aleyhi ve Sellem) ba­şını kaldırmaya başladığı zaman tesmî' ederdi ve tam doğrulduktan sonra da tahmid ederdi. Bu hadîsdeki tahmîd cümlesi biraz uzunca-dır. Bunu, meâliyle beraber tekrarlıyalım :

-Allah'ım! Ey Rabbimiz! Gökler dolusu, yer dolusu ve onlardan sonra dilediğin şeyler dolusu hamd, ancak Sana lâyıktır, Sana mah­sustur.»

878 nolu Ebû Cuhayfe (Radıyallâhü anh) hadisi, zevâid kısmındandır. Bununla.beraber, yukarıda belirttiğimiz gibi M ü s-limde ve Ebû Davud'un süneninde Ebû Cuhayfe (Radıyallâhü anh) in hadîsinde Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) in sözü olarak geçen metin az bir lafız farkıyla, Ebû S a i d - i H u d r i (Radıyallâhü anh)'den merfu' olarak bulunmaktadır. Bu­radaki tahmidi, meâliyle beraber tekrarlıyalım :

«Allahım! Ey Rabbimiz! Gökler dolusu, yer dolusu ve bunlardan sonra dilediğin şeyler dolusu hamd, ancak Sana lâyıktır. Allahım! Senin verdiğine hiç bir engel yoktur. Senin vermediğini hiç bir ve­recek yoktur. Senin katında hiç bir zenginlik sahibine zenginliği ya­rar sağlayamaz.»

Ebû Cuhayfe {Radıyallâhü anh)'n hadisinde geçen 'Cti-dud" kelimesi, 'Cedd'in çoğuludur. 'Cedd* kelimesi, zenginlik, varlık, nasib, şans ve benzeri mânâlara gelir. Biz 'Cüdud' kelimesini 'Nasib-ler' diye terceme ettik. Şanslar, zenginlikler diye de terceme edile­bilir. Peygamber (Sallallahü Aleyhive Sellem)'in okuduğu tahmid-de geçen ced kelimesi, âlimlerce s^tl|$nHk diye mânâlandırılmıştır. Buna göre : cümlesinin mânâsı:

«Senin katında zenginlik sahibine zenginliği menfaat sağlaya­maz.» -olur. Bu cümledeki kelimesi de «katında* diye yorumlanmış olur.

Cümledeki; kelimesi 'Cidd' olarak da okunabilir. Mânâsı çalışmaktır. Bu takdirde cümlenin mânâsı:

«Senin katında, çalışmak sahibine çalışması menfaat sağlaya­maz.» olur. Yâni kişiye menfaat sağlayan husus, çalışmasını kabul etmen ve onu muvaffak kılınandır. Senin rızâna uygun olmayan ça­lışması hiç bir menfaat sağlayamaz.

Doğrusu, birinci mânâdır.

Rüku'dan kalkarken imam ve me'mum ve münferidin tesmi' ve tahmîd etmeleri hususunda âlimlerin görüşleri :

1 - îbn-i Mes'ud, Ebû Hüreyre, Ebû Hanî-f e, Mâlik (Radıyallâhü anhüm) ve bâzı âlimlere göre, imam yalnız tesmi' edecek, cemâat da yalnız tahmid edecektir. Bunların de­lilleri ise:

«İmam tesmi' ettiği zaman siz tahmîd edin.» mealindeki E n e s (Radıyallâhü anh)'in 876 nolu hadisi, Ebû S a î d (Radıyallâ­hü anh)'in 877 nolu hadisi ve benzeri hadislerdir.

2 - Sevri, Evzâi, Hanefiler' den Ebû Yûsuf ile Muhammed ve Hanbeli âlimlerine göre imam, tes­mî1 ve tahmîd'in ikisini de yapacak. Cemâat yalnız tahmid edecek. Bunların delilleri de mezkûr hadîslerdir. Bir de B u h â r î ve Mü­ellifin rivayet ettikleri 875 nolu Ebü Hüreyre (Radıyallâhü anh) 'in hadisi ile Müslim ve Müellifin îbn-i Ebû Evfâ (Radıyallâhü anh) 'dan rivayet ettikleri 878 nolu hadisidir. Münferide gelince:

1 - Mâlikiler ve Hanbeliler'e göre münferid, tes­mi' ve tahmidin ikisini de yapacaktır.

2 - Hanefî âlimlerinden üç rivayet vardır:

a) Münferid, yalnız tahmid edecektir. Zey lâi: Meşâyihin ekserisi bu görüştedirler. El-Mebsût'ta: En sahih olanı budur. Çün­kü tesmi' orada bulunanları hamd etmeye teşviktir. Münferidin be­raberinde kimse yoktur ki onu teşvik etsin, denilmiştir, demiştir.

b) Zeylâinin Ebû Bekir Râzi1 den naklen be­yan ettiğine göre münferid yalnız tesmî' etmelidir. Çünkü münfe­rid, kendi nebinin imamıdır. Ebû Hanife'ye göre imam, yal­nız tesmi' eder. Nevâdir'in rivayeti de böyledir.

c) Yine Z e y 1 â i' nin beyânına göre e 1 - H a s a n , mün­feridin hem tesmi' hem tahmid edeceğini Ebû Hanife' den nakletmiş; Hidâye sahibi de: En sahih kavil budur, demiştir. Sebe­bi de şudur: Münferid kişi, kendi nefsinin imamıdır. Önce tesmi' eder. Yaptığı tesmi' üzerine hamdeden kimse bulunmadığı için, ken­disi tesmi' dâvetine icabet etmek üzere tahmid eder.

3 - Şâfiiler'e göre namaz kılan kişi, imam olsun mün­ferid olsun me'mum olsun, hapsi hem tesmi' eder, hem tahmid eder. Ata', Ebû Bürde, Muhammed bin Sîrin, î s -hak ve Davud'un kavli de budur. Bunların delili B u h â r i ve Müslim'in Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'den ri­vayet ettikleri ve 875 nolu hadîse benzeyen hadistir. Oradaki hadîste, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in rüku'dan başını kaldır­maya başlayınca tesmi' ettiği ve tam doğrulunca tahmid ettiği bildi­rilmiştir. Diğer bir delil yine Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem)'in rüku'dan kalkarken tesmî ve tahmîd ettiğine dâir M ü s-lim'in Huzeyfe (Radıyallâhü anh) den rivayet ettiği hadistir.

İbn-i Ebi Evfâ (Radıyallâhü anh) 'nin ve Ebû C u -h a y f e (Radıyallâhü anh)'in hadisleri de onlar için delil olabilir. El Menhel yazan 'Kişinin, rüku'dan başını kaldırdığı zaman söyleye­ceği söz bâbı'nda yukarıdaki görüşleri ve en son olarak Şafii-1 e r' in görüşünü naklettikten sonra şöyle der:

Şâfii1er'in gösterdikleri deliller, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in imam olarak namaz kıldırışına aittir. Bu sebep­le münferid için delil gösterilmesi tam olmamakla beraber şöyle de­nilebilir : Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Benim namaz kılışımı gördüğünüz gibi siz de namaz kılın.» bu­yurmuştur. Bu hadîs. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in namaz kılışının imama mahsus olduğuna delâlet etmez.

Ş â f i î 1 e r' in başka bir delili de Dârekutni' nin Büreyde (Radıyallâhü anh)'den rivayet ettiği şu mealdeki hadistir:

«Ey Büreyde! Sen başını rüku'dan kaldırdığın zaman Semiallâhü limen hamiden. Allâhümme rabbena leke'1-Hamd... de-. Bu hadisin zahirine göre Büreyde (Radıyallâhü anh) in imam, münferid veya me'mum olması arasında bir fark yoktur. N e v e v î: '...ve tesmf ile tahmîd bir zikir olup imam için müstahab olduğu gibi baş­kası için de müstahabtır. Rüku', secde ve diğer hallerdeki teşbihler gibidir. Bir de şu vardır ki: Namazın hiç bir yerinde zikirden boş kalınmamalıdır. Rüku'dan kalkarken ve kalktıktan sonra tesmî ve tahmîdden birisi edildiği takdirde, iki halden birisi boş geçecektir. Halbuki kalkarken tesmi ve kalktıktan sonra tahmîd edilirse iki hal­de de zikirle meşgul olunmuş olur,' demiştir.

Tahmidin daha uzun şekli, Müslim, Ebû Dâvûd ve başka sahih hadis kitablarında mevcuttur. Ayrıca Buhâ.ri, Müs­lim, Tirmizi, Nesâi ve diğer sahih kitablarda rivayet olunan bâzı sahîh hadislerde, tahmîdi, meleklerin tahmidine denk gelen kişinin geçmiş (küçük) günahlarının bağışlanacağı bildirilmek­tedir. Müellifin rivayet ettiği hadîslerde bu husus bulunmadığı için bunun üzerinde durulmadı.

Tesmî' ve tahmid hakkındaki dört mezhebin görüşlerine âit ge­niş ma'lumat isteyenler, fıkıh kitablarına müracaat etsinler. [113]



19 - Secde Babı





880) Meymûne (Radtyallâhü an ha) 'den; Şöyle demiştir :

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) secde ettiği zaman kol­larını (yanlarından) uzaklaştırırdı. Öyle ki, bir kuzu, kollarının ara­sından geçmek isteseydi geçebilirdi.»"



881) Abdullah bin Ubeydillah bin Akranı el-Huzâi'nin babası L'bey-Hullah bin Akram el-Huzâi (Radıyallâhü anhümâyden; Şöyle demiştir:

Ben, Nemire'nin[114] dağlardan ve tepelerden oldukça uzak bir düzlüğünde babamın beraberindeydim. Yakınımızdan bir süvari ka­filesi geçti ve yolun kenarında

(Namaza durdular.) Ben de namazda hazır bulunarak onlarla beraber namaz kıldım. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in her secde edişinde ben O'nun koltuk altlarının beyazlıklarına bakar­dım.

İbn-i Mâcete demiştir ki: Halk, Ubeydillah bin Abdullah der. Râvi Ebü Bekir bin Ebî Şeybe de dedi ki: Halk Abdullah bin Ubey-dilah der.

Bize Muhammed bin Beşşâr tahdis etti. (O da dedi ki:) Bize Ab-durrahman bin Mehdi, Safvân bin îsâ ve Ebû Dâvûd tahdis ederek dediler ki: Bize, Dâvûd bin Kays, UbeydiUah bin Abdillah bin Ak-ram'dan; O da babasından, O da Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den bunun mislini tahdîs etti. [115]


İzahı





Müellif, bu hadisi iki senedle rivayet etmiştir. Her iki senedin ri­cali, yukarıdaki arapça metinde ismen geçmektedirler. Müellife tah-diste bulunan ilk seneddeki râvi Ebû Bekir bin Ebi Şey-b e ' dir. Onun zikrettiği senedde, sahâbî Akram el-Huzâi'-nin oğlu ve râvisinin adı Ubeydullah' tır. Ubeydulla h'ın râvisi olan oğlunun adı ise Abdullah' tır.

Müellife tahdiste bulunan ikinci seneddeki râvi ise, M u h a m -med bin B e ş ş â r' dır. Bu senede göre sahabi A k r a m ' in râvisi oğlunun adı Abdullah' tır A b d u 1 1 a h ' in râvisi ve oğlunun adı ise Ubeydullah' tır.

Müellif demiştir ki: Halk bu zatları Ubeydullah bin Abdullah olarak söyler. Fakat Ebû Bekir bin Ebî Ş e y b e demiştir ki: Halk bu zatları Abdullah bin Ubey­dullah olarak söylerler.

Müellifin, Ubeydullah bin Abdullah deyişinin taraftan olduğu, ifâde tarzından anlaşılıyor.

T i r m i z î' de rivayet olunan bu hadîsin senedinde de mezkûr zatlar Ubeydillah bin Abdullah bin Akram el-Huzâi olarak geçmektedirler. Hulâsa'da da Abdullah, A k r a m ' in oğlu olarak ve Ubeydullah da Abdul­lah ' in oğlu olarak tanıtılmıştır.[116]

İki hadiste geçen bâzı kelimeler:

Behme : Kuzunun erkek ve dişisine denilir.

Behm : Kuzular demektir. İkinci hadîste geçen ve hayvanlar diye terceme ettiğimiz Behm'den maksad, kuzular olabilir.

Kaâ: Dağlardan ve tepelerden biraz uzak olan ova ve düzlük araziye denilir. Bunun çoğulu Kıy', Kıy'a, Kıy'an ve Akvâ' gelir.

Ufret: Parlak olmayan beyazlık demektir.

Mezkûr iki hadîs, secde hâlinde kolları açmanın meşruluğuna delâlet eder. Elleri yanlardan uzaklaştırmak, erkeklere mahsustur. Kadınların kollarım yanlarına yapıştırmaları matlubtur. Bu hususta Ebû Davud'un el-Merâsil'de Yezîd bin Ebi H a b i b' ten rivayet ettiği hadîs vardır.

M e y m ü n e (Radıyallâhü anhl'nin hadisini Müslim, Ebû Dâvûd, Nesâî, el-Hâkim ve Tabarânî de

rivayet, etmişlerdir.



882) Vâil bin Hücr (Radıyatlâhü a»/r)'den rivayet edildiğine göre. şöy­le demiştir :

Ben, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in secdeye gider­ken ellerinden önce dizlerini yere koyduğunu ve secdeden kalktığı za­man, dizlerinden önce ellerini (yerden) kaldırdığını gördüm. [117]



İzahı





Bu hadîsi Ebû Dâvûd, Ahmed, Nesâî, Tirmi­zi, el-Hâkim, Dârekutnî, Dârimi ve Tahavi de rivayet etmişlerdir.

Hadis, secdeye giderken, önce dizlerin ve ondan sonra ellerin ye­re konmasının ve secdeden kalkarken önce ellerin, ondan sonra diz­lerin yerden kaldırılmasının meşruluğuna delâlet eder. Bâzı âlimler, Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) ve îbn-i Ömer (Ra­dıyallâhü anh)'den rivayet olunan hadîslere dayanarak bunun tersi­ne, secdeye gidildiğinde önce ellerin ve ondan sonra dizlerin yere ko­nulmasına ve secdeden kalkılırken önce dizlerin, ondan sonra elle­rin kaldırılmasına hükmetmişlerdir. El Menhel yazarı, özetle şöyle der:

1 - Cumhur Vâil bin Hücr (Radıyallâhü anh)'ın ha-dîsiyle hükmetmiştir. Ebu't-Tayyîb bütün fıkıhçılardan bu görüşü nakletmiştir. İbnü'l-Münzir de Ömer bin el'Hattab, tbrâhim en-Nahaî, Müslim bin Yesâr, Süfyân-ı Sev'rİ, Ahmed, İshak, Ebû H a n î f e ile arkadaşlarının böyle hükmettiklerini anlatmıştır.

2 - Mâlik, İtn-i Hazm ve Evzâi, secdeye gi­derken önce elleri yere koymanın ve secdeden kalkarken önce elleri yerden kaldırmanın müstahablığına hükmetmişlerdir. İ b n - i Ab-di'1-Hakem'in rivayetine göre Mâlik, iki şekil arasın­da bir fark olmadığın] söylemiştir.'



883) (Abdullah) İbn-i Abbâs (Radtyallâhü anhümâ/dan rivayet edil­diğine göre; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel/em) şöyle buyurdu demiştir :

-Ben, yedi kemik üzerinde secde etmekle emrolundum.»"



884) İbn-i Abbâs (Radtyallâhü anhümâJ'dan rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

«Ben, yedi (kemik) üzerinde secde etmekle ve (secdeye gider­ken) saç ve elbiseyi toplamamakla emrolundum.»

Râvi İbn-i Tâvûs demiştir ki Babam, (yedi kemiği sayarken) şöyle diyordu: Eller, diz kapakları, ayaklar. Ve babam alın ile burnu bir sayardı."



885) Abbâs bin Abdulmuttalib (Radtyallâhü anhyfan rivayet edildi­ğine göre kendisi; Resûlullah (Salluilahıı Afcvhi ve Sellem)'den şunu buyurur­ken işitmiştir :

-Kul, secde ettiği zaman onunla beraber yedi uzuv secde eder: (etmelidir.) Yüzü, el avuçları, diz kapakları ve ayakları. [118]



İzahı





883 nolu İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh) 'in hadîsini E b û Dâvûd, Nesâî, Tirm izi, Bezzâr ve Tahâvİ de

az lafız farkıyla rivayet etmişlerdir. Bâzı rivayetlerde; cümlesi yerine cümlesi bulunur.

884 nolu İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh)'in hadisini de yine az lafız farkı ile Kütüb-i Sitte sahihlerinin hepsi rivayet etmiş­lerdir.

Bu hadisin sonunda râvi İbn-i Tâvûs demiştir ki: Ba­bam yedi kemiği saymış, alın ve burnu bir uzuv olarak göstermiş­tir. El-Menhel'de bildirildiğine göre îbn-i Tâvûs'un babası olan Tavus, alın üzerinde secde etmeyi vâcib görmüş, secdede burnun yere değdirilmesini de sünnet saymıştır.

885 nolu Abbâs bin Abdulmuttalib (Radıyallâhü anh)'in hadisini de Ahmed ve Buhâri hâriç, Kütüb-i Sitte sahihleri rivayet etmişlerdir.

Bu hadiste geçen 'A'râb' kelimesi 'İrb'in çoğuludur. 'İrb' uzuv demektir. Hadiste secde uzuvları sayılırken geçen yüzden maksad, alın ve burundur. Çünkü diğer bâzı rivayetlerde bu durum bölirtil-miştir. Alın ve burundan başka, yüzün her hangi bir tarafı üzerin­de secde etmek usûlü bilinmemektedir. Ta'zim için yapılan secde, aka ve burun üzerinde yapılanıdır.

Hadisteki ayaklardan maksad da, ayakların parmak uçlarıdır. Ni­tekim Müslim'in îbn-i Abbâs (Radıyallâhü anhJ'dan olan rivayetinde bu durum belirtilmiştir.

Hadîsler, anılan yedi uzuv üzerinde secde etmenin vâcibliğine de­lâlet ederler. El-Menhel yazan, âlimlerin bu husustaki görüşlerini şöy­le anlatır:

1 - Şafiî' nin kuvvetli kavline göre ve Hanbeliler'e göre yedi uzuv üzerinde secde etmek vâcibtir. Bu uzuvların birer parçasını yere koymak kâfidir.

2 - Ebû Hanife, bir kavline göre Şafiî, Mâlikîler ve fıkıhçıların ekserisine göre alın üzerinde secde etmek vâcibtir. Diğer uzuvları yere koymak sünnettir.

Hadîslerin zahirine göre, secde edilirken, bu uzuvların çıplak ol­maları vâcib değildir. Çünkü açık olsun örtülü olsun bu uzuvları ye­re koymak ile secde hâsıl olur.

Diz kapaklarının çıplak olmasının vâcib olmaması hususunda ih­tilâf yoktur. Zâten avret yerinin örtülmesi sebebiyle diz kapaklarının açık tutulması sakıncalıdır.

Ayakların çıplak olmasının şart olmaması hakkında da ihtilâf yoktur. Çünkü mestler üzerinde meshedilerek, mestlerle beraber na­maz kılmak meşru kılınmıştır. Eğer ayakların secde hâlinde çıplak olması şart olsaydı, namazda mestleri çıkarmak gerekecekti. Mest­ler çıkarılınca abdest de bozulmuş olurdu.

Ellerin çıplak tutulması mes'elesine gelince; Bu hususta ihtilâf vardır:

1 - Cumhura göre ellerin çıplak olması vacip değildir.

2 - Şafiî, bir kavlinde ellerin çıplak olmasını vâcib görmüş­tür. Hanbeliler de elleri örtmenin mekruhluğuna hükmet­mişlerdir.Zahiri olan görüş, cumhurun mezhebidir.

Alnın çıplak olması meselesine gelince:

1 - Dâvûd-i Zahirî, Şâfiîler ve bir rivayetinde Ahmed bin Hanbel, alnın çıplak olmasını vâcib görmüş­lerdir. Onlara göre başa konan sarık, takke, bere, sargı ve benzeri her hangi bir şey, çıplak alnın yere değmesine mâni olursa, secde caiz değildir.

Ali bin Ebî Tâlib, îbn-i Ömer, Ubade bin es-Sâmit, ibrahim en-Nehai, tbn-i Şi­rin, Ömer bin Abdülaziz (Radıyallâhü anhüm) ve başka bâzı âlimlerin kavli budur.

Bunların bir delili, Ebû Davud'un Salih bin Hay­van es-Sebbâî (Radıyalâhü anhümâl'den rivayet ettiği şu mealdeki hadîstir:

'Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) alnı üzerinde sarık sarınarak yanı başında secde eden bir adam görmüş ve sarığım yu­karı çekerek alnını açmıştır.' Diğer bir delilleri de îbn-i Ebî Ş e y b e ' nin Iyaz bin Abdillah (Radıyallâhü anhüm)'-den rivayet ettiği şu mealdeki hadîstir .-

'Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), sarığının bir parça­sı üzerinde secde eden bir adamı görmüş de, mübarek eliyle işaret ederek, sarığını yukarı kaldırmasını istemiştir.'

2 - Saîd bin el-Müseyyeb, el-Hâsan, Bekir el-Mûzenî, Mekhul ve Zühri: Alnı açmak vâcib de­ğildir, demişlerdir. Mâlik, Hanefî âlimleri, E v z â İ, î s h a k ve bir rivayete göre Ahmed bin Hanbel ile âlimlerin ekserisinin kavli budur. Bunlara göre secde ederken alnı örtmek mekruhtur.

Bu görüşteki âlimlerin delili, Ebû Naim'in el-Hİlyede îbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh)'den; T a b e r â n î' nin îbn-i E v f â (Radıyallâhü anhl'den ve îbn-i Ali Câ-b i r (Radıyallâhü anh)'den rivayet ettikleri şu mealdeki hadistir:

'Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), sarığının bir katı üze­rinde secde ederdi.' Fakat bu hadîsin rivayet edildiği bütün tarik­ler zayıftır. Hattâ Ebû Hatim: Bu hadîs bâtıldır, demiştir. B e y h a k i de : Bu hadîsin rivayetlerinden hiç bir şey sübût bul­mamıştır, der. Hadis, sabit olduğu takdirde bu hadîs ile alnın açık tutulmalının gerekliliğine delâlet eden hadisleri uzlaştırmak için şöyle bir yorum yapılabilir: Alnın açık tutulmasını gerekli gören hadisler, ma'zeret olmaması hâline aittir, diğeri de özür hâline aittir.

îbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh)'ın hadisinde: «...Saç ve elbiseyi toplamamakla emrolundum.» buyurulmuştur. Yâni namaza durulduğunda saç ve elbiseyi, yere değdirmesin diye toplamak yasak­lanmış, bunları kendi hallerine bırakmak ve onların sahibiyle bera­ber secde etmelerine imkân vermek istenilmiştir.

Fıkradaki nehiy, cumhura göre tenzihen kerahet içindir. Kişi ister namaza duracak diye saçını ve elbisesini toplasın, ister daha önce ve başka maksadla toplamış olsun ve namaza durduğunda bu hal tesadüfen devam etsin, netice değişmez.

Nevevî, Müslim'in şerhinde : 'Âlimler, şu durumlarda namaz kılmaktan nehiy hususunda ittifak etmişlerdir.

Adam elbisesini yukarı çekmişken; yenlerini katlamışken; kol­larını sıvamışken; saçlarım örüp bağlamışken; saçlarını sargının al­tında toplamışken ve benzerî haller. Bütün bunlar, âlimlerin ittifa­kıyla yasaktır, tenzihen mekruhtur. Eğer böyle yaparak namaza du­rursa isâe (kötü) etmiş olur. Bununla beraber namazı sahihtir. D â v û d i' ye göre namaz için böyle yapmak mekruhtur. Daha Önce böyle yapmışsa ve tesadüfen bu halde namaza durursa mek­ruh değildir. İbnü'l-Münzir'in anlattığına göre H a s a n-ı B a s r î: Bu halde kılınan namazın iade edilmesi vâcibtir, demiş­tir. Sahih ve muhtar kavil, cumhurun kavlidir. Sahâbîlerden ve baş­kalarından nakledilen zahiri de budur.' demiştir.

Namazda saçları ve elbiseyi toplamanın yasaklanmasının hik­meti şudur : Kişi, yere değmesin diye saçını ve elbisesini toplayınca, kibirli adama benzer. Bir de saçı toplamanın yasaklığı hikmeti hak­kında Ebû Davud'un rivayet ettiği bir hadîse göre şeytan namaz esnasında toplanan saç içinde oturur. Bu rivayete göre; Ebû fl â f i' (Radıyallâhü anhJ, H z . Ali (Radıyallâhü anh)'nin oğ­lu Hasan (Radıyallâhü anhJ'ı namaz kılarken görmüş, saçla­rını başı üstünde örmüş durumdaymış. E b ü R â f i' (Radıyal-lâhü anh), Onun örgüsünü çözünce Hasan (Radıyallâhü anh) öfkeyle dönüp Ona bakmıştır. Ebû R â f i' (Radıyallâhü anh) de Ona. Sen namazına yönel ve öfkelenme. Çünkü ben, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den işittim. Buyurdu ki: «Şu örgü, şeytan oturağıdır.»



886) Resûlullah (Sallallahü Alryhi vv Sel/emy\n arkadaşı Ahmer [119] (Radıyallâhü anh /den :

Şöyle demiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) secde ettiği zaman ellerini yanlarından çok uzaklaştırdığından dolayı, biz gerçekten Ona çok acıyorduk. [120]



İzahı





Bu hadisi Ahmed, Ebû Üâvûd, Tirmizi ve Ta-h a v İ de rivayet etmişlerdir. Hadîs, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in secde ederken mübarek kollarını, yanlarından çok uzak tuttuğuna ve bu nedenle meydana gelen meşakkat dolayısıyla Ona bakan sahâbîlerin fazlasıyla acıdıklarına delâlet eder.

Bu hadis de 880 ve 881 nolu hadislerin hükmünü te'yid eder mâ­hiyettedir. [121]



20 - Rüku' Ve Secdedeki Teşbih Babı





887) Ukbe bin Amir el-Cühenî (Radtyailâhü anh) den, şöyle demiştir : — •Öyleyse sen. Büyük Rabbinin adını teşbih et.»[122] âyeti nazil olduğu zaman Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bize :

«Bu (âyetin mefhurnu)nu rüku nuzda kılın.» buyurdu. Sonra; «gen, Yüce Rabbinin adını teşbih et.[123]

âyeti nazil olunca Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bize: «Bu (âyetin mefhumu>nu secdenizde kılın.» buyurdu. [124]


İzahı





Bu hadîsi Ahmed, Ebû Dâvûd, el-Hâkim, İbn-i Hibbân ve Dârimi de rivayet etmişlerdir.

El Menhel yazan, bu hadîsin açıklaması bahsinde özetle şöyle der:

«Hadisteki birinci âyetin başındaki 'F' harfi, daha önceki âyet­lere terfi1 içindir. Yâni:

'Ey Allah'ın Resulü! Sen, halkı tevhide ve Allah'a itaat etmeye davet et. Geçen âyetleri açıkla. Buna rağmen eğer halk, hidâyet yo­lunu tutmazsa Sen artık Rabbine dön. Ve Onu bütün noksanlıklar­dan tenzih et. Tenzih, teşbih lafzıyla olsun, başka zikirlerle olsun far-ketmez.'

Âyetteki isim lafzı ile Allah'ın adı kasdedilmemiş olabilir. Yâni âyet ile büyük Allah'ın zâtının tenzih edilmesi kasdedilmiş olabilir. İkinci ihtimal, isim kelimesinin zâid olmayıp Allah'ın adı anlamında kullanılmış olabileceğidir. Bu takdirde âyette büyük Allah'ın adının tenzih edilmesi emredilmiş olur. İkinci ihtimal daha yakındır. Çün­kü Allah'ın zâtını, bütün noksanlıklardan tenzih ve ta'zim etmek, vâ-cib olduğu gibi, onun ismini de tenzih ve ta'zim etmek gerekir.

Bu iki yorum, ikinci âyet için de söz konusudur.

Hadîste: «3u âyeti rükunuzda kılınız.- emrinden maksad; terce-mede parentez içi ifâdeyle işaret edildiği gibi âyeti aynen rüku'da okumak değil, âyetten anlaşılan 'Sübhâne Rabbiye'1-Azîm' zikrini rü­ku'da okumaktır.

Hadîste «Bu âyeti secdenizde- kılınız.» emrinden maksad; terce-mede parentez içi ifâdeyle işaret edildiği gibi âyeti aynen secdede okumak değil, âyetten anlaşılan 'Sübhâne Rabbiye'1-A'lâ' zikrini sec­dede okumaktır.

'Azim = Büyük ve azametli' kelimesinin rüku' teşbihine ve 'A'lâ = Yüce ve yüksek' kelimesinin secde teşbihine tahsisinin hikmeti şudur: Secde hâlindeki tevâzû, rüku' hâlindeki tevâzû'dan çok da­ha derin ve canlıdır Çünkü insan vücûdunun en şerefli uzvu olan alın, ayakların bastığı toprağa sürülüyor. Bu nedenle secde, rüku'-dan efdaldir. 'A'lâ' kelimesinin ifâde ettiği yücelik ve azamet, 'Azîm' kelimesinin mânâsından daha büyük olduğu için secde teşbihinde 'A'lâ' kelimesi uygun kılınmıştır.

Hadis, rüku' ve secdede teşbih yapmanın vâcibliğine delâlet eder. Âlemlerin bu husustaki görüşleri şöyledir:

1 - Hanbelîler ve îshak bin Râheveyh, bu hadîsin zahiriyle hükmederek: Rüku' ve secdede teşbih yapmak vâ-cibtir, demişlerdir. Bunlara göre kişi teşbihi, bilerek terkederse na­mazı bozulur. Unutursa namazı bozulmaz, sehiv için secde eder.

2 - Dâvûd-i Zahiri'ye göre tssbîh, mutlaka vâcibtir. Unutularak bile terkedilse namaz bozulur. Sehiv secdesi ile tamir edilemez.

Bu iki gruptaki âlimler, mezkûr hadîsi delil gösterdikleri gibi, teşbihi kırâata kıyaslamışlardır.

H a n b e 1 î mezhebine âit el-Muğnî adlı kitabda: Ahmed bin H a n b e 1' den meşhur olan kavil şudur: Eğiliş ve kalkışlar-daki tekbir, rüku' ve secdedeki teşbihler, rüku'dan kalkılırken yapı­lan t es m i' ile tahini d, iki secde arasında okunan 'Rabbiğfirlî...' duası ve ilk teşehhüd vâcibtir. îshak ve Davud'un kavli de bu­dur.' denilmiştir.

3 - Ebû Hanîfe, Mâlik, Şafii, bir kavline göre Ahmed ve âlimlerin cumhuru, rüku' ve secdedeki teşbihin sün­net olduğuna hükmetmişlerdir. Bunların delili, namazını hatalı kı­lan kişiye Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in namaz ta'li-mine âit hadîsidir. Çünkü o hadîste Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) adama namazın vâciblerini ta'lim etmiştir. Ona bu zikrileri öğretmiştir. Eğer bu zikir ve teşbihler vâcib olsaydı, taharrüm tek­birini ve kıraati öğrettiği gibi bunu da öğretecekti. Gerekli açıkla­manın ihtiyaç vaktinden te'hiri caiz değildir. Şu halde Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in adama, mezkûr teşbihleri öğretme­miş olması, bunun vâcib olmadığına delildir.

Bu delil, teşbihin vâcibliğine hükmedenlerin delil olarak göster­dikleri hadislere de cevabtm

Teşbihin vâcibliğine hükmedenlerin, teşbihi kıraata kıyaslama­ları da tam değildir. Çünkü ayakta durmak, namazda olduğu gibi na­mazın dışında da halkın alışkın olduğu bir âdettir. İbâdet duruşunun âdet duruşundan farklı kılınması için, ibâdet duruşunda kıraat vâ­cib kılınmıştır. Fakat rüku' ve secde hali, ibâdet dışında alışılmış bir duruş değildir. Bu sebeple bu duruşun ibâdet duruşu olduğunu bil­dirmek için bir alâmete hacet yoktur.



888) Huzeyfe bin el-Vemân (Radıyallâhü tinh)\\ç\\ rivayet edildiği­ne göre kendisi :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den; rüku'a gittiği za­man üç defa «Sübhâne Rabbiye'I-Azîm» ve secdeye gittiği zaman üç defa «Sübhâne Rabbiye'1-Alâ» dediğini (kulağıyla) işîtmiştir. [125]



İzahı





Bu hadisi, Ahmed, Müslim, Ebû Dâvûd, Nesâi ve Dârimi de rivayet etmişlerdir Tirmizi de bunun bir benzerini rivayet ederek hasen - sahih olduğunu söylemiştir. Bâzı rivayetlerde Huzeyfe (Radıyallâhü anh)'in, Peygamber (Sal-lailahü Aleyhi ve Sellem) iie beraber namaz kılarken, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) den bu teşbih sesini işittiği bildirilmiş­tir. Yine bâzı rivâyetlerdeki metin daha uzuncadır. Ve orada şu ilâ­ve de vardır:

'Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) namazda kıraat eder­ken rahmet âyeti geçtiğinde durup rahmet dilerdi. Ve azab âyeti geç­tiğinde, durup istiâze ederdi.'

Âlimlerin rüku1 ve secdedeki teşbih sayısı ile ilgili görüşlerini bi­raz sonra gelecek 890 sayılı hadîsin açıklaması bahsinde beyan edeceğiz.



889) Aişe (Rtidtyallâhü anh)\\rw; Şöyle «itmiştir : Resftltaliah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), rüku' secdesinde:

zi^««i çok söyleyerek Kuranı tef­sir ederdi. [126]


İzahı





Bu hadisi Buhâri, Müslim. Ebû Dâvûd ve Nesâi de rivayet etmişlerdir.

Hadîsin zahirine göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) anılan zikri namazda çok söylerdi. Namazın dışında söylemezdi. M ü s 1 i m ' in bir rivayetinden anlaşıldığına göre Peygamber (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem) bu zikri namazın içinde ve dışında bol bol söylerdi. Müslim' deki rivayet şöyledir : ' Â i ş e (Radıyallâ­hü anhâ)'dan rivayet edildiğine göre, şöyle demiştir:

"Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem); zikrini çok söylerdi. Ben: Yâ Resûlallah: Seni görüyorum. Bu zikri çok söylüyorsun, dedim. B» nün üzerine Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: «Benim Rabbim, ümmetim hakkında bir alâmet göreceğimi bana ha­ber verdi. Ben onu gördüğüm zaman :

sözünü çok söyleyeceğim, fcfte

o alâmeti gördüm. (Alâmet şudur:) Allah'ın nusreti ve Fetih —M«k-ke Fethi— geldiği ve insanların dalgalar hâlinde İslâm dinine girdik­lerini gördüğün zaman, Rabbinin hamdine bürünerek teşbih et; Ve ondan mağfiret dile. Çünkü Allah, tevbeleri çok kabul edicidir.»"

M ü s 1 i m ' in rivayetinde, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve anlattığı alâmet, N a s r süresidir.

N a s r süresinde Allah Teâlâ : buyur­muştur. Bu âyette Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e Allah'ın hamdiyle teşbih etmesi ve istiğfar etmesi emredilmiştir. Hadiste  i ş e (Radıyallâhü anhâ)'nin bildirdiği gibi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) anılan zikri çok söylemekle bu âyeti te-ftir etan*f olur. Ve emrine uymuş olur.

Mezkûr âyet, iki şekilde yorumlanabilir:

1 - Rabbinin hamdine bürünerek teşbih et...» Bu takdirde Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) e, hem hamd etmek hem de teşbih etmek emri verilmiş oluyor. Ve Peygamber (Sallallahü Aley­hi ve Sellem) ikisini de yapmadıkça emre uymuş olmaz.

2 - «Rabbine ha m d etmek suretiyle teşbih et ... Çünkü hamd etmek de bir nevi teşbihtir. O*dn da. Allah'ın eksikliklerden oluşu ifâde ediliyor. Övgüye lâyık fiiller dolayısıyla hamd edilir. Bu takdirde Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellemİ'e hamd etmek emri verilmiş oluyor ve kendisi yalnız hamdetmekle, verilen emri ye­rine getirmiş oluyor.

Hadisteki zikir lafzı, âyetin birinci şekilde yorumlanmasını te'yid eder. Çünkü 'Sübhâneke'İlahümme' ile 'Bihamdik' arasında atıf har­fi olan ' -vav' harfi vardır. Zahirine göre, bu harf, kendisinden önce geçen teşbih ile kendisinden sonra gelen hamd'in ayrı cümleler olduğuna işaret eder. Ehlinin ma'lumu olduğu üzere, bu harf, ken­disinden sonra gelen cümleyi, kendisinden önce geçen cümleye atıf eder. Bu takdirde mezkûr zikrin mânâsı şöyle olur ı

«Allah'ım! Seni teşbih ederim ve lâyık olduğun hamd ile sana hamd ederim.»

Bu harf, hâl için olabilir. Bu takdirde mezkûr ibarenin mânâsı şöyle olur:

«Allah'ım! Senin hamdine bürünerek Seni teşbih ederim...»

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SeUem)'in mağfiret dilemesi­ne gelince; Bu dilek, tevâzuun en mükemmel ifadesidir. Allah Teâlâ'-nın emrine uymanın büyük idrâkidir ve ümmeti için rehberlik nişâ-nesidir. Çünkü bilindiği gibi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel-lem) küçük - büyük bütün günahlardan masumdur. Bâzı âlimlere gö­re Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in bu nevî mağfiret di­lemesi, kendi zâtında ümmeti içindir.



890) (Abdullah) İbn-i Mes'ud (Radtyallâhü ««A/den rivayet edildi gme göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiş.

-Biriniz rüku'a gittiği zaman rüku'unda üç defa 'Sübhane Hab-biye'1-Azîm' desin. Çünkü böyle yaptığı zaman rüku'u tamamlanmış olur. Ve biriniz secde ettiği zaman secdesinde üç defa 'Sübhane Rab-biye'1-A'lâ1 desin. Çünkü bunu yaptığı zaman serdesini tamamlamış olur. Bu (anılan) zikir, en azıdır. [127]



İzahı





Bu hadisi Bezzâr, Tirmizi ve Ebû Dâvûd da rivayet etmişlerdir. Ebû Dâvûd: Hadîs mürseldir. Çünkü Avn bin Abdillah bin Utbe bin Mes'ud[128], îbn-i Mes'ud (Radıyallâhü anh) 'a yetişmemiş, demiştir. Bu-h â r î de Tarih adlı kitabında A v n ' in îbn-i Me s ' u d (Ra-dıyallâhü anh) 'a yetişmediğini bildirmiştir. Ebû Dâvûd, mür-sel demekle munkati'i kasdetmiştir. Yahut, mürselin, meşhur olma­yan mânâsını kasdetmiştir. Ona göre mürsel, senedinin her hangi bir yerinde, bir veya birden fazla râvinin düştüğü hadistir.

Hadîs, rüku' ve secdede teşbihin vâcibliğine hükmedenler için bir delildir. Sübüiü's-Selâm sahibinin anlattığı gibi, hadisin zahirine göre üç defadan eksik yapılan teşbih kâfi değildir.

Hadisin: «Bu (anılan) zikir, en azıdır.» cümlesinden maksad şu olabilir: 'Mükemmel teşbihin en azı üçtür.' Bir cemâat cümleyi böy­le yorumlamıştır. Buna göre üç defadan eksik teşbih yapan kimse, sünneti yerine getirmiş olmaz. Üç defa olunca, sünnet yapılmış olur.

Birinci yoruma göre mükemmel teşbihin en azı üç defadan faz­la yapılan teşbihtir. Üç defa yapılan teşbih, vâcib olan teşbihtir. Üç­ten eksik olan teşbih, caiz değildir.

Her iki yorumculara göre teşbihin en mükemmel şekli için be­lirli bir sayı yoktur. Kıraatin uzunluk ve kısalığına göre bu sayı de­ğişir. Çünkü namazdaki rükünlerin, uzunluk ve kısalık bakımından birbirlerine yakın olmaları sünnettir. Zira Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'in rüku' ve secdesinin uzunluk bakımından, kıya­mına yakın olduğu, hadislerle sabittir.

E 1 - M â z ir i: En mükemmel teşbih sayısı, onbir veya dokuz­dur. Mükemmellik bakımından ortalama sayısı beştir, demiştir.

T i r m i z i' nin, İbnü'l-Mübârek ile İshak bin R a h e v e y h ' den rivayet ettiğine göre, bunlar: İmam için beş defa teşbih etmek müstehabtır, demişlerdir. S e v ri de bununla hükmetmiştir.

En-Neyl yazarı: Mükemmei teşbihin belirli bir sayıya bağlanma sına dâir hiç bir delil yoktur. Uygun olanı, muayyen bir sayıya bağ­lanmadan namazdaki kıraatin uzunluğuna göre teşbih sayısını roğalt-maktır, demiştir. [129]



Dört Mezhebin Teşbih Sayısı Hakkındaki Görüşleri:





1 - Hanefi âlimlerine göre rüku'da Sübhâne Rabbiye'l Azim ı, secdede Sübhâne Rabbiye'l Alayı üçer defa söylemek sünnet­tir. Bundan az söylemekle sünnet hâsıl olmaz.

2 - Ş â f i î 1 er ' e göre teşbih, her hangi bir lafızla söylenir­se, sünnetin aslı hâsıl olur. Mezkûr lafızla teşbih etmek efdaldır. En mükemmeli anılan teşbih lafızlarını on bir defa tekrarlamaktır. İmam üç defa tekrarlanmalıdır. Daha fazla tekrarlayamaz. Ancak arkasında namaz kılan cemâat, muayyen kişiler olup, uzatmasına razı oldukları­nı söylerlerse, imam da teşbihi onbir defaya kadar tekrarlıyabiiir.

3 - Hanbeliler'e göre anılan lafızlarla teşbih etmek vâ-cibtir. Bunun tekrarlanması sünnettir.

4 - Mâlikiler'e göre rüku' ve secdede teşbih yapmak mendubtur. Bunun için muayyen bir lafız yoktur. Anılan lafıalarla teşbih etmek, daha efdaldır.[130]



Hadîsin Fıkıh Yönü





Hadîs, rüku' ve secdedeki tume'ninenin en azının üç teşbih mik­tarı olduğuna ve bu iki yerde teşbih etmenin vâcibliğine delâlet eder.

Daha önce de anlattığım gibi Hanefi ve Şafiî mez-heblerine göre tume'ninenin en az süresi, vücûdun bir teşbih kadar hareketsiz kalmasıdır. [131]
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Misafir
Misafir



MesajKonu: Geri: NAMAZ LAYIKI BÖLÜMÜ   Salı Mayıs 04, 2010 2:10 pm

21 - Secdede İtidal Babı





891) Câbir (Radıyattâhii anh)'den rivayet edildiğine göre: Resûlul-lah (Sallattahü Aleyhi ve Seli em) şöyle buyurdu, demiştir :

«Biriniz secde ettiği zaman i'tidâl etsin. Ve köpeğin yayılması gi&shy;bi kollarını (yere) yaymasın.*"



892) Enes bin Mâlik (Radıyallâhü anh)'den: Şöyle demiştir: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Secdede i'tidâl ediniz. Sakın herhangi biriniz köpek gibi kolla nnı yayarak secde etmesin.» buyurdu. [132]



İzahı





Câbir (Radıyallâhü anh) 'in hadisini Tirmizİ, Ahmed ve İbn-i Huzeyme de rivayet etmişlerdir. T ir mizi: Hadîs, hasen - sahihtir. İlim ehli bununla amel ederek, secdede i'ti-dalı seçer ve canavar gibi yere yayılmaktan kerahet ederler, demiştir.

Enes (Radıyallâhü anh) in hadisini de Kütüb-i Sitte sâhibleri-nin hepsi mânâyı etküemiyen az bir lafız farkıyla rivayet etmişlerdir.

Secdede i'tidâl: Yere yayı toplanmak arası bir haldir. Âlimler i'tidâl hâlini şöyle tasvir ««mislerdir: Secdede i'tidâl ellerin avuçlarını yere koymak, dirsekleri yerden kaldırmak ve yanlardan uzâ*k tutmak, karnı da uyluklardan uzaklaştırmaktır.

Köpeğin yayılması, ellerle beraber dirsekleri yere koymaktır.

Bu konuda rivayet olunan hadîsler, namaz kılan kimsenin; sec&shy;de ettiğinde el avuçlarını yere koymasının, dirseklerini yerden kal&shy;dırmasının ve yanlarından uzak tutmasının gerekliliğine delâlet eder, Dirsekleri yerden kaldırmak ve koltuk altı görülebilecek derecede kolları yanlardan uzak tutmak, bütün âlimlere göre müstahabtır. Bu&shy;nu yapmayanın namazı, sahih olmakla beraber, tenzîhen kerahet iş&shy;lemiş olur.

Hadîslerde buyurulan i'tidâl şeklinin; mütevâziliğe daha muva&shy;fık, alın ile burnun yere iyice dokunmasına daha elverişli ve tembel&shy;lik halinden daha uzak olduğu âlimler tarafından ifâde edilmiştir. [133]



22 - İki Secde Arasındaki Oturuş Babı





893) Aişe (Radıyallâhü anhâyûen; Şöyle demiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), başını rüku'dan kaldır&shy;dığı zaman iyice doğrulup, ayakta durmadıkça secdeye gitmezdi ve secde edip başını kaldırdığı zaman, iyice doğrulup oturmadıkça (ikin&shy;ci) secdeye gitmezdi. Oturduğu zaman sol ayağını iftirâş ederdi, (dö&shy;şerdi.)"



894) Alî (Radıyallâhü anhyâen; Şöyle demiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bana buyurdu ki: «İki secde arasında ik'â oturuşuyla oturma.»"



895) Alî (Radtyallâhü anh)'den; Şöyle demiştir: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki:

«Yâ Alî! Köpeğin ilf'â (denilen) oturuşu gibi ik'â oturuşuyla oturma.»"



896) Enes bin Mâlik (Radıyallâhü anhyâen rivayet edildiğine göre kendisi; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bana şöyle buyurdu, demiş&shy;tir :

«Sen başını secdeden kaldırdığın zaman köpeğin ik'â ettiği gibi ik'â etme. Sağrılarını ayaklarının arasına al ve ayaklarının üst kıs&shy;mını yere yapıştır.Zevâid'de : Bunun isnadında bulunan el-A-lâ'run Enes (R.A.)'den mevzu' hadisler rivayet ettiğini îbn-i Hİbbân ve el-Hâkİm söylemişlerdir. Buhâri ve baş&shy;kası : O, münkerül hadistir, demişlerdir. İbnü'l-Medenî de demiştir ki: O. hadîs uydurdu, denilmiştir. [134]



İzahı





 i ş e (Radıyallâhü anhâJ'nin hadisini Müslim de riva&shy;yet etmiş, müellifin iki senedle rivayet ettiği A 1 î (Radıyallâhü anh)'in hadisini T i r m i zi de rivayet etmiştir.E n e s (Radıyal-lâhü anh) in hadisi ise zevâid kısmındandır.

Hadîslerde geçen ve konumuzu ilgilendiren bâzı kelimeleri açık&shy;layalım :

İftirâş ; Sol ayağı yere döşeyerek onun üzerinde oturmak ve sağ ayağı dikerek parmak uçlarını kıbleye çevirmektir.

Teverrük: Sağ ayağı dikerek parmak uçlarını kıbleye çevirmek ve sol ayağı yere döşeyerek sağ ayağın altına yerleştirip sağrılar üze&shy;rinde oturmaktır. Bu oturuşta sağ ayağın üst kısmı, sol ayağın alt kıs&shy;mının üzerine gelmiş olur.

İbn-i Z ü b e yr (Radıyallâhü anh), teverrük için ikinci bir ta'rif yapmıştır. Ona göre sağ ayağın üst kısmı yere gelecek şekilde ve üzerinde oturmadan yere yatırmak, sol ayağı sağ uyluğu île bal&shy;dırı arasına yerleştirmek ve mak'adı üzerine oturmaktır. Bu oturuş&shy;ta sağ ayağın parmaklan kıbleye çevrilmeyerek, üst kısımları yere gelecek şekilde yatırılır.

Ik'a: Mak"ad üzerinde oturup dizleri dikerek, altları yere gele&shy;cek şekilde ayakları yere koymak ve elleriyle yere dayanmaktır. Bu oturuş, köpek oturuşuna benzer.

 i ş e (Radıyallâhü anhâJ'nin hadisinde. Peygamber (Sallal-lahü Aleyhi ve Selleml'in iki secde arasındaki oturuşunun iftirâş şek&shy;linde olduğu bildirilmiştir.

A 1 İ (Radıyallâhü anh) ve E n e s (Radıyallâhü anh)'in ha&shy;dîslerinden anlaşıldığına göre köpek oturuşuna benziyen ik'â oturu&shy;şu yasaklanmıştır.

Biz önce namazdaki oturuşlarla ilgili, âlimlerin görüşlerini nak&shy;ledelim, ondan sonra ik'â meselesi üzerinde duralım :

1 - Hanefi âlimlerine göre namazdaki bütün oturuşlarda iftirâş şekli sünnettir. Kadınlar, ayaklarını sağ taraftan çıkararak sağrıları üzerinde otururlar.

H a n e f î 1 e r'in delili ise M ü s 1 im ve müellifin rivayet ettikleri  i ş e (Radıyallâhü anhâ))'nin 893 nolu hadisidir. Bir de namazını hatalı kılan a'râbî'nin meşhur hadîsidir. O hadîste : iki Oturduğun zaman sol ayağmın üzerinde otur.» buyurulmuştur.

2 - Şafii ler'e göre namazda beş oturuş vardır : Birinci&shy;si : Secdeler arası oturuş; ikincisi : Her rek'atten sonra ayağa kalk&shy;madan önce yapılan istirahat oturuşu; Üçüncüsü : Üç ve dört rek'at-li namazlardaki ilk teşehhüd oturuşu; Dördüncüsü : Arkasında sehv secdesi yapılacak son oturuş; Beşincisi : Arkasında selâm verilecek oturuş. Beşinci oturuşta teverrük, diğerlerinde de iftirâş etmek aî daldır.

Ş â f i i 1 e r ' in delili, Buhâri, Ebû Dâvûd ve baş&shy;kalarının rivayet ettikleri Ebû Hümeyd-i Sâidi (Ra&shy;dıyallâhü anh) ile burada rivayet olunan  i ş e (Radıyallâhü anhl'nin hadîsidir.

El-Menhel yazarı, Şafii ler'in görüşünü anlatırken, ilk te-şehhüdde İftirâş ve son teşehhüdde teverrük oturuşunun hikmeti hakkında Ş â f i i 1 e r' in şunu söylediklerini nakleder: Bu otu&shy;ruşlar, namazı hatırlamaya ve rek'at sayılarını karıştırmamaya da&shy;ha yakındır. Hem de ilk teşehhüdün hafifletilmesi sünnettir. İftirâş edilerek oturulur ki; Bu oturuş kolayca ayağa kalkmak için daha mü&shy;saittir. Son teşehhüdü uzatmak sünnettir. Ondan sonra ayağa kalk&shy;mak da yoktur. Teverrük edilerek oturmak daha rahattır. Oturuşla&shy;rın değişik oluşunun şu faydası da vardır ■. Namaz esnasında cemaa&shy;ta yetişen kişi, imamı ve cemâati oturuşta gördüğü zaman ilk ve son oturuştan hangisi olduğunu bilmiş olur.

3 - Ma I i ki 1 e r'e göre iki teşehhüdde de teverrük etmek müstahabtır. İki secde arasındaki oturuş da böyledir.

Bunların delili de M â 1 i k ' in el-Muvatta'da Abdullah bin Ömer (Radıyallâhü anh)'in oğlu Abdullah" tan ri&shy;vayet ettikleri hadistir. Bir de e 1 - K â s ı m bin Muham-m e d ' in, teşehhüddeki oturuşu Yahya bin S a i d ve ar&shy;kadaşlarına anlatırken, teverrük şeklini ta'rif ettiğine dâir M â 1 İ k ' in rivayetidir.

4 - Hanbeliler'e göre iki teşehhüdlü namazın ilk teşeh&shy;hüdünde iftirâş, son teşehhüdünde teverrük etmek ve tek teşehhüd lü namazda iftirâş etmek sünnettir.

H a n b e 1 i âlimlerinden el-Muğni yazan şöyle der: -Bizini delilimiz, V â i I bin H ü c r (Radıyallâhü anhJ'ün ş.u meal deki hadisidir :

-Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) teşehhüd için oturun&shy;ca sol ayağını yere döşedi ve sağ ayağını dikti.» Bu hadiste, arkasın&shy;da selâm verilen teşehhüd ile selâm verilmeyen teşehhüd arasında bir ayırım yapılmamıştır.

İkinci delilimiz, Müslim'in Âişe (Radıyallâhü anh)'den rivayet ettiği şu mealdeki hadîstir: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Her iki rek'atte bir tahiyye vardır.» buyururdu. Sol ayağını ye&shy;re döşerdi, sağ ayağını da dikerdi.»

Bu iki hadîs, her teşehhüdde iftirâş etmekle hükmederler. Son teşehhüd oturuşu, Ebü Hümeyd (Radıyallâhü anh)'in hadî-siyle bundan müstesnadır. Çünkü ikinci teşehhüdde Peygamber (Sal&shy;lallahü Aleyhi ve Sellem)'in teverrük ettiği bu hadîsle sabittir. Şu da vardır ki: İkinci teşehhüdde teverrük etmenin sebebi, iki teşeh&shy;hüdün birbirinden farklı kılınmasıdır. İçinde tek teşehhüd bulunan namazda teşehhüdlerin karışması endişesi olmadığına göre, farklı oturuş da söz konusu değildir. Beyan edilen görüşler, en efdal otu&shy;ruşun tesbitiyle ilgilidir. îk'â oturuşu hâriç, nasıl oturulursa oturul&shy;sun namaz sahihtir.

İk'â mes'elesine gelince : Bu bâbta geçen hadîslerde köpeğin otu&shy;ruşuna benzetilen ik'â oturuşu yasaklanmıştır.

Müslim, Ebû Dâvûd ve Tirmizî' nin rivayet ettikleri bir hadîste Tâvûs (Radıyallâhü anh) demiştir ki:

«Biz, İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh) a ayaklar üzerinde ik'a (çö-melmek) hakkında söz ettik. İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh} : O, sün&shy;nettir, dedi. Biz Ona: Ama biz onu adama cefâ görüyoruz, dedik. Bu&shy;nun üzerine İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh) :

Bilâkis o, senin Peygamberinin sünnetidir, dedi.» Bu hadîs, iki secde arasında ökçeier üzerinde çömelmenin sün&shy;net olduğuna delâlet eder.

Şu halde ik'â oturuşu iki türlüdür. Birinci çeşit ik'â, yukarıda anlatıldığı gibi köpek oturuşuna benzeyen ik'âdır. Bu oturuş yasak&shy;tır.

İkinci nev'i ik'â : Secdeler arasındaki oturuş da her iki ayağı dikerek, parmaklarını kıbleye çevirmek ve topuklar üzerinde otur&shy;maktır. İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh)'in : Peygamber'imi-zin sünnetidir.' sözüyle kasdatti&j ik'A, budur.Beyhakî ve Kadı Iyaz, İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh)'in hadîsin-deki ik'âyı böyle yorumlamışlardır. Kadı I y a z ' in dediğine göre sahâbilerden ve seleften bir cemâatin secdeler arasında bu şe&shy;kilde oturduğu rivayet olunm-uştur.

El-Menhel yazan 'Secdeler arasında ik'â bâbı'nda özetle şöyle der : • Mâlik, Nahaî, Hanefîler ve Hanbeliler: İk'â hangi şekilde ta'rif edilirse edilsin mekruhtur, demişlerdir. Bun&shy;ların delilleri, Tirmizî ve îbn-i Mâceh'in Ali (Ra-dıyallâhü anh)'den rivayet ettikleri (894 ve 895 nolu) hadisler ile İbn-i Mâceh'in Enes {Radıyallâhü anh)'den rivayet etti&shy;ği (896 nolu) hadîstir. Bunlara göre bu hadîslerdeki nehiy kerahet içindir. Çünkü diğer taraftan ik'ânın meşruluğuna delâlet eden îbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh) 'in hadisi vardır. Eğer İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh)'in hadisi olmasaydı: Bu hadislerdeki nehiy, kerahet için değil haramlık içindir, diyeceklerdi.

Bu bâbtaki hadîsler ile îbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh)'in hadisi arasında görülen zahiri çelişkinin def edilmesi hususunda ihti&shy;lâf edilmiştir:

Hattâbî ve Mâverdî: İbn-i Abbâs (Radıyal&shy;lâhü anh) 'm hadîsi, bu bâbtaki hadîslerle mensuhtur. îbn-i Ab&shy;bâs (Radıyallâhü anh)'in mensuhluğu duymadığı umulur, demiş&shy;lerdir.

Beyhakî, Kadı îyaz, İbn-i Salâh, Nevevî ve bir cemâat hadisleri uzlaştırmak için şöyle demişlerdir: Bu bâb&shy;taki hadîslerle yasaklanan ik'â, köpek oturuşuna benzeyen oturuştur. Yâni mak'âdı, elleri ve ayakların altını yere koyup dizleri dikmek&shy;tir, îbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh)'in sünnet olduğunu söy&shy;lediği ik'â ise, ayaklan dikerek, onlar üzerinde çömelmek ve diz&shy;leri yere koymaktır.

En-Neyi yazan : Anlatıldığı gibi, hadîsleri uzlaştırmak gerekir. Zâten hadîsler, bu uzlaştırmaya ışık tutar. Çünkü nehiy hadîslerin&shy;de köpek oturuşuna benzetmek kaydı mevcuttur. İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh) in hadîsinde ise, ayaklar üzerinde ve parmak uç&shy;ları üzerinde oturmak kaydı mevcuttur. Bu durumda mensuhluğa hük&shy;metmek, bu kayıtlardan bir nevî gaflettir. Diğer taraftan hadis ha&shy;fızları : Nehiy hadîsleri ile îbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh)'in hadisinin târihleri meçhuldür, demişlerdir. Tarihler bilinmeyince mensuhluk yoluna gidilemez. Bir de şu var ki: Hadisleri uzlaştırmak mümkün iken mensuhluk yoluna gitmek yasaktır, demiştir.

Yukarıda verilen ma'lumattan şu netice çıkıyor ki : İki secde ara&shy;sında topuklar üzerinde çömelmek de iftirâş gibi meşrudur. N e v e -v İ , el-Mühezzeb şerhinde şöyle demiştir : 'İbn-i Abbâs (Ra-dıyallâhü anh) ve İbn-i Ömer (Radıyallâhü anh)'in rivayet ettikleri ik'â oturuşu, B e y h a k i ' nin yorumladığı şekilde, yâni topuklar üzerinde çömelmek oturuşu, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) tarafınaan yapılmıştır. Diğer taraftan Peygamber (Sal&shy;lallahü Aleyhi ve Sellem)'in iftirâş ettiği Ebü Hümeyd (Ra&shy;dıyallâhü anh)'in ve ona muvafakat edenlerin rivâyetleriyle sabittir. Şu halde ikisi de sünnettir. Ancak Ebû Hümeyd (Radıyallâ&shy;hü anh)'in rivayet ettiği iftirâş sünneti daha meşhur ve ekseriyetle yapılanıdır. Çünkü bunu Ebü Hümeyd (Radıyallâhü anh) 'e rivayet ederken on sahâbîoriu doğrulamıştır. Vâil bin Hücr (Radıyallâhü anh) ve başkası da-rivayet etmiştir. Bu rivayetler Pey&shy;gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in iki secde arasında iftirâş oturuşuna devam ettiğine ve bu oturuşun sahâbîlerce meşhur oldu&shy;ğuna delâlet eder. Bu sebeple iftirâş oturuşu tercihe şayan olup da&shy;ha efdaldır. Bununla beraber topuklar üzerinde çömelmek de sün&shy;nettir.

N e v e v î' nin bahsettiği İbn-i Ömer (Radıyaflâhü anh)'in hadisi, B e y h a k i ' nin ondan rivayet ettiği şu mealdeki hadîstir :

«İbn-i Ömer (R&dıyallâhü anh)' başını birinci secdeden kaldırdı ğı zaman ayak parmak uçlarının üzerinde otururdu ve : Bu oturuş sünnettendir derdi. [135]


23 - İki Secde Arasında(Ki Oturuşta) Kişinin Söyleyeceği Duâ Babı





Peygamber (Sallailahü Aleyhi ve Sellem) iki secde arasında(ki oturuşta) := «(Ey) Kabbim! Bnna mağfiret eyle. (Ey) Rabbim! Bana mağfiret eyle.» derdi."



898) İbn-i Ahliiis (Radıyallâhü anhüuiü) rivâvet demiştir :

ResûiuJlah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) gece namazında iki sec-de arasında(ki oturuşta) :

«(Ey) Rabbim! Beni (m günahlarımı) bağışla, bana rahmet eyle. Beni (m kırıklarımı) düzelt. Beni nzıklandır ve beni (m derecelerimi) yükselt.» derdi."

Not : Zevâid'de : Hadisin ricali sikalardır. Fakat Habib bin Ebi Sabit ledlis ederdi. Ve bu hadisi an'aneyle rivayet etmiştir. Hadisin aslı Ebû Dâvûd ve Tirmi-zi'de vardır, denmiştir. [136]



İzahı





Müellifin kısmen iki senedle rivayet ettiği H uzeyfe (BaoY yallâhü anh)'in hadisini Müslim uzunca ve N e s â i de ay&shy;nen rivayet etmiştir. Bu hadîs Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel&shy;lem)'in iki secde arasında hadiste mezkûr duayı okuduğunu bildir&shy;miştir.

İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh)'in hadisini notta işaret ediJdigi gibi Ebû Dâvûd .ve Nesâİ de rivayet etmişler-

dır. Müellifin rivayetinde Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'in mezkûr duayı gece namazında okuduğu kaydedilmiştir. E b û Da&shy;vud'un rivayetlerinde gece namazı kaydı yoktur. Bu rivayetlerin senedlerinde de Habîb bin Ebi Sabit an'ane ile rivâvet etmiştir.

T i r m i z î hadîsi, rivayet ettikten sonra: Bu hadîs garibtir, A 1 i (Radıyallâhü anh) 'den de böylece rivayet edilmiştir. Ş â f i i, Ahmed ve İshak farz ve nafile namazlarda bu duayı oku&shy;makla hükmetmişlerdir. Bâzı âlimler bu hadîsi Kâmil Ebü'l-A 1 â ' dan mürsel olarak rivayet etmişlerdir, demiştir.

T i r m i z i' nin şerhi Tuhfetü'l-Ahvezî'de : T i r m i z i hadî&shy;sin sahihliğine veya zayıflığına hükmetmemiştir. E 1 - H â k i m , hadisi rivayet ederek sahih olduğunu söylemiştir. Ebû Dâvûd, da hadîsin sıhhat veya zayıflığı hakkında bir şey söylememiştir, den&shy;miştir.

T i r m i z i ' deki dua lafzı şöyledir

Ebû Dâvûd daki dua da şöyledir:

Hadis iki celse arasındaki oturuşta mezkûr kelimelerle duâ etme&shy;nin meşruluğuna delâlet eder.

Duadaki kelimelerin mânâları açıktır. Yalnız bunlardan: Fiili -Cebere, yccburu» fiilinden alınmadır. Bunun asıl mânâsı kırı&shy;lan bir şeyi düzeltmek ve ıslah etmektir. Kırık kemikler üzerine sarılan cebire ismi bu mânâdan alınmadır. Burada kasdedilen mâ&shy;nâ mânevi kırık mesâbesindeki kusurları, hatâları ve eksikleri islâh ve tamir etmek, düzeltmektir. Bu fiil musibet yaralarının sarılması anlamında da kullanılır. Burada o mânâ da düşünülebilir. Kişi bu duayı yapmakla mânevi yaralarının sarılmasına geçirdiği musibet&shy;lerle kaybettiği nimetlerin yerinin benzer nimetlerle doldurulmasını dilemiş olur. [137]



24 - Teşehhüd Hakkında Gelen Hadisler Babı





899) Abdullah bin Mes'ud (Radtyallâhü an/rj'den rivayet edildiği&shy;ne göre şöyle demiştir :

Biz Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ ile beraber namaz kıldığımız zaman (teşehhüd için oturduğumuzda) «Selâm Allah'ın kullarına olsun» demeden önce «Selâm Allah'a olsun, Selâm Ceb&shy;rail'e, Mikâil'e, falan ve falana olsun» derdik. İbn-i Mes'ud ve arka&shy;daşları (falan ve falan sözü ile) melekleri kasdederler. Sonra Resû-lullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bizim böyle dediğimizi işitti bu&shy;nun üzerine :

«Selâm Allah'a olsun demeyiniz. Çünkü şüphesiz Allah selâmın kendisidir. Bunun için (teşehhüde) oturduğunuz zaman;deyiniz. Çünkü kişi bunu söylediği zaman selâm cümlesi gökte ve yer&shy;de bulunan her salih kula isabet eder.»"

"... Abdullah bin .Mes'ud (Rarfivaliâhii <ın/t)'<\\\\vn rivayet edildiğine yöre: Kendisi, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SelleinJ'den bunun mislini rivayet etmiştir."

"... Abdullah bin .Mes'ud (Rmlıvallâhü an/t)\\\\\\\\en rivayet edildiğine ji«ire : Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seliem) onlara teşehhüdü öğre&shy;tirdi. Abdullah (Radıyallâhü anh) bu hadisin mislini zikretmiştir. [138]



İzahı





Müellif bu hadisin metnini, bâzı râvileri aynı olan iki senedle rivayet etmiştir. Daha sonra zikrettiği müteaddit tariklerle de hadi&shy;sin kendisine intikal ettiğini beyan etmiştir. Son iki senedde A b-dullah 1 b n-i Mes'ud (Radıyallâhü anh) Peygamber {Sal&shy;lallahü Aleyhi ve Seliem) in, onlara teşehhüdü öğrettiğini ifâde eden bir cümle ilâvesi de mevcuttur. Esasen el-Menhel'de bildirildiğine gö&shy;re Ebû Bekir bu hadisin yirmi küsur tarikten rivayet edildi ğini söylemiştir.

Bu hadisi Buharı, Müslim, Nesâi, Tirmizi ve Ebü Dâvüd da rivayet etmişlerdir.

= -Namaz kıldığımız zaman...» cümlesi yerine bâzı riva&shy;yetlerde «Teşehhüd için oturduğumuz zaman...» cüm&shy;lesi bulunur. aiUt jla ifâdesini : -Selâm Allah'ın kullarına olsun

demeden önce» diye terceme ettik. Fıkranın mantisi sriylc olur: 'Ibn-i Mes'ud (Radıyallâhü anh) demiştir ki : BU: Es-Selâmü aleynâ ve ala ibâdülah... demeden önce: Es-Selâmü aJa'I-Lâh... der&shy;dik.ifâdesi : *Kıbele ıbâdihi' de okunabilir. Bu takdirde lafzın mânâsı : -Allah'ın kulları tarafından..." olur. Buna göre fıkra nın mânâsı şöyle olur . (Radıyallâhü anh) de&shy;miştir ki : 'Biz, kulları tarafından A^şJı'a selâm olsun derdik.'

B u h â r i' nin bir rivâyetindeki : «Selâm kulları tarafından Allah'a olsun.» ifâdesi ikinci ihtimali te'yid eder.

Teşehhüdde böyle söyleyen sahâbiler galiba selâmı hamd ve şü&shy;kür kabilinden saydıkları için 'Allah'a selâm olsun" üemeyi caiz gör&shy;müşlerdir.

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Seliem : -Esselam AIâ'1-Lah = Selâm Allah'a olsun demeyiniz.» buyurarak böyle söylemeyi yasakla&shy;mıştır. Çünkü selâmın mânâsı, âfetlerden ve noksanlıklardan selâ&shy;mette olmaktır. Allah, kullarından dilediğine selâmet verir. Selâme&shy;ti veren, ancak Allah'tır. Hâl böyle iken Allah'ın selâmette olması için duâ edilir mi?

Hadisin : -Çünkü şüphesiz Allah, selâmın kendisidir.» cümlesi konan yasağın nedenini bildirmek içindir. Yâni selâm, Allah Teâlâ'-nın isimlerinden bir isimdir. Mânâsı da ortaktan salim olan demek tir. Yahut mânâsı, Dünya'da Peygamberler ve Cennette mü'min kul&shy;larına selâm eden demektir. Veyahut mânâsı, mü'min kulunu tehli&shy;kelerden ve korkunç hallerden emin kılandır. [139]



Teşehhüdün Mânâsı





-Ettehiyyâtü li'llâhi =: Tahiyyeler Allah'a mahsustur.» Tahiyyât: 'Tahiyye'nin çoğuludur. Tahiyye : Tazim ve saygı de&shy;mektir. Yeryüzündeki krallara, değişik tazim ifadeleriyle saygı ya&shy;pılırdı. Bâzılarına : 'Hayırlı sabahlar'; bâzılarına : Günaydın; bâzıları&shy;na : Çokça selâmette ol; bâzılarına; Bin sene yaşa denilirdi. Yapı&shy;lan tazim ifâdelen içerisinde Allah Teâlâya sena etmeye elverişli bir ifâde yoktu. Bunun için, müslümanlara : «Ettehiyyâtü li'llâhi- de&shy;meleri emredildi. Yâni her türlü ta'zîm, Allah'a mahsustur. O'na lâ&shy;yıktır.

-Ve'ssalevâtü = Salâtlar da Allah'a mahsustur.»

Salâvat: 'Salât'm çoğuludur. Salât: Namaz demektir. Bundan maksad, beş vakit namazdır. Veyahut farz olsun, nafile olsun bütün namazlardır.

Bâzıları : Salavâttan maksad, bütün ibâdetlerdir, demişlerdir. Bir kısım âlimler de : Salavât ile rahmetler kasdedilmiştir, demiş&shy;lerdir.

-Vettayyibâtü : Tayyibeler de Allah'a mahsustur.»

Tayyibât: 'Tabbiye'nin çoğuludur. Tayyibe: Dua ve zikir gibi, yararlı, güzel söz demektir. Bâzı âlimler: Tayyibât, kapsam bakımın&shy;dan sözlerden daha geniştir. Yâni güzel söz olabildiği gibi, güzel amel ve yararlı vasıflar da olabilir. Sözlerin, amellerin ve vasıfların gü&shy;zelliğinden maksad, bunların mükemmel ve ihlaslı olmasıdır. Her türlü gösteriş ve riyakârlıktan uzak olmasıdır, demişlerdir.

- Esselâmü aleyke eyyühennebiyyü = Selâm sana olsun jy Pey&shy;gamber.»

Buradaki selâmdan maksad, hoşlanılmayan durumlardan selâ&shy;mette olmaktır. Yâni: Ey Peygamber! Hoşlanılmayan durumlardan selâmette olasın.

Bâzı âlimlere göre buradaki selâm, Allah'ın adıdır. Cümlenin mâ&shy;nası da: Ey Peygamber! Selâm olan Allah, Seni bütün âfetlerden ko&shy;rusun.

Teşehhüdde Hz. Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) önce burada Nübüvvetle vasıflandırılıyor. Teşehhüdün sonunda okunan şahadet kelimesinde de Resûllükle vasıflandırılıyor.

«Verahmetü'llahi ve Be rekât ühu = Allah'ın rahmeti de, bereket&shy;leri de sana olsun ey Peygamber!»

Rahmetten maksad, ihsan ve ikramdır. Bereketten maksad da bol hayırdır.

•Esselâmü aleyna = Selâm üzerimize olsun.» Üzerimize demekle, orada hazır bulunan imam, cemâat ve me&shy;lekler kasdedilir.

«Ve alâ ibâdillahi's Sâlihine = Selâm, Allah'ın sâlih kullarına da olsun.»

Sâlih kullardan maksad, üzerlerinde vâcib olan kul haklarına riâyet edenlerdir. El Menhel yazan böyle yorumlamıştır. Tuhfetü'I-Ahvezİ yazarı: Sâlihin en meşhur tefsiri: 'Üzerinde vâcib olan Al&shy;lah'ın kullarına ve kulların haklarına riâyet eden kimsedir.' diye yorumlamaktır. Sâlihin dereceleri farklıdır, demiştir. Uygun olan tef&shy;sir, Tuhfetü'l-Ahvezî'deki tefsirdir. Hattâ el-Menhel'deki tefsirde mat&shy;baa hatâsı olarak Allah hakları anilmamıştır, kanâatindeyim.

El-Fakihânî: Namaz kılan kişi, bu cümleyi okurken, Pey&shy;gamberlerin, meleklerin ve mü'minlerin hepsini hatırına getirmelidir. Tâ ki sözü ile maksadı birbirine uysun, demiştir.

T i r m i z i: de : Müslümanların namazda okudukları selâm duasından hisse almak isteyenler, sâlih kul olsunlar. Aksi takdirde bu yüce faziletten mahrum kalırlar, demiştir.

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sahâbilere teşehhüdü ta'lim ederken, evvelâ zât-ı Nebevilerine özel olarak selâm etmeleri&shy;ni, bundan sonra sahâbilerin, kendi şahıslarına stlâm etmelerini öğ&shy;retmiştir. Çünkü kendi nefislerine duâ etmeleri önemlidir. Bundan sonra da selâmı, sâlih kullara teşmil etmelerini öğreterek, mü'minlere yapılan duanın umûmi olmasını onlara sezdirmiştir .

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Sahâbilere teşehhüdü öğretirken : «Ve alâ ibâdillahi's-Sâlihîn.» ifâdesini öğrettikten sonra ve Kelime-i Şehâdeti öğretmeden önce buyurmuştur ki:

«Biriniz böyle selâm verince, onun selâmı, gökte ve yerde bulu&shy;nan bütün sâlih kulları kapsar.»

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in teşehhüdü öğretme&shy;si esnasında bu durumu bildirmesinin sebebi; bâzı saha bilerle, hadis&shy;te de bildirildiği gibi meleklerin adlarını anmaya girişmeleridir. Pey&shy;gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), bu bilgiyi vermekle; Melek&shy;leri ismen anmaya lüzum yoktur. Öğretilen şekilde verilen selâm, bü&shy;tün meleklere. Peygamberlere, sıddıklara rahatlıkla teşmil edilir, de&shy;mek istemiştir.

«Eshedü en lâ ilahe illa'llah ~ Ben dilimle söyler, kalbimle de tasdik ederim ki; Allah'tan başka, ibâdete müstehak hiç bir şey yok&shy;tur ve olması mümkün değildir.»

-Ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve Resulünü = Ve di&shy;limle söyler kalbimle de tasdik ederim kij Muhammed, Allah'ın kulu ve resulüdür.»

Müslim1 in İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anhJ'den olan rivayetinde şahadetin ikinci kelimesi: «Ve eşhedü enne Muhamme-derresulüllah» diye geçer.

İbnü'l-Melîk demiştir ki: Rivayet edildiğine göre Mi'-r a c gecesi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) : «Ettehıyyâ-tü...» kelimeleriyle Allah'a sena etmiş, bunun üzerine Allah Teâlâ da: «Esselâmü aleyke...» diyerek Peygamber {Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e iltifatta bulunmuş; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel&shy;lem) de: «Esselâmü aleynâ...» diyerek, bu ilâhi lütfün umumîleşme-sini dilemiş, Cebrail (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de : «Eşhe-du...» diyerek kelime-i Şehâdeti getirmiştir.

Hadîsin zahirine göre teşehhüd okumak vâcibtir. Birinci teşehhüd ile ikinci teşehhüd arasında bir fark yoktur. El-Leys, İshâk ve Ebû Sevr böyle demişlerdir. [140]



Dört Mezhebin Âlimlerinin Teşehhüd Hakkındaki Hükümleri =





1 - Hanefi âlimlerine göre birinci ve ikinci teşehhüdün iki&shy;si de vâcibtir. Bile bile terkedilmeleriyie de namaz bozulmaz.

2 - Şâfiiler'e göre çift teşehhüdlü namazların ikinci te&shy;şehhüdü ve sabah namazının teşehhüdü farzdır. Okunmaması hâlin&shy;de namaz bozulur. Üç ve dört rek'atli farzların ilk teşehhüdleri önem&shy;li sünnetlerdendir. Bilerek veya sehven okunmaması hâlinde sehiv secdesi edilmesi sünnettir. Son teşehhüdün vâcibliğine delil, bu bâb-taki hadîslerdir. İlk teşehhüdün vâcib olmamasının delili ise, B u -hâri, Müslim ve Ebû Davud'un rivayet ettikleri bir hadistir. Bu hadiste Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in iki rek'at kıldıktan sonra teşehhüd okumadan ayağa kalktığı ve nama&shy;zı bitirince, selâmdan Önce iki secde ettiği bildirilmiştir

3 - M â i i k il er'e göre birinci ve ikinci teşehhüdün her ikisi de sünnettir. Bunlar şöyle demişlerdir: 'Bizim delilimiz şudur ki: Teşehhüd hiç bir suretle yüksek sesle okunmayan bir zikirdir. Rü&shy;ku1 ve secdedeki teşbih gibidir. Şu halde vâcib değildir. Bu babtakı hadislerde teşehhüd okunmasına dâir verilen emir, mendupluk için&shy;dir. Çünkü namazını hatalı kılan a'rabiye Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) namazı öğretirken teşehhüdü zikretmemiştir.'

M â 1 i k i 1 e r' den Ebû Mus'ab'ın rivayetine göre Mâlik, son teşehhüdün vâcibliğine hükmetmiştir.

4 - Han beli Icr'c göre son teşehhüd rükündür. Terk edilmesiyle namaz bo/ulur. Birinci teşehhüd vâcibtir. Bilmeyerek ve&shy;ya unutarak terkedildiğinde sehiv secdesiyle tamir edilir. Delilleri de bu bâbtakı hadislerdir. İlk teşehhüdün vâcibliğine delil olarak da Ahmed ve Nesâi' nin İ b n - i M e s ' u d (Radıyallâhü anh)'den, merfu' olarak rivayet ettikleri şu mealdeki hadîstir:

«İki rekatta bir oturduğunuz zaman: Ettehıyyâtü lillâhi . de&shy;yiniz. [141]



Teşehhüdün Lâfızları





Teşehhüd lâfızları hususundaki rivayetler muhteliftir. Hangi ri&shy;vayete göre teşehhüd yapılırsa, kâfidir. .Âlimler: Efdal olan teşehhüd lâfızları hususunda ihtilâf etmişlerdir.

Ebû Hanife, Onun arkadaşları, Ahmed bin Han-b e 1 ve fıkıhcıların cumhuru, bu hadîste mezkûr olan ! b n-i M e s' u d (Radıyallâhü anh)'un teşehhüdünü bir kaç nedenle seç&shy;mişlerdir. Nedenler şunlardır :

1 - Bu teşehhüd üzerinde Bu har i, Müslim ve diğer sahih hadîs kitabları müttefiktirler. Hattâ Tirmizî, Hattâbi, İbnü'l-M ünz ir ve İbn-i Abd İ'l-Berr: İbn-i Mes'ud {Radıyallâhü anh)'un teşehhüdü, teşehhüd hakkında vâ-rid olan hadislerin en sıhhatlısıdır, demişlerdir. Ebû Bekir de aynı şeyi söyleyerek yirrni küsur tarikten rivayet edildiğine beyan et&shy;miştir. Müslim de: Halk, İbn-i Mes'ud (Radıyallâhü anh)'un tejşehhüdü üzerinde icma' etmişlerdir. Çünkü arkadaşları bir&shy;birlerine muhalefet etmemişlerdir. Başka teşehhüdü rivayet edenle&shy;rin arkadaşları ihtilâf etmişlerdir.

2 - Ebü Bekir-i Sıddîk (Radıyallâhü anh) bu teşeh&shy;hüdü minber üzerinde halka öğretmiştir.

3 - Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) İbn-i M e s ' -u d (Radıyallâhü anh)'un elini mübarek elleri arasına alarak Ona bu teşehhüdü öğretmiştir. Demek ki fazla önem verilmiştir

4 - Bu teşehhüdün râvileri, birbirlerine-uygun olarak bunu mer&shy;fu' bir şekilde nakletmişlerdir. Diğerleri böyle değildirler.

Daha başka nedenler de vardır.

Şâfiiler'in ve Mâlikiler'in seçtikleri teşehhüdü, bun&shy;dan sonra gelecek olan îbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh)'in ha&shy;disini açıklarken zikredeceğiz. [142]



Hadîsin Fıkıh Yönü





1 - Esselâmu Bİallah demek yasaktır.

2 - Hadîste mezkûr kelimelerle teşehhüdü okumak meşrudur.

3 - Duâ ederken, kişinin kendi nefsinden başlaması müstehabtır

4 - Duayı umumîleştirmek müstahabtır.



900) (Abdullah) İbn-i Abbâs (Radtyallâhü anhümâ)'âan; Şöyle de-

ResûJullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bize Kur'an'dan sûre öğrettiği gibi teşehhüdü öğretirdi. Ve teşehhüdü şöyle okurdu : [143]


İzahı





Bu hadîsi, Buharı hâriç diğer Kütüb-i Sitte sâhibleri, ay&shy;rıca Dârekutni ve Tahavi de rivayet etmişlerdir. de Kelime i Sehüdelm ikinri cümlesi; peklinde rivayet olunmuştu.

Bu teşehhüdde : «Eimübârekât- kelimesi, diğer teşehhüdden fazla olarak bulunmaktadır.

Mübârekât: Mübâreke'nin çoğuludur. 'Bereket*ten alınmadır. Fazlalık ve bol hayır demektir.

Teşehhüd kelimelerinin mânâsını bundan önceki hadîsin açıklama&shy;sında vermiştik. Tekrar etmeye lüzum yokîur. Ancak .'junu ilâve ede&shy;lim :

Bâzı âlimler 'Tahiyyât' kelimesini kavli ve fiili ibâdetlere; 'Tay-yibât' kelimesini de mâli ibâdetlere yorumlamışlardır.

İbn-i Mes'ud (Radıyallâhü anhJ'ın teşehhüdünde Tahiy&shy;yât kelimesine atıf edilen kelimelerin başında, atıf harfi olan ' = Vav' vardır. Bu teşehhüdde atıf harfi yoktur.

Şafiî, 'el-Mübârekât' lâfzının I bn-i Mes'ud CRadı-yallâhü anh)'un teşehhüdünden fazla olarak bulunduğu için İbn-i Abbâs fRadıyallâhü anhJ'ın teşehhüdünü seçmiştir. N e v e v i, M ı'i s 1 i m ' in şerhinde : 'Bizim arkadaşlarımız demişler ki : Şâfiî, İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh)'ın teşehhüdünü t b n - i Mes'ud (Radıyallâhü anh)'un teşehhüdüne iki sebeple tercih et&shy;miştir: Birinci sebep; îbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh)'ın te&shy;şehhüdünde ilâve olarak 'el-Mübârekât' lâfzının bulunmasıdır. İkincisi de; Bu teşehhüdün[144] âyetine uygunluğudur. Bir de İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh)'ın : 'Bize Kur'an'dan sûre öğrettiği gibi...' sözüdür,' demiştir.

Be y h afti de şu gerekçeyle İbn-i Abbâs (Radıyal&shy;lâhü anhl'ın teşehhüdünü seçmiştir: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh) ve yaşıtı olan genç sahâbîlere bu teşehhüdü öğretmiştir. Şu halde bu teşehhüd, İbn-i Mes'ud (Radıyallâhü anh) ve emsalinin teşehhüdünden sonraki târihe rastlar.

Şafiî, İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh)'in hadîsini tah-riç ettikten sonra : Teşehhüd hakkında muhtelif hadîsler, rivayet edil&shy;miştir. İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh)'in teşehhüdü en mü&shy;kemmel olanı olduğu için diğerlerinden fazla hoşuma gitti, demiştir.

El-Fetih'te: Şafiî'ye îbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh) in teşehhüdünü seçmesi sebebi sorulmuş; kendisi şöyle cevap vermiştir : Ben, pnu geniş gördüm ve İbn-i Abbâs (Radıyal&shy;lâhü anh)'den, sahîh bir senedle dinledim. Bence daha cami ve ke&shy;limeleri daha çoktur. Ben bununla hükmettim. Ama sahîh olan baş&shy;ka teşehhüdle hükmedeni kınamadım, denilmiştir.

İmam Mâlik ve arkadaşları ise, Ömer bin el-Hat-t â b (Radıyallâhü anh)'in teşehhüdünü seçmişlerdir. Onun teşeh&shy;hüdü şöyledir:

Baş kısmı farklı olan Ömer (Radtyallâhü anh)'in teşehhü&shy;dünün kalan kısmı, diğer teşehhüdler gibidir. Onun teşehhüdünde fazla olarak bulunan 'Zâkiyât' kelimesi, sâlih ameller diye yorumlan&shy;mıştır.

Bu teşehhüdü Tahavi rivayet etmiştir.

El-Bâcî: M â 1 i k ' in seçtiği teşehhüdün sıhhatinin delili, bu teşehhüdün haberi mütevâtir gibi olmasıdır. Çünkü Ömer (Ra&shy;dıyallâhü anh), minber üzerinde ve sah âbı 1 erden bir cemâatin huzurunda halka öğretmiştir. Kimse i'tiraz ve muhalefette bulunma&shy;mıştır. Hattâ kimse Ona . Başka teşehhüd vardır, dememiştir. Böy&shy;lece sahâbîlerin muvafakati ve kabulü sabit olmuştur. Eğer başka teşehhüd lâfızları bunun yerine geçseydi sahâbiler Ona : Sen geniş olan bir şeyi daralttın. Halka sıkıntı verdin. Halk bu teşehhüd ile başka teşehhüdler arasında muhayyer iken. onları bir teşehhüd şek&shy;linde zorladın, diyeceklerdi- demiştir.

Ed-Dâ vûdi de: Mâlik'in bu teşehhüdü seçmesi, istih-sân yolu üzerinedir. Namaz kılan kişi, hangi teşehhüdü okursa, M â -1 ik'e göre caizdir. Ömer (Radiyallâhü anh)in halka bunu öğ&shy;retmesi, başka teşehhüdü yasaklaması demek değildir, demiştir.

ıbn-i Abdi'l-Berr de: Teşehhüdlerin hepsi güzeldir. Mânâca birbirlerine yakındırlar. Aralarında bir kelime fazlalığı veya noksanlığı vardır ki bu önemli değildir. Sahâbîlerin muhtelif rivayet&shy;lerine rağmen Ömer (Radıyallâhü anh)'in Öğretimine muvafa&shy;kat etmeleri, bütün teşehhüd çeşitlerinin mübahlığma ve mes'elenin kolaylığına delildir, demişlir.



901) Ebû Musa el-Eş'ârî (Radıyallâhü anh)'den; Şöyle demiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bize hitabede bulundu ve bize yolumuzu beyan etti. Bize namazımızı öğretti ve bu arada bu&shy;yurdu ki :

«Namaz kıldığınız zaman, biriniz (teşehhüd için) oturduğunda ilk sözü şu olsun : [145]



İzahı





Bu hadîsi Müslim ve Ebû Dâvûd, uzunca bir me&shy;tin hâlinde rivayet etmişlerdir. Nesâi, Dârekutni ve Ta-havi, buradaki gibi rivayet etmişlerdir. Teşehhüd bittikten son&shy;raki cümlesi yalnız müellifin rivayetinde bulunan zevâid türündendir. Bu ilâvenin mânâsı şudur: «Bu teşeh&shy;hüd yedi kelimedir. Bunlar, namazın tahiyyesidir.»

Sindi yedi kelimeyi şöyle hesaplamıştır: Ettehıyyâtü, Ettay-yibâtü, Essalavâtü üç kelimedir. Çünkü 'UlâhT mânâ bakımından bun&shy;ların hepsine ayrı ayrı bağlıdır. (Yâni üç cümle hükmündedir.) *Es-selâmü aleyke... ve berekâtühü'ye kadar bir kelimedir. Esselâmü aleynâ" başka bir kelimedir. 'Ve alâ ibâdillahissâlihîn' bir kelimedir. «Şahadet» kelimesi de iki kelimedir.

El-Menhel yazarı şöyle der:Hadisin; cümlesindeki -Min- zaide olabilir.

(Tercemede işaret edildiği gibi) Cümlenin mânâsı: «Teşehhüd için oturduğunda kişinin ilk sözü 'Ettehıyyât...' olsun.» demektir.

'Min' harfi, zâid olmayabilir. Bu takdirde hadîs; teşehhüd için oturulduğunda, önce:denilecek, sonra Et tehiyyâtü... denilecek diyen Hadeviyyeler için de&shy;lil olur.



902) Cabir bin Abdillâh (Radıyaiiâkü anh)'den; Şöyle demiştir: Resûlullah (SalJallahü Aleyhi ve Sellem) bize Kurandan sûre Öğretir gibi teşehhüdü öğretirdi: [146]


İzahı





Bu hadîsi N e s â i de rivayet etmiştir. T i r m i z i ise el-İlel1-de rivayet etmiştir. T i r m izi, 'Sünen'inde. Eymen bin Nâbil ol-Mekkî, Ebü'z-Zübeyr aracılığıyla Câbir (Radıyallâhü anhJ rivayette bulunmuş ise de bu rivayet mahfuz de&shy;ğildir, demiştir. Tuhfetti'l-Ahvezî yazan da şöyle der:

- E 1 - H â f ı z , Telhîs'te : 'Eymen bin Nâbil'in Ebü'z-Zübeyr' den olan rivayetinde râvisi hatâ etmiştir. El-Leys'e Eymen muhalefet etmiş oluyor. E b ü ' z - Z ü -bey r' den rivayet hususunda herkesten en sıka olan zât. e 1-L e y s " tir. EI-Leys ise Ebü'z-Zübeyr' den, O da T â -v ü s ' tan, O da Saîd bin Cübeyr1 den,O da 1 b n1- i A b b â s (Radıyallâhü anh)'den rivayet etmiştir. (900 nolu sened kasdedilmiştir.) Semûre e 1 - K i n â n i: 'Ebü'z-Zübey r'in Câbir (Radıyaîlâhi) anh)'den 'sözü hatalıdır. Ben, Eymen bin N â b i 1' den başka teşehhüdde: «Pismillâhi ve billahi...» diyen hiç kimseyi bilmiyorum, demiştir. Dârekutnî de: Ey&shy;men, herkese muhalefet etmiştir, demiştir.

T i r m i z i: de r Ben. E y m e n ' in rivayetini Buharı"-ye sordum. Hatâdır, diye cevab verdi, demiştir.

N e s â İ de : Hadîs hatâdır, demiştir.' der.-

Yukarıdaki nakillerden anlaşıldığı gibi Eymen bin Nâ&shy;bil, sıka olmakla beraber. Onun râvilerinden birisi, bu hadisin rivayetinde hatâ etmiş olabilir Sahihi Buhâri'de Eymen bin N â b i 1' in rivayetlerine yer verildiği halde, B u h â r î bu ha&shy;dîsi tahriç etmemiştir. Çünkü sıhhatli bir tarîkle E b ü' z - Z ü -bey r'den rivayet olunan ve buna mütâbi' olan hiç bir rivayet yoktur. Fakat Dârekutni, el-îlel'inde Eymen'in Ebü'z-Zübeyr' den olan rivayetinde Sevrî ve I bn-i Cü-r e y c ' in Ona mutâbî olduklarını söylemiştir.

Bu hadisteki teşehhüdün başında bulunan -Bismillâhi ve billahi» lâfzının mânâsı: «Allah'ın adıyla ve Allah'ın yardımıyla başlarım.»demektir.

Kastalani, 'Teşehhüd bâbı'nda bu hadisi naklettikten son&shy;ra, N e v e v i' nin el Hulâsa adlı kitabından naklen şöyle der: Bu hadisi el-Hâkim sahih görmüşse de Buhârî, Tir-mizi, Nesâî ve Beyhaki zayıf görmüşlerdir.'

Hadisteki teşehhüdün sonunda geçen duanın mânâsı şudur: «Allah'tan Cennet dilerim ve Cehennem ateşinden Allah'a sığı&shy;nırım. [147]
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Misafir
Misafir



MesajKonu: Geri: NAMAZ LAYIKI BÖLÜMÜ   Salı Mayıs 04, 2010 2:12 pm

25 - Peygamber (Sallallahü Aleyhi Ve Sellem) E Salâvat Getirme Babı





Biz: Yâ Resûlallah! Sana (edilen) bu selâm Uâfzı)ı bildik. Sa-lât (lâfzı) nasıldır? diye sorduk. O buyurdu ki: Şöyle deyiniz i



904) (Abdıırrahman) İbn-i Ebî Leylâ[148] (Radıyallâhü anh)den: Şöyle demiştir :

Ka'b bin Ucre[149] (Radıyallâhü anh) bana rastlayarak şöyle de­di : Sana bir hediye vereyim mi? Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir defasında yanımıza çıkageldi. Biz (kendisine) : (Yâ Re­sûlallah!) Sana selâm etmeyi bilmiş olduk. Sana salât nasıl (getiri­lir.)diye sorduk. O, buyurdu ki: ($Öy)e) deyiniz: [150]



İzahı





Ebû Said-i Hudrî (Radıyallâhü anh) 'in hadisini B u hâri ve Nesâî de rivayet etmişlerdir.

Ka'b bin Ucre (Radıyallâhü anh)'in hadîsini ise B u~ hâri, Müslim, Ebû Dâvûd, Nesâi ve Ahmed de rivayet etmişlerdir.

Müslim ve Nesâi' nin rivayetinde «Kemâ salleyte alâ ibrâhîme» yerine : -Kemâ salleyte alâ îbrâhime» diye geçer. Keza: «Kemâ bârekte alâ ibrâhime» yerine : «Kemâ bârekte alâ âli ibrâhî­me» ifâdesi bulunur.

Salâvâtın mânâsım ve namazda okurımaGinın şer'î hükmünü 906 nolu hadisin açıklanması bahsinde anlatacağız. Burada sadece Ka'b (Radıyallâhü anh)'in hadisinin fıkıh yönünü anlatmakla yetinelim :

1 - Bir şey yapmakla emredilen ve fakat nasıl yapılacağını bil­meyen kişinin, âlimlere müracaat etmesi matlubtur.

2 - Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e mezkûr lâfızlar­la salâvât getirmek meşru'dur.

3 - Sahâbilerin dîni hükümleri iyice tutmaya karşı düşkünlük­leri hadisten anlaşılıyor.

4 - Hadis, İbrahim (Aleylıısseiâm)in yüce şeretine delâ­let eder.



905) Ebû Hiimeyd es-Saîdî (Radıyaltâhü ank)'Ğen rivayet edildiğine göre :

Sahâbiler Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e:

Yâ Resûlallah! Sana salâvât getirmekle emrolunduk. Sana nasıl salâvât getireceğiz, diye sordular. O da buyurdu kî: [151]



İzahı





Bu hadisi, Mâlik, Buhâri, Müslim, Ebıı ») ri -vûd, ve Nesâi de rivayet etmişlerdir.

Müslim, Ebû Dâvûd ve Nesâi de: «Kemâ sal leyte alâ âli ibrâhime» diye geçer. Müellifin rivayetinde ise görüldü­ğü gibi bu lâfız. «Kemâ salleyte alâ ibrâhime- şeklindedir.

Bu hadisteki salâvât lâfzında : ilâvesi bulunuyor.

Ezvâcihi: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'in zevcelari demektir.

Zürriyyetihi: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'in zürriy yeti demektir.



906) Abdulliih bin Ales'ur] (Ratlıynlhîhü ank)\\en: Şöyle demidir: Resûlullah (Sallallahv Aleyhi ve Sellem)e salâvât getirmek iste­diğiniz zaman, O'na güzelce salâvât getiriniz. Çünkü şüphesiz siz bi­lemezsiniz. Umulur ki getirdiğiniz salâvât O'na arzedilir.' Râvi de­miştir ki: İbn-i Mes'ud (ftadıyallâhü anh)'un yanındakiler kendisi­ne: Şu halde (güzel salâvâtı) bize Öğret, dediler. İbn-i Mes'ud (Radı-yallâhü anh) (onlara) dedi kî: Şöyle söyleyiniz:

Zevâid'de : Bıı senedin rical: "-ikalardır Fakat râvi el Mesûdi önıni: in soniannda rivayetleri Jtanştırmisîir. Bu arızası olmadan önceki hadisleriyîe bur. dar. sonraki hadisleri birbirinden ayird edilmemiştir. Bu sebeple hadislerinir: :er>: edilmesi hakt:r. İbn-i Hibbân da böyle demiştir, diye bilgi verilmiştir. [152]



İzahı





Bu hadis zevâid türündendir. Yâni müelliften başka diğer Kü-tüb-i Sitte sâhibleri tarafından rivayet edilmemiştir.

Bu bâbta geçen hadislerde Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel-lem) üzerine getirilecek salâvâtı şerife kelimeleri rivayet edilmiştir. Rivayet olunan lâfızlar arasında az bir fark görülmektedir K a ' b Dere (Radıyallâhü anh)'den rivayet edilen 904 nolu hadisteki sa­lâvât lâfızları, müteaddit senedlerle ve az kelime farkıyla rivayet edilmiştir. Buhar i' deki bir rivayeti şöyledir:

Nesâi' deki bir rivayeti de şöyledir.Bu salâvât çeşitlerinin hepsi makbuldür.

Hadîslerde sahâbîlerin Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem)'e .- 'Sana edilecek selâm lâfzını bildik' demekle teşehhüdde oku­nacak selâm lâfzını kasdetmişlerdir. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onlara teşehhüdü öğretirken bu meyanda teşehhüdün bir parçası olan -Esselâmü aleyke...»yi öğretmiştir.

Sahâbîler, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e salâvât getirmeyi sormuşlardır. Ebû Hümeyd (Fladıyallâhü anhJ'in hadisinde sahâbiler : 'Biz sana salâvât getirmekle emrolunduk, de­mişlerdir. Sahâbiler bu emirle :

= «Şüphesiz, Allah ve O'nun melekleri Peygamber (Muham-med)'e salât ederler. Ey imân edenler! Siz (de) Ona salât ve selâm ediniz.[153] âyetini kasdetmişlerdir..

Bâzılarına göre sahâbiler, saiâtın mâhiyet ve nev'ini sormuşlar-dır.Çünkü salât; Dua, rahmet ve tazim gibi çeşitli mânâlara gelir. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) e getirilecek saiâtın hangi mânâda kullanılacağını öğrenmek istemişlerdir. Fakat bu yorum pek tutarlı değildir. Çünkü sahâbiler: 'Nasıl salât...' demişlerdir. Bu de­yiş, getirilecek salâvât kelimelerinin öğrenilmesi isteğine delâlet eder,

K u r t u b i: Sahâbiler, salâvât ile kasdedilen mânânın ne ol­duğunu bilirlerdi. Ancak bunun hangi kelimelerle ifâde edilmesinin daha lâyık olduğunu bilmedikleri için salâvât kelimelerini sormuş­lardır, demiştir.

El-Fetih'te: Sahâbileri, bu soruyu sormaya sevkeden neden şu­dur : Selâm, teşehhüd meyânında belirli bir lâfızla öğretilmişti. O da : «Esselâmü aleyke...» lâfzıdır. Sahâbîler, selâmın belirli bir lâfzının bulunduğunu öğrenince salâvâtında özel bir lâfızla olacağını anla­dılar. Sahâbiler, salâvât lâfzını selâm lâfzına kıyaslıyarak tesbitine girişmediler. Çünkü sorunu Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) e intikâl ettirmek suretiyle nass yoluyla öğrenmek mümkündü. Bu imkân varken kıyas yoluna gitmediler. Özellikle zikirlere âit lâfız­lar genellikle kıyasın dışında kalırlar. Nitekim müracaat neticesin­de durum öyle çıktı. Çünkü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)

onlara selâm lâfzına benzer bir lâfız öğretmedi. Yâni onlara : «Esse-lâtü aleyke eyyühennebîyyü...» veya benzerî bir cümle öğretmedi. Selâm lâfzına hiç benzemeyen: -Allahümme salli...»yi öğretti. [154]



Salavâtın Mânası:





«Allahümme salli alâ Muhammedin» cümlesi, çeşitli şekillerde açıklanmıştır. El-Menhel yazarı: Teşehhüdden sonra Peygamber (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem)'e salât bâbı'nda salâvâtın mânâsı ile il­gili olarak şöyle der : «Allahümme salli alâ Muhammedin...» yâni: Al-lahim Muhammed'in zikrini yüceltmek, dînini yaymak ve şeriatini ibkâ etmekle O'nu dünyâ'da azametli kıl. Âhirette de O'na bol se-vab vermek, ümmeti hakkında şefaatçi kılmak ve Makam-ı Mahmud'a yükseltmekle; faziletini te'yid etmekle O'nu yücelt.

E b ü'l-Âl i y e: Allah'ın Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) e salâtı, meleklerin yanında ondan övgü ile bahsetmesidir,

demiştir.

İbn-i Ab'bas ve Dahhâk: Allah'ın Peygamber (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem) e salâtı, O'na rahmet etmesidir, demişler­dir

«Ve alâ âli Muhammed'in Ve Muhammed'in âlini yücelt.» Şu halde O'nun âline salât da yüceltmek demektir. Ancak herkesin yü­celtilmesi, lâyık olduğu mertebeye göredir.

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in âli ile kimlerin kas

dedildiği hususunda ihtilâf vardır:

Bâzıları: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in âli; sada­ka almaları haram kılınan Beni Hâşim ve Benî Mut-t a li b sülâlesine mensub. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) in yakınlarıdır, demişlerdir. Şafiî de böyle demiştir.

Bir kısım âlimlere göre yalnız Beni Hâşim sülâlesine mensub, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in yakınlarıdır.

Bir kısım âlimlere göre 'Al' ile. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in mümin olan bütün yakınları kasdedilmiştir.

Kadı Ebû Tayyîb ile el-Ezheri' nin anlattık­ları bir kavle göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) e tâbi' olan bütün müslümanlar kasdedilmiştir. Süfyân-ı Sevrî de böyle demiştir.

Diğer bir kavle göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in âli, takva sahibi müslümanlardır.

Yukarıda anlatılan kavilleri uzlaştırmak mümkündür. Şöyle ki: Yerine göre âl ile başka mânâlar kasdedilebilir. Meselâ dua yapılır­ken âl ile bütün müslümanlar kasdedilebilir. Zekât bahsinde, âl de­nilince, zekât alması haram kılınmış olan, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in mü'min yakınları kasdedilir. Medhü sena edilir­ken âl ile takva sâhibleri kasdedilir.

«Kemâ salleyte alâ ibrâhime İbrahim'e salât ettiğin gibi.» Salâvât cümlesi, tümüyle ele alındığı zaman, meali özetle şöyle olur:

Allah'ım! İbrahim (Aleyhisselâm)'e salât ettiğin gibi Muhammecl (Aleyhisselâm)'e ve âline de salât et.»

Bu cümleyle ilgili olarak şöyle bir soru hatıra gelebilir: Benzet­me cümlelerinde genel prensip; zayıfın kuvvetliye benzetilmesidir. Meselâ A1 î cesarette arslan gibidir, denilir. Burada Peygamber (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem) imize ve âline istenen salât, İbrahim (AJeyhisselâm)'in salâtına benzetilmiştir. Halbuki Peygamberimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellemî, ibrahim (Aleyhisselâm) dâhil bütün Peygamberlerden efdal olduğu gibi O'nun için istenen salât da, bilumum Peygamberlerin salâtlarından üstündür. Hâl böyle iken, Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in salâtı nasıl İbrahim (Aleyhisselâm)'in salâtına benzetilir?

Bu soruya bir çok cevap verilmiştir. Biz, bir kaçma özetle de­ğineceğiz ;

1 - Benzetme, salâtın değerine ve miktarına değil, salâtın as­lına aittir. Bunda da bir sakınca yoktur. Nitekim K u r' a n' da bunun benzerleri vardır. Meselâ:

a) Ramazan orucuna âit âyette

=Sizden öncekile­re farz kılındığı gibi size de oruç farz kılındı.[155] buyurulmuştur. Bu âyetteki benzetme orucun aslına aittir. Orucun zamanına ve şek­line âit değildir

line âit değildir.

b) Başka bir âyette :

«Nuh'a ve ondan sonraki peygamberlere vahiy ettiğimiz gibi, şüphesiz sana da vahiy ettik.[156] buyurulmuştur. Bu âyetteki benzetme ve vahiy etme as­lına aittir. Vahyin çeşitlerine, değerlerine, mâhiyetine, önemine ve kapsamına âit değildir.

c) -Allah sana ihsan ettiği gibi Sen de ihsan et.[157] Bu âyette de benzetme iyiliğin aslına aittir. Değerine ve miktarına âit değildir.

2 - Salâvâttaki benzetme, Peygamberimizin âline âit salâvât ile İbrahim (Aleyhisselâm)'e âit salâvât arasındadır. Peygamberi­miz (Sallallahü Aleyhi ve Soilem)'e âit salâvât, benzetmenin dışın­da kalır. Bu cevaba göre salavâtm meali şöyle olur:

«Allah'ım! Muhammed (Aleyhisselâm) e salât el. Ve İbrahim (Aleyhisselâm)'e salât ettiğin gibi Muhammed (Aleyhisselâm)'in aline de salât et.»

:i Ben/etme, salâvât cümlesinde anılanların mecmuuna aittir. Yâni : -Şu cemaata salât ettiğin gibi bu cemaata da salât et. Çünkü İbrahim (Aleyhisselâm) in âlinden Peygamberler çoktur. Pey­gamberimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de Onun âlinden olan bir peygamberdir.

EI-Hedy yazarı : Peygamberimiz, İ b râ h i m (Aleyhisselâm)'in âlindendir.[158] âyetinin tefsirinde I b n - i A b b â s (Hadıyallâhü anh) : Muhammed (SaJ-lallahü Aleyhi ve Sellem), İbrahim (Aleyhisselâm)"in âlindendir, de­miştir.

Şu halde biz, İbrahim (Aleyhisselâm)'e ve Peygamberimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in de dâhil olduğu İbrahim (Aley­hisselâm)'in âline salât edildiği gibi, özel olarak Peygamberimiz (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem)'e ve âline salât edilmesini istemiş oluyo­ruz. [159]



Salavatta İbrahim (Aleyhîsselam)'İn Anılmasının Hikmeti





Bütün peygamberler içinde İbrahim (Aleyhisselâm)'in se­çilerek salâvâtta anılmasının sebebi, Peygamberimiz (Sallallahü Aley­hi ve Sellem)'den sonra kendisinin, diğer peygamberlerden efdal ol­masıdır.

İkinci sebep, M i' r â c gecesi Peygamberimiz (Sallallahü Aley­hi ve Sellem) bütün Peygamberleri görmüş, Onlarla selâmlaşmıştır. İbrahim (Aleyhisselâm)'den başka hiç bir peygamber, Peygam­berimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in ümmetine selâm gönderme­miştir. Onun bu iyiliğine mükâfat olsun diye her namazda Ona sena edilmesini Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bize emretmiş­tir.

E 1 - A y n i, üçüncü bir sebep olarak şöyle demiştir: 'Denili­yor ki: İbrahim (Aleyhisselâm) Kabe'yi bina ettikten son­ra Hz. Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in ümme­tine duâ ederken :

«Allah'ım! Muhammed (Aleyhisselâm) in ümmetinden bu beyti tavaf edene benden selâm hibe et.» demiş. Onun ehli ve evlâdı da bu şekilde duâ etmişler. Biz de onların bu iyi davranışına karşılık olmak üzere, namazda onları anmakla emrolunmuşuzdur.'

-Ve bârik alâ Muhammed in vealââli Muhammed in = Muham­med (Aleyhisselâm)'e ve âline bereketler fazlasıyla hayırlar ve ik­ramlar eyle.»

Bâzıları: Bu fıkradan maksad, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SelJem) ve âlinin tezkiye edilmeleri, her türlü kusurdan temizlenme­leri ve korunmalarıdır, demişlerdir. Bir kısım âlimler de : Bundan maksa^ tyjyır üzerinde sebat etmelerini sağlamaktır.

-İnneKe hamîdün mecid = Şüphesiz Sen en yüce hamd ve sena­ya lâyıksın. Azamet ve celâl sahibisin.»

'Mecid' kelimesinin asıl mânâsı, şerefli kimse demektir. Burada kasdedilen mânâ, azamet ve celâl sahibi demektir.

İbn-i Mes'ud (Radıyallâhü anh)'ın hadisindeki salâvâ-tın baş kısmı, diğer hadîslerde bulunmadığı için bu kısmın kısa mea­lini okuyucularımıza takdim edeyim :

-Allah'ım salâtını, rahmetini ve bereketlerini. Resullerin büyü­ğü, muttakilerin imâmı ve Peygamberlerin sonuncusu olan sevgili ku­lun ve Resulün Muhammed'e kıl. O Muhammed ki hayrın imamı, hayrın öncüsü ve rahmet resulüdür. Allah'ım! O'nu, önce gelen ve sonra gelen (tüm insan Harın gıpta ettikleri Makamı Mahmud'a (bü­yük şefaat makamına) gönder. [160]



Namazdaki Salavatın Fıkhî Hükmü





Her namazın son teşehhüdünden sonra Allahümme salli... ve Bâ­rik... duasını okumak, Hanefi ve Mâliki mezheblerine göre sünnetir. Şafiî ve Hanbeli mezheblerine göre son teşehhüdden sonra Peygamberimiz (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e sa-lâvât getirmek farzdır. Üç dört rek'atli namazların ilk teşehhüdlerin-den sonra sünnettir. En azı 'Allahümme salli alâ Muhammed'dir. Son teşehhüd'den sonra 'Allahümme salli... ve Pârik...'in tamamını okumak ise sünnettir.

EI-Menhel yazarı, teşehhüdden sonraki salâvâtın şer'î hükmü ile ilgili olarak özetle şöyle der :

«Teşehhüdden sonra Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e saiâvât getirmek vâcibtir, (farzdır) diyenler, bu bâbta rivayet olu­nan hadîsleri delil gösterirler, Ömer bin el-Hattâb, oğ­lu Abdullah, İbn-i Mes'ud, Şâ'bî, Muhammed bin Ka'b el-Kurezî, Ebû Ca'fer el-Bâkır, el-Hâdi, el-Kâsım, Şafiî, Ahmed, İshak ve îbnü'I-Mevvâz (Radıyallâhü anhüm) bununla hükmetmiş­lerdir. 1 bn ü'l-A ra bi de bu kavli seçmiştir. Fakat bu bâb taki hadîsler, teşehhüdden sonra salâvâtın vâcibliğine tam delil de­ğildir. Çünkü bu hadîslerde namazdan bahis yoktur. Sadece Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e saiâvât getirilmesi emredil­miştir. Namazın dışında da olsa bir defa saiâvât getirmekle bu emir yerine getirilmiş oluyor. Şu var ki; İbn-i Hibbân, Hâkim, Beyhaki, İbn-i Huzeyme ve Dârekutni' nin tah-riç ettikleri t bn-i Mes'ud (Radıyallâhü anhl'ın hadisindeki şu ilâve delil gösterilebilir:

- «(Yâ Resûlallah!)

Biz namazımızda sana saiâvât getirdiğimiz zaman nasıl getirelim...?»

Bu ziyâde, hadîste anılan salâvâtın yerinin namaz olduğunu tâ­yin etmiş olur. Ama yerinin teşehhüdden sonra olduğunu ifâde etmez. Ancak Beyhaki şöyle demekle salâvâtın yerinin teşeh-hüdden sonra olduğunu, biraz yakmlaştırmıştır.

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemVe salât ve selâm getiril-meşini emreden âyeti nazil olduğunda Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) teşehhüddeki selâm lâfızları­nı saha bilere öğretmişti. Bu esnada sahâbîler nasıl salâvât getire­ceklerini Ona sordular. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de onlara öğretti. Mesele böyle cereyan ettiği için, daha önce öğretil­miş olan teşehhüdden sonra nasıl salâvât getirileceğinin kasdedildiği söylenebilir.

Bu gruptaki âlimler, başka bir kaç delil göstermişlerse de gös­terilen deliller, teşehhüdden sonra salâvât okumanın vâcibliğine tam olarak delâlet etmez.»

N e v e v i: Teşehhüdden sonra salâvâtın vâcib olduğuna hük­medenlerin delillerinden birisi de Ebû Abdillah ile E b û H â t i m " in kendi sahihlerinde Fudâle bin Übeyd (Ra-dıyallâhü anhtden rivayet ettikleri şu mealdeki hadîstir:

'Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bîr adamın namaz kıl­dığını görmüş, bu şahıs Allah'a hamd ve temcid etmemiş. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) e de salâvât getirmemiş. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de : *Bu şahıs acele etti.» buyurarak adamı çağırmış ve: «Sizden birisi namaz kıldığında önce Rabbine hamd ve sena etsin! Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) e salâ­vât getirsin; bundan sonra, istediği duayı etsin.» buyurmuştur.'

E 1 - H â k i m : Bu hadîs, M ü s 1 i m ' in şartı üzere sahih­tir, demiştir. der.

El-Menhel yazarı, daha sonra şöyle der: «Cumhura göre na­mazda teşehhüdden sonra Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) e salâvât getirmek vâcib değildir. Ebû Hanife, Onun arka­daşları. Mâlik, Sevri, Evzâî ve Nasır böyle hük­meden âlimlerdendirler

Bunların delili, İ b n-i M e s'u d (Radıyallâhü anh)'ın te-şehhüd hakkındaki (899 nolu) hadisidir. Peygamber (Sallallahü Aley­hi ve Sellem) bu hadiste belirtildiği gibi îbn-i Mes'ud (Ra­dıyallâhü anh)'a yalnız teşehhüdü öğretmiştir. Bâzı rivayetlere gö-ro hadîste şu mealde bir ilâve de vardır:

«Sen bunu söylediğin zaman veya bunu bitirdiğin zaman nama­zını bitirmiş olursun. Kalkmak İstersen kalkabilirsin. Oturmak is­tersen oturabilirsin.» Bir rivayette de şöyle bir ilâve vardır : ,

-Teşehhüdden sonra biriniz beğendiği duayı seçebilir.»

Eğer teşehhüdden sonra Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) e salâvât getirmek vâcib olsaydı, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) lbn-i Mes'ud (Radıyallâhü anh)'a onu da öğre­tecekti. Çünkü öğretim yerinde vacibin beyânı geciktirilmez. Teşeh­hüdü rivayet eden sahâbîlerden. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in onlara teşehhüdden sonra salâvât getirilmesini öğrettiğine dâir bir şey de rivayet edilmemiştir-

Hanefî mezhebine göre teşehhüdden sonra okunan satâvû-tın en faziletli şekli şöyledir:

S â f i i mezhebine göre de en makbul olan lâfız böyledir. Şu farkla ki ilk lâfzı yoktur. El-Behçetü'I-Kebir .şer-

hinde naklen beyan edildiğine £öre bundan da efdal olan salâvâi lâ­fızları vardır. Yukarıda da işaret edildiği gibi salâvât laüfızları lirik kında bir çok rivayet vardır Hepsi do makbuldıır



907) Amir bin Rahîa[161] (Radtyallâhü anh)'<\en rivayet edildiğim" göre; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Benim üzerime salâvât getiren hiç bir müslüman yoktur ki üze­rime salâvât getirdiği sürece, melekler onun üzerine salâvât getirme­sin. (Ona duâ ve istiğfar etmesin.) Artık kul şu salâvâtı az getirsin, veya çok getirsin.»"

Not : Zevâid'de : Hadisin isnadı zayıftır. Çünkü râvi Âsim bin Ubeydillâh'ın hadislerinin münker olduğunu Buhârî ve başkası söylemiştir, denilmiştir.



908) İbn-i Abbâs (Radıyaliâhü ankümâ)'dan; Şöyle demiştir :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: -Bana salâvât getirmeyi unutan (terkeden) kişi cennet yolunu terketmiştir.»"

Not : Cübâre zayıf olduğu için bu isnadın zayıflığı Zevâid'de bildirilmiştir. [162]



İzahı





Sindi şöyle der : Salih amellerin her birisi, cennete giden bir yel mesabesindedir. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e salâvât getirmek, sâlih ameller cümlesindendir. Bu sebeple salâvâtı tamamen terketmek, cennetin yolunu terketmek olur. [163]



26 - Teşehhüd Ve Peygamber (Sallallahüaleyhi Ve Sellem) E Salâvât Getirildikten Sonra Okunan Duâ


Babı





909) Ebû Hüreyre (RadtyallChü a«/r)'den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

«Biriniz son teşehhüdü bitirince dört şeyden Allah'a sığınsın : Ce­hennem azabından, kabir azabından, hayat ile ölüm fitnesinden ve mesîh olan Deccâl'in fitnesinden. [164]



İzahı





Bu hadisi Müslim, Ebû Dâvûd ve Nesâî de ri­vayet etmişlerdir.

Hadîs, son teşehhüdden sonra anılan dört şeyden istiâze etme­nin vâcibliğine delâlet eder. Zahiriye mezhebi bununla hükmet­miştir. Hattâ İbn-i Hazm , ilk teşehhüdden sonra da bu istiâ-zenin vâcibli&ine hükmederek : 'Çünkü Buhâri ve Müsli m'in bir rivayetlerinde Ebû Hüreyre (Radıyaliâhü anh) : Peygam­ber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

Biriniz teşehhüd ettiği zaman dört şeyden Allah'a sığınsın...» Bu rivayet mutlaktır. îlk te­şehhüdü de kapsar,' demiştir.

Cumhur hadisteki emrin mendupluk için olduğunu söylemiştir. Hadîs, kabir azabı ve fitnesinin varlığını isbat eder. Ehli S ü n n e t' in mezhebi budur.

«... Hayat ile ölüm fitnesinden...» ifâdesinden maksad, hayat hâ­lindeki fitne ve ölümden sonraki fitnedir.

«Ölüm fitnesi» ile, ölüm döşeğindeki fitne kasdedilmiş olabilir. Bu takdirde «Hayat fitnesinden maksad, mükelleftik çağından itiba­ren ömür boyunca karşılaşılan fitnedir.

«Ölüm fitnesi» ile kabir fitnesi murad olabilir. Fitne, aslında imtihan, tecrübe ve denemek gibi anlamlar taşır. Fakat günah, küfür, katil gibi mânâlarda kullanılması çoğalmıştır.

«... Mesih olan Dcccâl'ın fitnesinden...» tâbirine gelince Deccâl; Kelime anlamı itibariyle karıştırıcı, hileci ve aldatıcı de­mektir. Âhirete yakın günlerde çıkacağı, hadislerle haber verilen malum kâfire bu isim verilmesinin sebebi; kendisinin hakkı bâtıla karıştırması ve hakkı, bâtıl ile örtbas etmeye çalışmasıdır. Ona me-sih denilmesinin sebebi de sağ gözünün kör olmasıdır. Mesih keli­mesi, Arap dilinde çeşitli mânâlarda kullanılır. Bu mânâlardan biri­si de 'tek gözü olandır.

Mesih; Seyahat eden, çok yol kateden anlamında da kullanılır Deccâl, yeryüzünde çok dolaşacağı için Ona mesih denildiğini söyle­yenler de vardır.

î s a (Aleyhisselâm)'ya da mesih denilmiştir. Ona bu ismin ve­rilmesinin sebebi hakkında da çeşitli rivayetler vardır: Annesinden doğarken vücûduna yağ sürülmüş olarak doğduğu için Ona bu isim verilmiştir, diyenler vardır. Bâzilanna göre î s a (Aleyhisselâm), hastaya elini sürdüğü zaman hasta şifâ bulurdu. Bu nedenle Ona mesih denilmiştir. Diğer bir kavle göre î s a (Aleyhisselâm)'m aya­ğının tabanı düzdü, çukuru yoktur. Onun için kendisine bu isim ve­rilmiştir.



910) Ebû Hüreyre (Radtyallâhii atı/ı)'<\en; Şöyle demiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir adama: «Namazda (oturduğunda) ne diyorsun?» diye sordu. Adam : Ben teşehhüdü okurum. Sonra Allah'tan cennet isterim ve ateş­ten O'na sığınırım. Amma, Vallahi ben ne senin dendene (gümül-denmelni ne de Muâz'ın dendenesîni bilirim, dedi. Bunun üzerine Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

-Biz onun çevresinde gümüldeniriz.» buyurdu."

Not : Bu isnadın sahih ve râvilerinin sika oldukları, Zevâid'de bildirilmiştir. [165]


İzahı





Zevâid'in bu hadisi zevâid nevinden saydığı anlaşılıyor. Halbuki Süneni Ebû Davud'un «Tahfifu's-Salâ» babında bu hadisin metni ri­vayet edilmiştir. Ancak oradaki rivayette sahâbînin ismi açıklanma­mış ve -Bâzı sahâbilerden rivayet edildiğine göre...» ifâdesi kullanıl­mıştır.

El Menhel yazarının beyânına göre Peygamber (Sallallahü Aley­hi ve Sellem) ile konuşan zâtın Selim el-Ensârî (Radıyal-lâhü anh) olduğu söylenmiştir

Dendene: Duyulabilecek, fakat anlaşılamıyacak ses tonu ile ya­pılan konuşmadır ki buna gümüldenme denir Burada dendeneden maksat gizlice yapılan duâ ve okunan şeydir.

Sahâbî, teşehhütten sonra Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem)'in ve M u â z (Radıyallâhü anh) in ne okuduklarını anlıya-madığını söylemek istemiştir. Soru sahibi olan bu zât, H z . M u â z'ın kavminden ve cemaatından olduğu için, M u â z' in ne okuduğu­nu anhyamadığından söz etmiştir.

Hadisin = «onun çevresinde» lâfzındaki zamir cümleden

anlaşılan «Davet = duâ» kelimesine râcidir. Yâni «senin yaptığın duâ çevresinde •gümüldeniyoruz-

Ebû Davud'un bâzı nüshalarında bu lâfız:

zamiri ile geçer. Bu takdirde zamirin mercii cennet ve cehennem olur. Mânâ da şöyle olur: «Cenneti istemek ve cehennemden Allah'a sı­ğınmak çevresinde gümüldeniyoruz. [166]



Mezheblerin Görüşleri





l - Hanefi mezhebine göre son teşehhüd ve salâvâttan sonra Kur'an-ı Kerîm lâfızlarına benziyen :

"Ey Rabbimiz! Bizim kalblerimizi saptırma[167] gibi cümlelerle veya hadîslerde vârid olan;

= «Allah'ım! Şüphesiz ben nefsime çok zulüm ettim ve şüphesiz senden başka hiç kimse günahları bağışlayamaz. O halde katından bir bağışla beni bağışla ve bana rahmet eyle. Şüphesiz, Gafur ve Rahim ancak sensin.» gibi lâfızlarla dua etmek sünnettir. İnsanla­rın sözlerine benzer sözlerle dua etmek caiz değildir. Meselâ: «Al­lah'ım! Beni falanca kızla evlendir.» veya «Şu kadar altın, gümüş ve dünyevî makamlar ver.» ve benzerî sözlerle veya bunu ifâde eden arapça cümlelerle dua edilemez. Eğer bir teşehhüd miktarı oturulma­dan böyle dua edilirse namaz bozulur. Mezkûr miktar oturulduktan sonra duâ edilirse vâcib terkedilmiş olur.

2 - Şâ f i i mezhebine göre son teşehhüd ve salâvâttan son­ra din ve dünya ile ilgili hayır duasını yapmak sünnettir. Haram, muhal ve şartlı duâ yapmak caiz değildir. Böyle bir şey için duâ edi­lirse namaz bozulur. En efdalı vârid olan dualardır. Meselâ Müs­lim'in rivayet ettiği şu dua gibi :

İmam, duayı teşehhüd ve salâvât miktarından fazla uzatmama-hdır.

3 - Mâliki ler'e göre son oturuşta salâvâttan sonra din ve dünya ile ilgili hayırlar için duâ etmek mendubtur. Vârid lâfızlarla duâ etmek daha efdaldır.

4 - H a n b e 1 î mezhebine göre 909 nolu hadîste geçen dört şeyden Allah'a sığınmak için duâ etmek sünnettir. Vârid olan lâfız­larla veya başka lâfızlarla âhiret için duâ etmek caizdir. Başka ki­şilerin âhiret saadeti için de duâ etmek caizdir. Fakat dünya ile il­gili işler hakkında ne kendisi için ne de başkası için duâ etmek caiz değildir. Böyle bir duâ namazı bozar. Cemaata zor gelmedikçe isten­diği kadar duâ uzatılabilir. [168]



27 - Teşehhüd'de (Parmakla) İşaret Bâb1





911) Nümeyr eJ-Huzâî [169] (Radtynllâhü anh)\[tn rivayet edildiği­ne göre şöyle demiştir :

Ben, Peygamber (Sallallahü Aleyhive Sellem)'i namazda (teşeh­hüd için oturduğunda) sağ elini sağ uyluğu üzerine koymuş iken ve şahadet parmağı ile işaret ederken gördüm."



912) V'âil bin Hucr (Radtyallâhii anh)'den, Şöyle demiştir: Ben, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'i, teşehhüd'de (sağ elinin) baş ve orta parmaklarını halka etmişken ve bu parmaklardan sonra gelen şehâdet parmağını kaldırıp onunla duâ ederken gördüm.Bu hadîsin isnadının sahih ve ricalinin sikalar olduğu, Zevâid'de bil­dirilmiştir.



913) (Abdullah) bin Ömer (Radtyallâhii unhümâ)'âiin; Şöyle de­miştir :

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) namazda (teşehhüd için) oturduğu zaman ellerini dizlerinin üzerine koyardı ve başpar­maktan sonra gelen sağ (şahadet) parmağını kaldırıp onunla dua ederdi. Sol elini de dizi üzerine yayarak koyardı. [170]



İzahı





N ü m e y r (Radıyallâhü anh)'ın hadisini Ebû Dâvûd, Nesâi, Ahmed, Beyhaki ve tbn-i Huzeyme de rivayet etmişlerdir. Bâzı rivayetlerde Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in işaret ettiği parmağın şehâdet parmağı olduğu tasrih edilmiştir.

V â i 1 (Radıyallâhü anh)'in hadîsi, Zevâid'den sayılmış ise de Miftahü'l-Hâce'de beyan edildiğine göre Ebû Dâvûd, Nesâi, Beyhaki ve İbni Huzeyme tarafından da rivayet edil­miştir.

Ebû Dâvûd1 un «Elleri kaldırmak babı»nda rivayet olu­nan V â i 1 (Radıyalâhü anh)'ın uzunca hadisinde şu parça var­dır:

= - ..ve Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sol elini sol uyluğunun üzerine koydu. Sağ dirseğinin de sağ uyluğuna değme­sine mâni oldu. (Uzak tuttu.) İki parmağını (serçe parmağı ile on­dan sonra gelen parmağı) yumdu. (Beş parmağı ile orta parmağının başlarını birleştirerek) halka yaptı ve ben O'nu şöyle yaparken gör­düm. Râvi Bişr baş parmağı ile orta parmağı halka yaptı şehâdet par mağı ile de işaret etti.»

El-Menhel yazarının bildirdiğine göre Ahmed, Nesâi, ı b n - i H u z e y m e ve B u h â r î de bu hadisi rivayet etmiş­lerdir.

İbn-i Ömer (Radıyallâhü anh)'in hadisini Müslim, Ahmed, Ebü Dâvûd ve Nesâi de az lâfız farkıyla ri­vayet etmişlerdir. N e s â i' nin bir rivayeti ile T a b a r â n i' nin rivayeti buradaki rivayete benzer.

El Menhel yazan parmaklan yummak, halka yapmak ve parmak­la işaret etmek hakkında şu ma'lumatı verir:

«Baş parmağın yumulması iki türlü olabilir: Baş parmak şehâ­det parmağının yanına konulur. Şehâdet parmağı açık tutulur. Ve diğer parmaklar yumulur. Bu şekil, arabların bir hesap usûlüne ö-re 53 sayısını ifâde eder.

İkinci türe göre baş parmak orta parmağın yanına konularak yu­mulur. Diğer parmaklar da yumulur. Yalnız şehâdet parmağı yu­mulmaz. Bu şekil ise, arabların mezkûr hesap usulüne göre 23 sayı­sını ifâde eder.

Sağ elin parmakları başka şekillerde de yumulabilir. Örneğin : Baş parmak ile şehâdet parmağı salınır, diğer parmaklar yumulur.

(Vâil bin Hucr (Radıyallâhü anhl'ün hadîsinde bildi­rilen ( tahlik de iki şekilde olabilir: Birisine göre başparmak ile orta parmağın uçları birleştirilir. Diğer şekle göre orta parmağın ucu baş parmağın iki boğumu arasına konulur.

Şehâdet parmağı ile kıbleye işaret etmek şekli hakkında da ihti­lâf vardır : Şöyle ki :

1. Mâliki âlimlerine göre şehâdet. parmağı ile işaret edilir. Ve selâm verilinceye kadar sağa sola oynatılır. Bunun hikmeti ise parmak sinirlerinin kalbe bağlı oluşu ve parmağın hareket ettirilmesi ile kalbin uyarılması ve namaz hallerinin hatırlatümasının sağlan­masıdır.

2. Şâf iiler'e göre kelime-i şehâdet getirilirken «İllellah» denildiği zaman kaldırılır ve birinci teşehhüdden kalkılıncaya, son teşehhüdde selâm verilinceye kadar indirilmez. Parmak işareti ile tevhid ve ihlâs niyeti edilir.

3. Hanefi âlimlerine göre parmak «Lâ ilahe» denilince kal­dırılır ve «İllellâh» denilince indirilir. (Hanefi âlimlerinden Muhammed'e göre sağ elin başparmağı ile orta parmağı hal­ka edilir, diğer parmaklar yumulur. Ve şehâdet parmağı kaldırıla­rak işaret edilir. Bâzılarına göre diğer parmaklar yumulmadan şe­hâdet parmağı ile işaret edilir. Bir kısım âlimlere göre ise başpar­mak diğer parmaklarına getirilerek şehâdet parmağı kaldırılır.)

4. Hanbeliler'e göre »Allah» lâfzı geçtikçe şehâdet par­mağı tevhide işaret olmak üzere kaldırılır. Ve hareket ettirilmez.»

N u m e y r (Radıyallâhü anh)'in hadîsinde Peygamber (Sallal­lahü Aleyhi ve Sellem)'in ellerini uylukları üzerine koyduğuna delâlet eder. Ibn-i Ömer (Radıyallâhü anh)'in hadisine göre el­lerini dizleri üzerine koymuştur, tki şekil yapıldığına dâir başka riva­yetler de vardır. Bu rivayetler arasında bir ihtilâf söz konusu değil­dir. Her iki şeklin câizliğini bildirmek için Peygamber (Sallallahü Aleyh ve Sellem) gâh böyle gâh şöyle yapmıştır.

Sağ elin parmaklarının ne zaman yumulacağı hususuna gelince, Şafii, Mâliki ve Hanbelî mezheblerine göre teşeh-hüd'e oturulduğu zaman parmaklar yumulur. Yalnız şehâdet par­mağı salınır. Hanefî mezhebinin muhtar kavline göre sağ avuç açık olarak sağ uyluk üzerine konulur. Şehâdet' parmağı ile işaret edildiği zaman parmaklar yukarda anlatıldığı gibi yumulur.

V â i 1 {Radıyallâhü anh)'ın hadisinde :

«Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şehâdet parmağı ile duâ ederek...» buyurulmuştur.

Sindi diyor ki: Şehâdet parmağı ile tevhid'e işaret ediliyor. Tevhid'e işaret ise bir nevî duâ sayılır. Çünkü tevhid sayesinde ka­zanılan ilâhi nimetler duâ etmekle elde .edilen nimetlerden üstündür. [171]



Hadîslerin Fıkıh Yönü:





1 - Teşehhüd için oturulurken elleri dizler üzerine koymak müs-tahabtır.

2 - Sol avucun açık olarak konulması müstahabtır.

3 - Sağ elin şehâdet parmağı ile işaret etmek müstahabtır. [172]


28 - (Namaz'dan Çıkmak İçin) Selâm Vermek Babı





914) Abdullah (bin Mes'ud) (Radtyaliâkü anh)'âen rivayet edildiği­ne göre şöyle demiştir :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (namazdan çıfcafken) yanağının beyazlığı görülünceye kadar, sağına ve soluna (başını dön­dürüp) : «Es-Selâmü aleyküm ve rahmetüllah» (diyerek) selâm ve­rirdi."



915) Sa'd (bin Ebî Vakkâs) (Radtyaliâkü anh)'ûen rivayet edildi­ğine göre :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (namazdan çıkarken) sağına ve soluna selâm verirdi."



916) Ammâr bin Yâsir (Radtyallâhü a«*)'den; Şöyle demiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (namazdan çıkarken) yanağının beyazlığı görülünceye kadar sağına ve soluna (başını dön­dürüp) : «Es-Selâmü aleyküm ve rahmetüllah. Es-Selâmü aleyküm ve rahmetüllah» (diyerek) selâm verirdi.İsnadının hasen olduğu Zevâid'de bildirilmiştir.



917) Ebû Mûsa (el-£ş'ârî) (Radıyallâkü anh)'den; Şöyie demiştir: Alî (Radiyallâhü anh), Cemel olayı günü bize öyle bir namaz kıl­dırdı ki, onunla bize ResuluHah (Sallallahü Aleyhi ve SellemKin na­maz kılışını hatırlattı. Artık biz, ya O (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'-nun namazını unutmuş oluyoruz. Ya da terk etmiş oluyoruz. Çünkü Ali (Radıyallâhü anh), (namazdan çıkarken) sağına da soluna da se­lâm verirdi."

Not: Zevâid'de : İsnadı sahihtir, ricali da sikalardır. Ancak râvtlerinden Ebû îshak. tedlis ederdi ve ömrünün son zamanlarında rivayetleri karıştırırdı, denil­miştir. [173]



İzahı





İbn-i Mes'ud (Radryallâhü anh) un hadisini Ebû D â vûd, Nesâî Ti rm izi ve Tahavî de rivayet etmiş­lerdir. Bâzı rivayetlerde «Es-Selâmü aleyküm ve rahmetullah» cüm­lesi iki defa zikredilmiştir.

Sa'd (Radıyallâhü anh)'m hadisini Müslim de şu meal­de rivayet etmiştir :

«Ben, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'i yanağının be­yazlığını görünceye kadar sağına ve soluna (başını döndürüp) selâm verirken görürdüm.»

Ammâr bin Yâsir (Radıyallâhü anh) 'in hadîsini D r e k u t n i de rivayet etmiştir

Bu bâbta rivayet olunan hadîsler, namazdan çıkarken sağa ve sola başı dönderip iki defa selâm vermenin meşruluğuna delâlet eder­ler. Bu hususta imam, cemâat ve tek olarak namaz kılanlar arasın­da bir fark yoktur. Sahâbîlerin cumhurunun kavli budur. Ebû Bekir-i Sıddik, Ali bin Ebî Tâlib, tbn-i Mes'­ud, Ammâr bin Yâsir ve Nâfi' bin el-Hâris (Radıyallâhü anhüm) böyle hükmeden sahâbilerdendirler. Tâbiîlerden de Atâ' bin Ebî Rabah, Alkarna, Şa'bî ve başkaları ile rey ehli, Sevri, Ahmed, îshak, Ebû Sevr böyle hükmetmişlerdir. Hanefi, Hanbeli ve Şa­fii 1 e r ' in mezhebi de budur. Delilleri ise bu bâbtaki hadîslerdir.

Bir selâmın meşruluğuna hükmeden âlimler vf; görüşleri, bundan sonraki bâbta anlatılacaktır.

El-Menheİ yazarı iki selâmın meşruluğuna hükmedenlerle delil­lerini ve bir selâmın meşruluğuna hükmeden âlimlerle delillerini zik­rettikten sonra şöyle der:

«İmam olsun, cemâat olsun, tek olsun, namaz kılan herkesin, na­mazdan çıkarken sağma ve soluna iki defa selâm vermesinin meş­ruluğuna hükmeden âlimlerin dayandıkları deliller kuvvetli oldu­ğundan bu görüş kuvvetlidir. Er-Ravdâ sahibi: 'Yalnız bir selâmın verilmesine dâir vârid olan hadisler, iki selâmın meşruluğuna delâ­let eden hadîslere ters düşmez. Çünkü bilindiği gibi, çelişki arzetme-yen rivayetteki fazlalığın kabulü vâcibtir. îki selâmla hükmetmek, vârid olan bütün hadîslerle amel etmek demektir. Fakat bir selâmla hükmetmek böyle değildir. Çünkü bununla hükmetmek gereksiz ola­rak delillerin çoğunu heder etmek demektir.' demiştir.

El-Hedy sahibi: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in na­mazdan çıkarken sağına ve soluna «Es-Selâmü aleyküm ve rahmetul­lah» diyerek selâm verdiğini onbeş sahâbî kendisinden rivayet et­miştir. El-Hedy sahibi bunları ismen zikrediyor. .Peygamber (Sallal­lahü Aleyhi ve SellemTin namazdan çıkarken önüne bir defa selâm verdiği de kendisinden rivayet edilmiştir. Lâkin sahih bir yolla bu hususta her hangi bir rivayet sübut bulmamıştır. En iyi delil, A i ş e (Radıyallâhü anhâ)'nin (919 nolu) hadisidir ki O da ma'luldur. Sü-nenlerde mevcut ise de gece namazı hakkındadır.1 demiştir. El-Hedy yazarı bir selâmın meşruluğuna dâir hadîslerin zayıflık sebeplerini uzunca izah etmiş, el-Menhel yazarı da bunu nakletmişse de buraya aktarmaya gerek görmüyorum.

El-Hedy yazarı daha sonra şöyle der : Bir selâmın meşruluğuna hükmeden âlimlerin elinde Medine halkının uygulamasından başka tutarlı bir delil yoktur. Medine halkının amelini delil göstermek sahihtir. Çünkü büyük zâtlar, bu şehrin tatbikatını bir­birinden miras olarak almışlardır. Fakat bir selâmla ilgili tatbikat hususunda, genellikle fıkıh âlimleri muhalefet etmişlerdir. Doğrusu da fıkıh âlimlerinin görüşüdür. Çünkü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellemlin sabit olan sünneti, kim olursa olsun, hiç bir şehir halkının ameliyle reddedilmez. Nitekim Medine' deki ve başka şehirlerdeki bâzı emirler, namazda birtakım şeyler ihdas etmişler, bu yoldaki uygulama süregelmiştir. Fakat fıkıhçılar buna iltifat et­memişlerdir. Hu Ufâ-i R â ş i d î n devrindeki Medine halkının ameli, delil sayılırdı. Fakat onların vefa andan sonra ve ora­daki sahâbîler tükendikten sonra Medine halkının tatbikatı ile başka şehir halkının tatbikatı arasında değer bakımından bir fark yoktur. Halk arasında hakemlik yapan kaynak, Peygamber (Sallal-lahü Aleyhi ve Sellem)'in sabit sünnetidir. Onun ve dört halifenin vefatından sonra hiç bir kimsenin ameli hüküm kaynağı olamaz.'

Mâliki mezhebinin meşhur kavline göre namaz kılan şahıs imam ve münferid ise bir selâm verir ve bununla namazdan çıkma­ya niyet eder. Eğer imama uymuş durumda ise, sağ tarafına selâm verir ve bununla namazdan çıkmayı kasdeder. Soluna da selâm ve­rir bununla da imamın selâmını cevaplamak ister. [174]



Selâmın Şer'î Hükmü :





Fıkıhçılar ilk selâmın vâcibliği hususunda müttefiktirler. İkinci selâm ise, cumhur'a göre sünnettir. Tahavi, el-Kâdı ve başkalarının dediğine göre Hasan bin Salih, vâcibliği-ne hükmetmiştir. Ahmed bin Hanbel' den yapılan bir rivayet de böyledir. M a 1 i k ' in bâzı arkadaşları da böyle demiş­lerdir. Zahiriye mezhebine mensub bâzı âlimlerin de böyle dediklerini tbn-i Abdi'I-Berr nakletmiştir.

Hadîslerin zahirine göre selâm lâfzı «Es-Selâmü aieyküm ve rah-metullah-dır.

Hanefî mezhebine göre böyle selâm vermek sünnettir. Ki­şi eğer yalnız «Es-Selâmü aieyküm' veya -Selâmün aieyküm» der­se kâfidir. Fakat sünneti terk etmiş olur.

Şafiî mezhebine göre de böyle selâm vermek sünnettir. Şa­yet «Es-Selâmü aieyküm» veya «Aleykümü's-Selâm» derse en sıhhat­li kavle göre farz ifâde edilmiş olur.

M â 1 i ki I e r'e göre vâcib olan yalnız «Es-Selâmü aley küm-dır «Ve rahmetullah» lâfzı ilâve edilmez.

H a n b e 1 i mezhebine göre «Es-Selâmü aieyküm ve rahmetul­lah» lâfzı ile selâm vermek farzdır.

Hadislerin zahirine göre selâm verilirken sağa ve sola başı iyi­ce döndürmek meşrudur. Öyle döndürmelidir ki onun arkasında otu­ran kişi yanağını görebilmelidir. Hanefî, Şafii, Hanbeli âlimlerinin kavli budur. Mâlik' ten yapılan bir rivayete göre imam veya tek olarak namaz kılan için hüküm budur. î b n - i Ka­sı m ' in Mâlik' ten yaptığı rivayete göre imam veya tek ola­rak namaz kılan kişi önüne selâm verir ve başını hafifçe sağa dön­dürür. İmama uyan kişi ise yine İbn-i Kasım'in rivayetine göre ilk selâmı verirken hafifçe sağa bakar. İkinci selâmı önüne ve­rir ve imama işaret eder. Eğer solunda kimse varsa ona da üçüncü bir selâm verir.

Bu bâbtaki hadîsler İbn-i Kasım'in rivayetini redde­derler. [175]



29 - (Namaz'dan Çıkarken) Bir Defa Selâm Vermek Babı





918) Sehl bin Sa'd es-Sâidî (Radıyallâkü anhyden rivayet edildiği­ne göre :

Resûlullah (Sâllallahü Aleyhi ve Sellem) (namazdan çıkarken) önüne bir defa selâm verdi."

Not : Buhârî'nin, seneddeki râvi Abdülmüheymin'in hadisinin münker oldu ğunu söylediği zevâid'de bildirilmiştir.Âişe (Rathyullâhü ıınkâ)'(\en rivayet edildiğine göre:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (namazdan çıkarken) önüne bir defa selâm verirdi."



920) Seleme bin e]-Ekvâ'[176] (Radıyallâhü anh)'ı\ex\; Şöyle de­miştir :

Ben, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'i, namaz kılarken gördüm. (Namazdan çıkarken) bir defa selâm verdi.Râvi Yahya bin Râşid zayıf olduğu için isnadın zayıflığı Zevâid'de bil­dirilmiştir. [177]



İzahı





S e h 1 (Radıyallâhü anh) ve Seleme (Radıyallâhü anh)'ın hadîslerini yalnız müellif rivayet etmiş olup zayıflığı notta da bildi­rilmiştir.

 i ş e (Radıyallâhü anhâ)'nın hadîsini T i r m i z î de riva­yet etmiştir. N e v e v i nakil ehli yanında bu hadis sübut bulma­mıştır, demiştir. B a ğ a v î de Şerhü's-Sünne'de :  i şe (Ra-dıyallâhü anhâ)'nin hadisinin isnadı hakkında söz söylenmiştir, der. Fakat el-Hâki m; Bu hadîs Buharı ve M ü s 1 i m ' in şartı üzerine sahihtir, demiştir.

El-Menhel yazan *Selâm bâbi'nda ez cümle şöyle der: «Namazdan çıkarken bir defa selâm vermenin meşruluğuna hük­medenler şu zâtlardır: tbn-i Ömer, Enes, Seleme bin el-Ekvâ, Âişe, el-Hasan, îbn-i Şîrîn, Ömer bin Abdilaziz, el-Evzâî (Radıyallâhü anhüm) ve bir çok kimsedir. Delilleri ise (bu bâbta mezkûr) hadîslerdir.

İki selâmın meşruluğuna hükmeden âlimler, bunlara şöyle ce­vap vermişlerdir: Mezkûr hadîsler zayıftır. Bunların sahih olduğu farzedilse bile, yalnız bir defa selâm vermenin câizliğini beyan etmek içindir, iki selâmın meşruluğuna delâlet eden hadisler ise en mü­kemmel olanı beyan etmek içindir, denilir. Çünkü bu hadîsler daha çok ve daha meşhurdur. Onlarda, sika râvilerin ilâvesi vardır ve mak­buldür.

El-Hedy yazarı: 'Âişe (Radıyallâhü anhâl'nin hadisi mak­buldür. Çünkü Z ü h e y r' den başka hiç kimse onu merfu' ola­rak rivayet etmemiştir. Z ü b e y r ise bütün âlimlerce zayıf gö­rülmüş, hatâeı çok olan bir kimsedir. Kaldı ki bu hadis gece nama­zı hakkındadır. Nitekim b*r rivayeti şöyledir:

«Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir defa «Es-Selâmü aleyküm» diyerek selâm verirdi de bununla sesini o derece yüksel­tirdi ki bizi uykudan uyandırırdı.» îki selâm verdiğini rivayet eden­ler ise farz ve nafile namazlardaki müşahedelerini rivayet etmişler­dir. Diğer taraftan Âişe (Radıyallâhü anhâi'nin hadîsinde Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in ikinci selâmı vermediğine dâir bir kayıt yoktur. Sadece bir selâmı onları uykudan uyandıran yüksek sesle verdiğini bildirir. Âişe (Radıyallâhü anhâ) ikinci selâmdan söz etmemiştir. Onun söz etmeyişi ikinci selâmı rivayet edenlerin sözlerine takdim edilmez. Onlar sayıca, çoktur, hadisleri daha sahihtir...' demiştir. [178]
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Misafir
Misafir



MesajKonu: Geri: NAMAZ LAYIKI BÖLÜMÜ   Salı Mayıs 04, 2010 2:17 pm

30 - İmamın Selâmını Almak Babı





921) Senıûre bin Cündüb (RadtyaUâhü anh)'den rivayet edildiğine göre Peygamber (Stillallahii Aleyhi ı>e Sellem) şöyle buyurmuştur": «İmam selâm verdiği zaman onun selâmını alınız.-*



922) Semûre bin Cündiib (Radıyallâhü anh)den rivâyel edildiğine göre şöyle demiştir :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), imamlarımıza selâm etmemizi ve birbirimizle selamlaşmamızı bize emretti. [179]



İzahı





Semûre (Radıyallâhü anh)'nin hadîsini Ebû Dâvûd az lâfız farkı ile rivayet etmiştir. Oradaki rivayet meâlen şöyledir:

«Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) imamın selâmını al­mamızı, birbirimizi sevmemizi ve selamlaşmamızı bize emretti."

Ahmed, el-Hâkim ve el-Bezzâr da Semûre (Radıyallâhü anh)'nin hadîsini rivayet etmişlerdir.

Hadis, imam selâm verdiği zaman, kendisine uymuş olan cemâa­tin vereceği sel m ile imamın selâmını almayı yâni cevaplamayı ni­yet edeceğine oelâlet eder. Verilen selâma, selâmla karşılık verme­ye, Arap dilinde selâm reddi denir. Dilimizde buna selâm almak de­nilir. Hadîslerde red tâbiri kullanıldığı için biz de aynı tâbiri kulla­nalım. Bundan maksadımızın selâmı, selâmla cevaplamak olduğunu tekrar hatırlatalım.

İmama uyanın selâm verirken hangi selâmla imamın selâmını red etmeye niyet edeceği hususundaki dört mezhebin görüşü şöyle­dir :

1. Hanefî âlimlerine göre, eğer imam, me'mum (=ona uyan)'un sağ tarafında ise me'mum ilk selâmı ile, sağ tarafında bu­lunan imama, cemaata ve hafaza denilen meleklere selâm vermeye niyet edecektir. Şayet imam onun sol tarafına düşüyorsa, ikinci selâ­mı ile imama ve o tarafta bulunanlara selâm vermeyi kasdedecektir. Eğer imam onun tam önünde ise her iki selâmla onun selâmını red et­meyi kasdedecektir.

İmam ise her iki selâmı ile de me'mumları ve hafeze'yi kasdede­cektir. Sahîh kavil budur.

Tek olarak namaz kılan ise yalnız hafeze'ye selâm etmeyi kasde decektir. Çünkü beraberinde başka kimse yoktur.

2. Şâfiîler'e göre hüküm şöyledir: Eğer imam me'mumun sağ tarafında ise me'mum ilk selâmla; şayet sol tarafta ise ikinci selamla imamın selâmını reddedecektir. İmam onun tam önünde ise ilk selâmla onun selâmını reddetmelidir, tkinci selâmla reddetmesi de caizdir. Me'mum sağma ve soluna verdiği selâmla o tarafta bu­lunan insanlara, cinlere ve meleklere selâm vermeye niyet edecektir. O tarafta bulunanlar onunla beraber namazda olsunlar, olmasınlar farketmez. Hepsine selâm verecektir.

İmam da sağına ve soluna selâm verirken oralarda bulunan in­sanları, cinleri ve melekleri kasdedecektir. N e v e v î: 'îmam, me'mum ve münferid verdikleri ilk selâm ile namazdan çıkmaya niyet edebilirler. Bu niyetin vücubu hususunda ihtilâf vardır. Fa­kat yukarda anlatılan selâmla ilgili niyetlerin hiç birisinin vâcib ol­madığı hususunda ihtilâf yoktur,' demiştir. Yâni imam olsun, me'­mum olsun, tek olarak namaz kılan olsun bunların kimlere selâm vereceği hususundaki niyetler ve mülâhazaların hiç birisi vâcib de­ğildir. Âlimlerin görüşleri mendubluk hakkındadır.

3. Mâlikîler'e göre, me'mum ilk selâm ile namazdan çık­maya niyet edecek, önüne doğru verdiği ikinci selâmla imamın selâ­mını redde niyet edecek, üçüncü selâmla da solunda bulunanları se­lamlamayı kasdedecektir.

İmam ise verdiği selâm ile hem namazdan çıkmaya hem de me­leklere ve beraberinde namaz kılan cemaata selâm vermeye niyet edecektir. Bilindiği gibi Mâliki mezhebin meşhur kavline gö­re imam bir defa selâm verir.

Tek olarak namaz kılan ise verdiği bir selâm ile hem namaz­dan çıkmaya hem de meleklere selâm vermeye niyet edecektir.

4. Hanbeliler'e göre namazdan çıkarken verilen selâm ile namazdan çıkmaya niyet edecektir. Bu niyet müstahabtır. Me'mum bu niyetin yanında imamın selâmını red etmeyi ve cemâate, melek­lere selâm vermeye niyet etmesi caizdir. İmam da mezkûr niyetle be­raber, me'mumlara ve meleklere selâm vermeye niyet edebilir.

Hadîsteki: -ve birbirimizi selâmlamamızı...- ifâdesinden maksad namazdan çıkarken verilen selâmlaşmaktır. Nitekim el-Bezzâr1 m rivayetinde bu husus sarahaten belirtilmiştir. Bu selamlaşma imamın, me'mumları selâmlamasını me'mumlarm imamı selâmlamalarını ve cemâatin birbirini selâmlamalarını ihtiva eder.

Hadisteki selamlaşma maksadına âit emir mendubluk içindir. Cumhurun görüşü budur. [180]



31 - İmam (Namazda) Yalnız Kendi Nefsine Duâ Etmesin, Babı





923) Sevbân (Radtyaüâhü anh)'den rivayet edildiğine göre Resûlul-Jah (SaUaUahv Aleyhi ve Sellem) şöyîe buyurdu, demiştir :

«Hiç bir kul imamlık yapıp, cemâati ortak etmeksizin (namazda) yalnız kendi nefsine duâ etmesin. Şayet (böyle) yaparsa cemaata hı­yanet etmiş olur. [181]



İzahı





Bu hadîsi Ahmed, Tirmizi ve Ebû Dâvûd da rivayet etmişlerdir. T i r m i z î hadîsin hasen olduğunu söyle­miştir. Hadîsin birer benzeri Ebû Ümâme (Radıyallâhü anh) ve Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'den de rivayet edilmiş­tir. Ebû Dâvûd'un rivayet ettiği metin uzundur. Ve meâlen şöyledir:

«Uç şey vardır ki bunları yapmak hiç bir kimseye helâl değildir: Hiç bir adam bir kavme imamlık yapıp, onları ortak etmeksizin, yal­nız kendi nefsine duâ edemez. Şayet (böyle) yaparsa şüphesiz onla­ra hıyanet etmiş olur. Hiç bir adam, izin istemeden herhangi bir evin içine baka m az. Eğer (böyle) yaparsa (izinsiz olarak o eve) girmiş sayılır ve abdesti dar iken, bunu gidermeden namaz kılamaz...»

Müellifimiz, Ebü Dâvûd'un rivayet ettiği uzunca met­nin abdest sıkıştığı ile ilgili fıkrayı Taharet kitabının 114'üncü bâbın-daki 619 nolu hadîste zikretmiştir.

El-Menhei yazarı şöyle der: «Cumhura göre, izin almadan bir evin içine bakmanın helâl olmayışından maksad haram oluşudur. Fakat sıkışık abdestle namaza durmanın ve imamın yalnız kendi nefsine duâ etmesinin helâl olmayışından maksad haramhk değil mekruhluktur.

Namaz içinde yapılan dualar iki çeşittir : Bir çeşidinin kişisel olu­şu hadîslerle sabittir ve Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den böyle vârid olmuştur. Meselâ rüku'da okunan «Sübhâne Rabbiye'l-Azîıh-, sücûdda okunan «Sübhâne Rabbiye'1-A'lâ», iki secde arasın­da okunan «Allahümmeğfirlî verhamnî. .» ve son oturuşta selâm ver­meden önce okunan «Allahümme innî eûzü bike min azâbilkabri...» dualarının hepsi kişisel olarak vârid olmuştur. Hepsindeki zamirler okuyucunun şahsına münhasır tekil zamirleridir. İmam olsun, cemâat olsun, tek olarak namaz kılan olsun herkesin bu duaları böyle oku­maları meşru kılınmıştır. Bu itibarla imam bu duaları kendi nefsine tahsis etmiş olur. Şu halde böyle vârid olan dualar burdaki yasak­tan müstesnadır.

Diğer çeşit duâ ise çoğul zamiri ile vârid olmuştur. K u n û t duası buna misâl verilebilir. Sabah farzında K u n û t duasının okunması meşru görüldüğü mezheblere göre imam bu duayı açık ses­le okur, cemâat da âmin der. Eğer K u n u t duâsındaki zamirleri çoğul için değil de tekil için okursa cemâati bu duadan mahrum et­miş ve sırf kendi nefsi için duâ etmiş olur.

Halbuki arkasında namaz kılan cemâat K u n û t duasını oku­maz da onun duasına âmin der. Hâl böyle olunca imam cemaata hi-yânet etmiş olur. Ama imam K u n u t duâsındaki zamirleri çoğul için kullanınca hem kendi nefsine hem de cemaata duâ etmiş olur. Cemâat da âmin demekle duanın kabul olunması için Allah'a niyaz etmiş olur.»

Sabah namazında okunması meşru görülen K u n ü t duası imam için çoğul zamirleri ile, tek olarak namaz kılan için de tekil za­miri ile emrolunmuştur. Baş kısmı şöyledir :

1. İmam için;

= «Allah'ım hidâyete erdirdiğin kullar arasında bizi de hidâyete erdir...»

2. Münferid için;

= «Allah'ım hidâyete erdirdiğin kullar arasında beni de hidâyete erdir...»

Hadisteki; La» lâfzı nehiy (yasaklama) edatı olabilir. Bu takdirde cümleye kazandırdığı mânâ: «Etmesin, yapmasın.»dır. Ter-cemeyi buna göre yaptık. Bu edat nefîy (olumsuzluk) içinde olabilir. Bu takdirde cümleye kazandırdığı mânâ (etmeyecek, yapmayacak) -dır. Eğer nefîy için olursa yine nehiy kasdedilmiştir ve hadîsin mâ­nâsı şöyle olur .

«Hiç bir kul imamlık yapıp, cemâati ortak etmeksizin, yalnız ken­di nefsine duâ etmiyecektir, (= edemiyecektir.) Bu da yasaklamayı ifâde eder.

Bâzı âlimler hadîsin yorumu hakkında şöyle demişlerdir: Hadîs­ten maksad imamın kendi şahsına duâ ederken cemâatin bu duadan istifâde etmemesini dilemesini yasaklamaktır. Nasıl ki sabit olduğu gibi bir a'rabî duâ ederken:

«Allah'ım! Bana ve Muhammed (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e rahmet eyle ve ikimizle bera­ber, hiç kimseye rahmet etme.» demiş ve Peygamber (Sallallahü Aley­hi ve Sellem) böyle demesinin' hatalı olduğunu bildirmiştir. Böyle davranmak haramdır. [182]



Hadîsin Fıkıh Yönü





1 - İmamın namazda yalnız kendi nefsine duâ etmesi ve cemâa­ti mahrum bırakması yasaktır. Bu husustaki tafsilât yukarda geçti.

2 - İmam böyle davranırsa cemaata hıyanet etmiş sayılır. [183]


32 - Selâmdan Sonra Okunan (Zikir Ve Duâ) Babı





924) Aişe (liadıyallâhü nnhâ)\\en\ Şöyle demiştir :

ResûJullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (namazın bitiminde) se­lâm verince ancak;

diyecek kadar otururdu. [184]



İzahı





Bu hadîsi Müslim, Tirmizî ve Ah me d de rivayet etmişlerdir. Ebû Dâvûd ve Nesâî de bunun benzerini rivayet etmişlerdir.

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in okuduğu zikrin mâ­nâsı :

«Allah'ım! Sen selâmsın; Selâm (= selâmet) de ancak sendendir. Hayır ve iyiliğin pek çoktur. Ey azamet ve ihsan sahibi!»

Selâm: Allah Teâlâ'nın yüce isimlerindendir. Mânâsı ise, musi­betlerden, âfetlerden ve her çeşit noksanlıklardan pâk ve emin de­mektir.

El-Menhel yazarının beyânına göre bâzıları: 'Selâm: Dünyada peygamberleri, Cennette de müminleri selamlayandır,' demişlerdir.

Hadiste geçen ikinci 'Selâm' kelimesi ise Allah Teâlâ'nın ismi anlamında kullanılmamıştır. Mânâsı dünya ve âhiretteki âfetlerden emin olmaktır.

Hadîsteki «Tebârekte» cümlesi çeşitli şekillerde mânâlandırıl-mıştır.

El-Menhel yazarına göre bu cümlenin mânâsı: 'Hayır ve iyiliğin pek çoktur.' demektir. Tuhfetü'l-Ahvezi'ye göre ise mânâsı şöyledir: 'Çok yücesin, pek azametlisin.'

Tuhfetü'l-Ahvezi yazarı bu hadîsin izahında der ki: 'Hadisten maksad, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in selâmdan son­ra, bazen ancak anılan zikri okuyacak kadar oturur olduğunu bil­dirmektir. Çünkü bazen bu miktardan fazla oturduğu sabittir.

Sindi: de: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in se­lâmdan sonra anılan zikri okuyacak kadar, duruşunu bozmadığı ve bundan sonra kıble istikâmetinden döndüğü ifâde edilmek istenmiş­tir. Açık olan yorum budur. Çünkü O'nun dâima sabah namazından sonra güneş doğuncaya kadar yerinde oturduğu sabittir, demiştir.

El-Menhel yazarı da bu hadîsi açıklarken : «Resûlullah (Sallal-lahü Aleyhi ve Sellem) namazda selâm verdikten sonra henüz duru­şunu bozmayıp kıbleye doğru oturmuş iken, bu zikri okurdu.» de­miştir. [185]



Hadîsin Fıkıh Yönü





1. Namazdan sonra bu zikri okumak meşrudur.

2. Selâmdan sonra bu zikir okununcaya kadar kişi duruşunu bozmamalıdır.



925) Ümmü Seleme (Radtyalldhü anhâ)'den: Şöyle demiştir: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sabah farzını kılıp se­lâm verdiği zaman şu duayı okurdu:

«Allah'ım! Ben Senden yararlı ilim, güzel (= helâl) rızık ve mak­bul amel dilerim.»"

Not : Zevâİd'de : Hadisin senedindeki râvîlerden Ümmü Seleme'nin mevlâsı hâriç, diğerleri sıka zatlardır. Ümmü Seleme'nin mevlâsı hadis dinlememiştir. Müb-hem râviler hakkında kitab yazanlardan, ondan bahsedeni göremedim ve onun ha­lini bilemiyeceğim, denmiştir. [186]



İzahı





Zevâid türünden olan bu hadisin açıklaması ile ilgili olarak S i n -ğil, zarar tevlid eder.

-Yararlı ilimden maksad, kendisi ile amel edilen ilimdir. Çünkü ilim adamı, bilgisi ile amel etmediği takdirde, bilgisi ona yarar dedi şöyle der:

Güzel rızıktan maksad, helâl rızıktır. Bunu, lezzetli rızka yorum­lamak uzak bir ihtimaldir. Ancak dünya rızkı değil de âhiret rızkı kaydedilmiş olursa lezzetli rızık şjğjşmı kasdedümiş olabilir.



926) Abdullah bin Amr (bin e)-As) (Rathyallâhü anküntâyâen riva­yet edildiğine göre Resûlullah (SallaLlakü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur :

«İki şey vardır ki bunlara devam eden her m üs 1 uman adam be­hemehal Cennet'e girer. Bunlar kolay şeylerdir de bunlarla amel eden­ler azdır. (Birincisi şudur:) Müslüman kişi her namazdan sonra on defa teşbih eder, on defa tekbir getirir ve on defa hamd eder.) >

(Abdullah (Radıyallâhü anh) : 'Ben Resûlullah (Sallallahü Aley­hi ve Sellem)'i bu zikirlerin sayısını mübarek el (parmakları) ile zab-tederken (hesaplarken) gördüm,' demiştir. Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyruğuna şöyle devam eylemiştir .

-İşte bunlar dille (söylenmesi) itibariyle yüzelli (cümle) dir. Mi-zân'da (ise) binbeşyüz cümle) dir. (İkincisi de şudur:) Müelüman ki­şi yatağına girdiği zaman yüz defa teşbih, hamd ve tekbir okur. İş­te bunlar da dille söylenmesi bakımından yüz (cümle) dir. Lâkin mi-zân'da bin (cümle) dir. Şu halde hanginiz günde ikibin beşyüz kö­tülük işler?»

Sahâbîler (Radıyallâhü anhüm) :

(Ya Resûlallah!) Müslüman adam nasıl bunlara devam ede-mesin? dediler. (Bunlara devam edememezliği garibsediler.)

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Her hangi biriniz namazda iken şeytan ona gelerek: Falan şeyi ve şu şeyi hatırla, der. Tâ ki kul gafletle namazdan çıkıp git­sin ve her hangi biriniz yatağında (uzanmış) iken şeytan onun ya­nına varır ve kişi uyuyuncaya kadar şeytan durmadan onu uyutma­ya çalışır. [187]



İzahı





T i r m i z i ve N e s â i de bu hadîsi az lâfız farkıyla riva­yet etmişlerdir. N e s â i' nin rivayetinde -Beş vekit namazların­dan sonra» kaydı mevcuttur. Anılan üç zikir her farz namazdan son­ra onar defa okununca toplam yüz elli eder. Her hasene'nin en az on kat arttırılarak mü'min'in hayır defterine geçirileceği âyet ve ha­diste sabit olduğu gibi burada da okunan yüz elli cümlenin binbeş-yüz cümle olarak teraziye konacağı bildirilmiştir.

Yatağa girildiği zaman teşbih ve hamd cümlelerinin otuz üçer defa ve tekbir cümlesinin otuz dört defa olması durumu da N e -s â î' nin rivayetinde belirtilmiştir. Toplamı yüz cümle olan bu zi-kir'de on kat arttırılmakla bine ulaşınca günlük zikir toplamı iki-yüz elli eder ve on katı da bilindiği gibi, ikibin beşyüzdür.

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) : -Hanginiz günde ikİ-bin beşyüz kötülük işler?» ifâdesi ile bir müslümanın normal olarak günde bu kadar hatâ işlemediğine ve ikibin beşyüz hasen^'nin icâ­bında bu kadar hatâyı giderir durumda olduğuna işaret buyurur.

Sindi: 'Eğer kulun hatâları varsa mezkûr hasenelerle gide­rilir. Şayet hatâları yoksa veya az ise artan haneseleri onun de­recelerinin yükselmesine vesile olur.1 demiştir.

Sahâbîler, bunca sevabı bulunup çok kolay olan bu iki şeye de­vam edilmemesini garibseyince Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) şeytanın bu güzel hasletlere devam etmeyi engellemeye çalış­tığına işaret buyurmuştur.

Teşbih : 'Sübhânellah' demektir. Hamd : -El-hamdü lillah' demektir. Tekbîr : Allah ü Ekber' demektir. [188]



Hadîsin Fıkıh Yönü





1. Farz namazlardan sonra teşbih, hamd ve tekbîrin onar defa okunması meşrudur.

2. Yatağa girerken teşbih ve hamd'i otuzüçer defa ve tekbiri otuz dört defa okumak meşrudur.

3. Her hasene on kat arttırılarak mizana konur.

4. Bir hasene' bir seyyie'yi (kötülüğü) giderir.

5. Yapılan zikir sayısını elle hesaplamak meşrudur.



927) Ebû Zerr(-i Gifârî) (Radtynllâhü an*)'den rivayet edildiğine

göre kendisi $öyle demiştir :

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e denildi ki: Süfyân'in rivayetine göre ise Ebû Zerr (Radıyallâhü anh) şöyle

demiştir : Ben Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e dedim ki:

— Yâ Hesûlallah! Servet sahihleri sevabı alıp götürdüler. (Şöyle ki:) Bizim dediğimizi derler. Bir de mallarını Allah yolunda harcar­lar. Halbuki elimizden infak gelmez.

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bana:

— «Ben size öyle bir şey bildireyim ki onu yaptığınız zaman (fa­zilet bakımından) sizi geçenlere yetişirsiniz ve (fazilet yönünden) sizden sonra gelenler size yetişemezler. (O da şudur:) Her namaz­dan sonra Allah'a otuzüç, otuzüç ve otuzdört defa hamd'e, teşbih ve tekbir getirirsiniz.» buyurdu."

Süfyân demiştir ki: Hamd, teşbih ve tekbîr'den hangisinin otuz­dört (defa) olduğunu bilemiyecegim. [189]



İzahı





Ebû Dâvûd bu hadisi daha uzun bir metin hâlinde yi­ne Ebû Zerr (Radıyallâhü arttı) 'den rivayet etmiştir. Bunun benzerini Buharı ve Müslim, Ebû Hüreyre (Ra-dıyallâhü anh) 'den ve Tirmizi ile Nesâi de İbn-i Ab-b â s (Radıyallâhü anh) 'den rivayet etmişlerdir. Ebû Hürey-r e (Radıyallâhü anh) ve İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh)'in rivayetlerinde Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e soru so­ranların, muhacirlerin fakirleri oldukları belirtilmiştir. Rivayetler ara­sında çelişki söz konusu değildir. Çünkü Ebû Zerr (Radıyal­lâhü anh)'de muhacirlerin fakirlerinden idi.

Mezkûr rivayetlerin bâzılarında; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e müracaat eden muhacirlerin fakirleri şöyle demişlerdir :

«Yâ Resûlallah! (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), varlık sâhibleri yüksek dereceleri ve daimî ni'meti alıp götürdüler. Namaz kıldığı­mız gibi namaz kılarlar, oruç tuttuğumuz gibi oruç tutarlar. Onların ihtiyaçtan fazla malları vardır. Sadaka verirler biz veremeyiz, köle azâd ederler, biz edemeyiz.»

Muhacirlerin fakirleri, zenginlerin yapmakta oldukları mâli ibâ­detlerin ve hayratın benzerlerini yapmak imkânına sâhib olmadık­ları için duydukları hasret ve besledikleri hayır yapma ihtirasını Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e iletmişlerdir. Çünkü onlar sadakanın ancak mal harcamakla mümkün olduğunu zan ediyorlar­dı. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) fakirlerin zenginlere başka tür ibâdetle erişebileceklerini bildirerek onların hasretini gider­miştir.

Bu hadis de her namazdan sonra elhamdü lillâh, .Sübhânellah ve Allahu ekber zikrini yapmanın meşruluğuna delâlet eder. Bu üç zi­kir türlerinden ikisinin otuzüçer defa ve birisinin otuz dört defa tek­rarlanmasının meşruluğu hükme bağlanmıştır. Hadîsin râvisi Süf-y â n, zikirlerden hangisinin otuzdört defa olduğunu bilemediğini söylemiştir.

Buhâri ve Müslim, Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'den olan rivayetlerinde her üç zikrin otuzüçer defa tekrarlan­masının meşru kılındığı bildirilmiştir.

Nesâi' nin Zeyd bin Sabit (Radıyallâhü anh) 'den olan rivayetinde teşbih ve hamd'ın otuzüçer ve tekbîrin otuz dört defa olduğu bildirilmiştir.

El-Menhel yazan teşbih babında uzunca beyan ettiği gibi namaz­dan sonra okunması meşru kılman teşbih, hamd ve tekbîr sayısı hu­susunda muhtelif rivayetler mevcuttur/^Öyle ki:

1. Abdullah bin Amr {Radıyallâhü anh)'in 926 no-lu hadîsine göre bu üç zikir onar defa okunması meşru kılınmıştır.

2. Tirmizî.' nin İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh)'tan ve Nesâi' nin Zeyd bin Sabit (Radıyallâhü anh)'ten olan rivayetlerine göre tesbîh ve hamd'ın otuzüçer ve tekbîrin otuz dört defa tekrarlanması meşru kılınmıştır.

3. Müslim'in Süheyl tarikiyle Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'den olan rivayetinde bu zikirlerin onbirer defa okunması meşru kılınmıştır.

4. N e s â î' nin Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'den olan bir rivayetinde her farz namazdan sonra yüzer defa teşbih, tek­bîr, hamd ve tevhid kelimesinin tekrarlanmasının üstün fazileti bil­dirilmiştir.

El-Menhel yazan bu rivayetleri naklettikten sonra şöyle der: *Bu rivayetlerden anlaşılıyor ki, namazdan sonra yapılması meşru kılınan bu zikirlerin sayısı hakkında muhtelif rivayetler vardır. Ki­şi hangi rivayeti tutarsa olabilir. Ancak en kuvvetli rivayet üç zik­rin otuzüçer defa tekrarlanmasına âit olan rivayettir. Dolayısıyla bu rivayetle amel etmek daha uygundur. Yine mezkûr rivayetlerden anlaşılıyor ki namazlardan sonra okunması meşru kılınan zikirlerin sayısına riâyet etmek esastır. Vârid olan sayıyı geçmemek gerekir. Aksi takdirde bunun sevabından mahrum kalınır. El-Fetih yazarı: 'Bâzı âlimler derler ki, namazlardan sonra okunması meşru kılınan zikirlerin belirli sayısına karşılık özel bir sevab verildiğine göre ki­şi bu sayıdan daha fazla bu zikri tekrarlarsa va'd edilen sevabı ka­zanamaz. Çünkü vârid olan sayının bir hikmet ve özelliğinin bulun­ması muhtemeldir. Bu takdirde daha fazla tekrarlanınca hikmet ve özelliği kaçırılmış olur. El-Hâfız Ebü'1-Feth, Tirmi-z î' nin şerhinde âlimlerin mezkûr görüşüne itiraz ederek şöyle de­miştir : Kişi vârid olan sayıca zikir edince bundan dolayı verilecek olan sevabı kazanmış olur. Aynı zikri bir kaç defa daha tekrarla­yınca niçin hâsıl olmuş olan sevab giderilmiş olsun?

Yukarıda gösterilen âlimlerin görüşü ile el-Hâfız Ebü'l-F a d 1' in görüşü şöyle birleştirilebilir: Durum niyete göre değişir. Kişi, anılan zikri vârid olan sayı kadar tekrarlamakla verilen emri yerine getirmeyi düşünür, bu emir uygulandıktan sonra fazlasını okursa yeni bir niyetle okumuş olabilir. Şüphesiz ki iki ayrı niyet olunca Ebü'1-Fadl'm savunduğu görüş yerindedir. Şayet ikin­ci bir niyet etmeden vârid olan sayıdan fazla tekrarlamakla vârid olan sayı karşılığında va'd edilen sevabı almayı düşünürse yukarıda be­lirtilen âlimlerin görüşü isabetlidir. Meselâ; Bir zikrin 10 defa okun­ması hâlinde şu sevab vardır diye bir nass var iken kişi aynı seva­bı elde etmek niyetiyle bu zikri on defa yerine yüz defa tekrarlarsa va'd edilen mükâfattan mahrum kalabilir.

El-Karaf i, el-Kavâid adlı eserinde.- Belirli sayı ile şer'ân sınırlandırılmış olan mendub zikirleri bu sınırı aşarak tekrarlamak mekruh bid'atlardandır. Çünkü büyüklerin çizdikleri sınırları aşmak saygısızlıktır, demiştir.

Bâzı âlimler muayyen sayı ile taklid edilmiş olan zikirleri ilâcy, benzetmişlerdir. Meselâ, bir ilâcın terkibinde % 5 oranında şeker var­ken bu orana muhalefet edilerek % 20 nisbetinde şeker katkısıyla ya­pılacak o ilâcın faydası yitirilmiş olabilir. Ama ilâçtaki şeker oranı­na müdâhale edilmez de başka zaman şeker alınırsa ilâcın faydası gölgelenmemiş olabilir. Bir kaç zikrin muayyen sayılarla ve ardarda okunması emredilmişken bunlardan birisinin emredilen sayıdan faz­la tekrarlanması onu tâkib eden zikir nev'inin gecikmesine yol açar. Halbuki bu zikirlerin bir arada ve geciktirilmeden okunmasında özel hikmetler bulunabilir.'

Teşbih, hamd ve tekbîr kelimeleri rivayetlerde değişik sırayla anılmışlardır. Meselâ sünenimizin Ebû Zerr (Radıyallâhü anh)'den olan rivayetinde mezkûr kelimeler hamd, teşbih ve tekbîr diye sıralanmıştır. Bir önceki hadiste ise teşbih, tekbir ve hamd di­ye geçer. Arap dilinde, atıf harflerinden olan «Vav» edatı ile yekdi­ğerine atıf edilen kelimeler veya cümleler arasında sıralama ve ter­tip anlamı söz konusu değildir. Bu nedenle mezkûr kelimelerin ha­disler de önce veya sonra geçmesi üç zikirden hangisinin önce veya sonra okunmasının gerekliliğine delâlet etmez. Diğer kitablarda bu üç kelime başka şekillerde de sıralanmıştır.

Âlimler, üç zikrin okunmasında mecburi bir sıralama koymamış­lar ise de rivayetlerin ekserisinde teşbih başta ve tekbîr sonda geldi­ği için uygulama böyledir. Yâni önce teşbih, ondan sonra hamd ve son olarak da tekbir zikri okunur.



928) Sevbân XRadtyallâkü anh)'(\en rivayet edildiğine göre şöyle de­miştir :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), namazdan çıktığı zaman üç defa istiğfar ederdi ve sonra: [190]


İzahı





Bu hadîsi Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî ve N e s â i de rivayet etmişlerdir.

N e v e v i, hadîste geçen «İnsiraf- kelimesini selâm vermek anlamına yorumlamıştır.

Bu hadîsten anlaşılıyor ki Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) namazın bitiminde selâm verirken üç defa istiğfar ederdi ve bunun hemen sonunda, anılan zikri okurdu.

M ü s 1 i m ' in rivayetinde, «Râvi el-Veli d: Ben, el-Evzâi'ye: 'Nasıl istiğfar edilir?' diye sordum. Evzâî dedi ki: 'Estağfi-rullah estağfirullah' dersin.» diye istiğfar şekli bildirilmiştir.

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) günahlardan tertemiz olup her türlü hatâdan masum olduğu hâlde istiğfar etmesinin hik­meti hususunda Tuhfetü'l-Ahvezi yazarı, İbn-i Seyyidi'n-N â s ' in şöyle dediğini nakletmiştir: 'Peygamber (Sallallahü Aley­hi ve Sellem)'in istiğfar etmesi kul hakkını vermek ve şükür göre­vini yapmaktır. Nitekim bir hadîste :

= *Ben niçin çok şükreden bir kul olmayayım?»

buyurmuştur. İstiğfar etmesinin diğer bir nedeni de duâ ve niyaz hususunda sözle olduğu gibi fiilen de müminlere sünnetini beyan etmesidir. Tâ ki onlar da zati nevebilerine iktida etsinler.'

El-Menhel yazarı da : Namazdan çıkılınca istiğfar etmenin hik­meti kulun yaptığı ibâdetle mağrur olmaması, nefsini kusurlu say­ması ve Allah Teâlâ'ya lâyıkı veçhiyle kulluk görevini yapmadığını itiraf etmesidir. Bu duygunun iyice yerleşmesi için istiğfarın üç de­fa tekrarlanması meşru kılınmıştır. Kulun mağrur olmadan ve nef­sini kusurlu sayarak yaptığı ibâdet Allah katında daha çok kabule şayan olur,' demiştir.

Hadîste geçen zikrin mânâsı 924 nolu hadîste geçmiştir.

Farz namazlardan sonra yukarıda anlatılan zikirlerden başka bir takım sûre, âyet ve zikirlerin okunmasının meşruluğuna dâir hadîs­ler vardır. Bunları buraya aktarmak uzun sürer. Bu nedenle sade­ce dört mezhebin kavlini özlü olarak nakletmekle yetiniyorum. [191]



Farz Namazlardan Sonra Zikirlere Âit Dört Mezhebin Kavli





l - Hanefî mezhebine göre farz namazdan çıkıhnca 424 nolu hadiste geçen zikir okununcaya kadar bir ara verip hemen son­ra farza bağlı sünnet varsa bunu kılmaya kalkılmalıdır. Daha uzun ara vermek tenzîhen mekruhtur. Sünnet kılındıktan sonra üç defa istiğfar etmek, Âyetü'l-Kürsi, İhlâs ve Muavve-z e t e y n sûrelerini okumak ve daha sonra otuzüçer defa teşbih, hamd ve tekbîr getirmek, bundan sonra yüzüncü defa olmak üzere;ve bunun arkasında;zikrini okumak müstahabtır.

Kişi bunun akabinde arzuladığı duayı yapar ve sonunu şöyle bağ-lamahdır: ^

2 - Ş â f i i mezhebine göre farz namazdan sonra önce vâ-rid olan zikirler ve duayı yapmak, bundan sonra kalkıp farza bağlı sünneti kılmaya başlamak efdaldır. Zikirler şöyle yapılır: Önce üç defa istiğfar edilir, sonra 924 nolu hadîste geçen zikir okunur. Son­ra Fatiha, Âyet'l-Kürsî, İhlâs ve Muavveze-t e y n sûreleri okunur. Sonra otuzüçer defa teşbih, hamd ve tek­bîr getirilir ve Hanefî mezhebinde olduğu gibi yukarıdaki «Lâilahe illellâh...» zikri okunur. Başka âyetlerin ve zikirlerin okunması da müstahabtır. Biz bu kadarını aktarmakla yetiniyoruz.

3 - Mâliki mezhebine göre farz namazdan sonra okunma­sı vârid olan Âyet'l-Kürsî, İhlâs sûresi, otuzüçer defa teşbih, hamd ve tekbîr getirildikten sonra yukarıda geçen: «Lâilâhe illallah...» zikrini okumak ve bundan sonra kalkıp farza bağlı sün­neti kılmak daha efdaldır.

4 - H a n b e 1 î mezhebine göre de farz namazdan sonra ön­ce zikretmek, ondan sonra farza bağlı sünnete kalkmak sünnettir. Bu mezhebe göre zikir, şu sırayla yapılmalıdır : Üç defa istiğfar edi­lir, sonra «Allâhümme ente's-Selâm...», «Lâilâhe İİla'llah...» ve «A1-lâhümme lâ mania...* zikirleri okunur. Bundan sonra«Sübhânellah velhamdülillâh vallahü ekber» zikri birlikte otuzüç defa tekrarlanır. Ve yüzüncü defa olmak üzere, diğer mezhebler gibi «Lâilâhe ill'Ilah...-zikri okunur. [192]



33 - Namazdan Dönmek Babı





929) Hülb (bin Adî) (Radtyallâhü a«A/den; Şöyle demiştir:

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bize imamlık etti. (na­maz kıldırdı.) (Namazdan çıkınca) sağ tarafına da sol tarafına da dönüp giderdi. [193]



İzahı





Tirmizî, Ebû Dâvûd ve Beyhaki de bu hadî­si benzer lâfızlarla rivayet etmişlerdir. T i r m i z î' nin rivayet ettiği metin meâlen şöyledir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bize namaz kıldırırdı. Namazdan sonra her iki tarafına da, sağına da soluna da dönüp gi­derdi." Tuhfe'de belirtildiği gibi, yâni bazen sağına dönüp giderdi,bazen de soluna giderdi. Tirmizî daha sonra şöyle der : 'Hülb (Radıyallâhü anh)'ün hadîsi hasendir. îlim ehlinin tatbikatı da onun hadîsine uygun. Kişi dilerse sağına dönüp gider, dilerse soluna dö­nüp gider. Her iki durum da ResûluUah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'-dan rivayeti sabittir. Alî bin Ebî Tâlib (Radıyallâhü anhî'den rivayet edildiğine göre: Namazdan çıkan kişinin işi'sağ tarafında ise o yöne dönüp gider, sol tarafında ise, oraya yönelip gi­der, demiştir.'

El-Menhel yazarı, benzer başlık altındaki bâbta rivayet olunan bu hadis bahsinde naklettiğine göre Şafiî şöyle demiştir: 'Na­mazdan çıkan kişinin her hangi bir tarafta işi yoksa ve dilediği yö­ne yönelip gitmesinde bir fark yoksa sağ tarafına dönüp gitmesini arzularım. Çünkü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) benzer durumlarda sağdan başlamaktan hoşlanırdı.'

Hanefî fıkhına âit İ b n - i  b i d i n ' in kıraat faslın­dan bir sahife önce şöyle denilmiştir: Kişi, namaz kıldıktan sonra gitmek istediği zaman ya sağ tarafına veya sol tarafına dönüp gide­bilir. Çünkü T i r m i z î' nin dediği gibi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) 'in her iki tarafa dönüp gittiği sabittir. Nevevi: Sağ ve sol tarafa dönüp gitmek, ihtiyaç bakımından eşit olduğu tak­dirde sağ tarafa gitmek daha faziletlidir. Çünkü güzel işler ve ben­zerlerinde sağ tarafın üstünlüğü hadîslerle sabittir, demiştir.'



930) Abdullah (bin .Mes'ud) (Radtyattâhü anh)'den rivayet edildiği­ne güre şöyle demiştir :

Herhangi biriniz (namazdan çıkarken) sağ tarafına dönmek mec­buriyetinde olduğuna itikad ederek (bu yüzden) nefsinde şeytana bir hisse ayırmaya kalkışmasın. Çünkü ben. Resuluİlah (Sallallahü Aley­hi ve Sellem)'i gördüm. Dönüşlerinin ekserisi sol tarafına idi. [194]





İzahı





Bu hadîsi Tirmizî hâriç, Kütüb-i Sitte sahihlerinin hepsi ve A h m e'd ile B e y h a k î de mânâyı değiştirmeyen az lâ­fız farkıyla rivayet etmişlerdir.

îbn-i Mes'ud (Radıyallâhü anh), bu hadîsiyle, namazdan sonra sağ tarafa dönmenin vâcibliğine itikad etmenin mahzurlu ol­duğunu, çünkü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in ekseri­yetle sol tarafına dönüp gittiğini gördüğünü bildirmiştir. Vâcib olma­yan bir şeyin vâcibliğine itikad etmek günah olduğu için, bu inanç­ta oJan kişi, nefsinde ve inancında şeytana bir hisse ayırmış olur.

Hadîs, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in namazdan çıkınca sol tarafına dönüp gitmesinin, sağ tarafına dönüp gitmesin­den daha çok olduğuna delâlet eder. Müslim ve Beyhakî'-nin îsmâil bin Abdirrahman es-Südi tarikiyle rivayet ettiklerine göre İsmail (Radıyallâhü anh) şöyle de­miştir :

'Namazdan çıktığım zaman sağ tarafıma mı, sol tarafıma mı dö­neyim.' diye Enes bin Mâlik (Radıyallâhü anh)'e sordum. Enes (Ra­dıyallâhü anh) şöyle cevap verdi: 'Bana gelince; Ben Peygamber (Sallallahü Aleyhive Sellem)'in daha çok sol tarafına döndüğünü gör­düm.'

İ b n-i Mes'ud (Radıyallâhü anh)'un hadîsiyle Enes (Radıyallâhü anh)'in hadîsi arasında bir ihtilâf yoktur. Çünkü Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bazen sağ tarafına, bazen de sol tarafına dönüp giderdi. Her sahâbî daha çok olduğuna itikad ettiğini haber vermiştir.

Ebû Davud'un îbn-i Mes'ud (Radıyallâhü anh)'un rivayetinde râvi Ü m â r e demiştir ki; 'Ben bu hadîsi e I - E s -v e d ' den dinledikten sonra M e d i n e ' ye vardım, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in hanelerinin mescidin sol tarafınca bulunduğunu gördüm.'

Sindi de : 'Peygamberin evi mescidin sol tarafında (doğu­sunda) bulunduğu için sol tarafa dönüp gitmek ihtiyacı daha çok du­yulmuş ve bu nedenle Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in, sol tarafına dönüp gitmesinin daha çok görülmüş olması muhtemel­dir.



931) Amr bin Şuayb'ın dedesi (Abdullah bin Amr bin el-Âs) (Radt-yallâhü anhüm)'âen rivayet edildiğine

Ben, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'i namazdan çık­tığında (bazen) sağ tarafına (bazen de) sol tarafına dönüp giderken gördüm..[195]



932) "... (Müminlerin annesi) Ümmii Seleme (Radiyaİlâkü anhâ )'<\en: Şöyle demiştir :

Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) namazdan selâm ver­diğinde selâmını tamamlayınca kadınlar hemen kalkar (evlerine gi­derler) di. Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) de kalkmazdan önce oturduğu yerde biraz beklerdi. [196]



İzahı





Bu hadîsi Buhârî de rivayet etmiştir. Ebû Dâvüd, Nesâi, Ahmed ve Bey haki de bunun benzerini riva­yet etmişlerdir. Buhâri' nin başka bir rivayetinde Ü m m ü Seleme (Radiyallâhü anhâ) şöyle demiştir:

"Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) namazdan selâm vo-rirdi ve Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) henüz yerinden kalkmamış iken kadınlar selâmdan hemen sonra kalkıp giderek ev­lerine girerlerdi. Erkekler de Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) ile oturdukları yerde beklerlerdi."

Tabarânî ve Nesâi' nin rivayetlerinde belirtildiği gi­bi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yerinden kalktığı zaman erkek cemâat da kalkardı. Ve sahâbiler, Peygamber (Sallallahü Aley­hi ve Sellem)'in bekleyiş sebebinin erkeklerden önce kadınların çı­kıp evlerine gitmeleri olduğunu zannederlerdi. Hattâ A h m e d' in rivayetinde, Ümmü Seleme (Radıyallâhü anh) cemâat da­ğılırken erkeklerin kadınlara yetişmemeleri için Peygamber {Sallal­lahü Aleyhi ve Sellem)'in beklediğini zannettiklerini söylemiştir.

Yukarıda işaret edilen rivayetlerde belirtilen bekleyiş sebebine göre, cemaatta kadınlar bulunmadığı zamanlarda Peygamber (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem) selâmdan sonra pek beklemezdi. 924 nolu  i ş e (Radıyallâhü anhâ)'nin hadîsi bu durumu te'yid eder. Şu­nu da belirtelim ki, sabah namazından sonra güneş doğuncaya ka­dar Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in yerinden kalkma­dığı sahih hadislerle sabittir. [197]



Hadîsin Fıkıh Yönü





1 - imamın cemâatin durumunu gözönünde bulundurması müstahabtır.

2 - Sakıncalara, fitne ve töhmetlere sebebiyet veren durumlar­dan sakınmak hususunda ihtiyatlı bulunmak müstahabtır.

3 - Erkeklerle kadınların karışık olarak ibâdet yerinde veya yo­lunda bulunması mekruhtur.

4 - Zaruret olmadıkça imamın selâm verdikten sonra namaz kıl­dığı yerde durmaması müstahabtır.

Hanefî fıkıh kitablarından el-Hâniye'de beyan edildiği gibi imam farz namazdan selâm verince; farzdan sonraki sünneti kılmak veya tesbihat yapmak için kendisinin sol tarafına gitmek suretiyle yer değiştirmesi müstahabtır. Başka türlü yer değiştirmesi de meş­rudur. Tesbihat yapılırken ve duâ edilirken sol kolunu cemaata ve sağ kolunu kıbleye doğru vererek oturması veya cemaata doğru otur­ması meşru olan oturuşlardandır.

Şafiî mezhebine göre tesbihat yapılırken imam'ın efdal olan oturuş şekli sağ kolunu cemaata ve sol kolunu kıbleye vererek otur-masıdır. Sünnet için yer değiştirmek sünnettir.

Bu hususta geniş izah için fıkıh kitablarma müracaat olunması tavsiye edilir. [198]



34 - Yemek Konup Namaz (İçin) İkâmet Edildiği Zaman (Hangisine Öncelik Verileceği) Babı





933) Enes bin Mâlik (Radtyallâhü anh)'âen rivayet edildiğine göre Resûlullah (Satlallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur :

«Akşam yemeği konduğu ve namaz (için) ikâmet edildiği zaman siz Önce yemek yeyiniz.»"



934) (Abdullah) bin Ömer (Radtyallâhü anhümâ)'dan rivayet edil­diğine göre Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

«Akşam yemeği konduğu ve namaz (için) ikâmet edildiği zaman siz önce yemek yeyiniz.»

Hâvi demiştir ki: Bu emre binâen bir akşam, lbn-i Ömer (Radı-yallâhü anh) ikâmet sesini işittiği halde (namaza durmayıp önce) akşam yemeğini yedi."



935) Âişe (Radtyaliâhü anhâ)'den rivayet edildiğine göre Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

«Akşam yemeği hazırlanmış olduğu ve namaz (için) ikâmet edil­diği zaman önce yemek yeyiniz. [199]



İzahı





Enes (Radıyallâhü anh)'in hadîsini Buhârİ, Müslim ve T i r m i z İ de benzer lâfızlarla rivayet etmişlerdir. B u h â -r î' nin rivayeti meâlen şöyledir:

«Akşam yemeğiniz önünüze konduğu vakit akşam namazını kıl­madan yemeğe başlayınız. (Namaza) acele edip de yemeğinizi bırak­mayınız.»

!bn-i Ömer (Radıyallâhü anh)'in hadisi Nesâi hâ­riç, Kütü b-i Sitte sâhiblerince rivayet edilmiştir.

Âişe (Radıyallâhü anhâ)'nin hadîsini ise Müslim ve Ebû Dâvûd ile İbn-i Hibbân başka lâfızlarla riva­yet etmişlerdir. M ü s 1 i m ' in rivayeti şöyledir:

= «Yemek hazır iken namaza başlamak yoktur.»

Aşâ': Akşam yemeği demektir.

îşâ' : Yatsı namazı demektir.

Bu bâbta rivayet edilen ilk iki hadîste akşam yemeği konduğu za­man namaza ikâmet edilirse namaza üurulmayıp önce yemek yen­mesi emredilmiştir.

Üçüncü hadîste, akşam yemeği hazırlanıp namaza ikâmet edil­diği zaman akşam yemeğiyle işe başlanması emredilmiştir.

T i r m i z i' nin bu bâbta rivayet ettiği üçüncü hadîsin şerhin­de Tuhfetü'l-Ahvezî yazan aşağıdaki bilgiyi vermiştir:

El-Irâ ki: 'Akşam yemeğinin hazırlanmasından maksat yemek yiyenin önüne konmuş durumda olmasıdır. Yemeğin hazır­lanmış olması veya kablara konmuş olması kasdedilmemiştir. Çün­kü hadîsçilerin ittifakla rivayet ettikleri İbn-i Ömer (Radı-yallâhü anh)'in hadisinde Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

«Sizden birisinin akşam yemeği önüne konduğu zaman önce ye­mek yesin ve yemek yiyinceye kadar acele etmesin.»

1 b n-i Ömer (Radıyallâhü anh) için yemek konuldu, bu arada namaz (için) ikâmet ediliyordu. Kendisi imamın kıraatini işit­tiği halde yemeğini yemedikçe namaza kalkmazdı,1 demiştir.

Buhâri ve Müslim'in rivayet ettikleri E n e s (Ra­dıyallâhü anh) in hadisi el-Ir âk î'nin kavlini teyid eder. Şu halde hadislerdeki hüküm, hazırlanıp henüz adamın önüne konma­mış olan yemek hakkında değildir.

Hadislerde namaz kelimesi mutlak olarak geçmiştir. İbn-i Dakik i'l-İyd: 'Namaz kelimesi akşam namazı ile yorumlan-malıdır. Çünkü bir rivayette akşam namazı tâbiri kullanılmıştır. Baş­ka bir sahih rivayette de :

«Biriniz oruçlu iken akşam yemeği konduğu zaman...» buyurul-makla namazdan maksadın akşam namazı olduğu belirtilmiş oluyor.' demiştir.

El-Fâkihâni ise : 'Hadîsteki namaz kelimesi umumi mâ­nâda kabul edilmelidir. Çünkü önce yemek yemenin hikmeti, aç kar­nına namaza durulduğunda zihnin yemekle meşgul olması ve ibâ­dette arzulanan huşû'un terkedilmesi endişesidir. Bu endişe akşam namazına münhasır değildir. Bir rivayette akşam namazının zikre­dilmesi bu hükmün ona münhasır olduğunu gerektirmez. Zira oruç­lu olmadığı halde çok acıkmış olan kişi icabında oruçlu kimseden daha fazla yemeğe iştiyakli olabilir, demiştir.

El-Hâfız İbn-i Haceri-l'Askalani el-Fethü-1'Bâ-ri'de bu iki kavli naklettikten sonra: 'Yemeğin namazdan önceye alınması sebebine bakılarak ve acıkmış kişiyi oruçluya ve Öğle ye­meğini akşam yemeğine kıyaslamak suretiyle hadiste geçen namaz kelimesini umumî mânâya yorumlamak mümkündür. Fakat vârid olan lafza nazaran umumî mânâya yorumlanamaz,' demiştir.»

Tirmizi, Enes (Radıyallâhü anh)'in hadisini rivayet et­tikten sonra söyle der:

'Enes (Radıyallâhü anh)'in hadîsi hasen - sahihtir. E b û Bekir, Ömer, Ibn-i Ömer ve diğer bâzı sahâbiler (Ra-dıyallâhü anhüm)'ün ameli bu hadîse göredir. Ahmed ve ts-h a k da bununla hükmederek; cemaatı kaçırsa bile kişi önce ak­şam yemeğini yer, demişlerdir. Ben e 1 - C â r û d ' den işittim ken­disi V e k i' den işittiğine göre V e k î' bu hadis hakkında : Eğer yemeğin bozulmasından korkarsa kişi önce yemek yer, demiştir. Fa­kat sahâbilerin ve başkalarının yukarıda geçen kavli uygulanma­ya şayandır. Bu âlimlerin maksadı, kişinin kalbi bir şey ile meşgul iken namaza durmamasıdır. İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh)'-den rivayet edildiğine göre :

«İçimizde bir şey var iken namaza durmayız», demiştir.' El-Menhel yazarı; 'Abdesti dar iken adam namaza durur mu?' babında rivayet olunan  i ş e (Radıyallâhü anhâJ'nin mezkûr hadisini açıklarken aşağıdaki bilgiyi vermiştir:

"Hadisten maksat konmuş olan yemekle kalbi meşgul olan kişi­nin Önce yemek ihtiyacını gidermeden farz bile olsa namaza durma­masıdır. Bu halde namaza durmak Cumhur'a göre tenzihen mekruh­tur. Zahirîye mezhebine mensup âlimler, İbn-i Hazm, Ebû Sevr ve bir cemaata göre bu halde namaza durmak ha­ramdır. Kılınan namaz da bâtıldır.

Hazırlanmış ve hemen adamın önüne konabilecek durumdaki ye­meğin hükmü, konmuş olan yemeğin hükmü gibidir.

Namazdan önce yemeğe oturma hükmü, namaz vaktinin geniş olması kaydına bağlıdır. Eğer yemeğe oturulduğu takdirde namaz vaktinin çıkmasından korkulursa, kişinin önce namaz kılması vâcib-tir. Cumhurun kavli budur. Çünkü B a ğ â v i' nin Şerhü's-Sünne'-de ve Ebû D â v û d ' un rivayet ettikleri C â b i r (Radıyal­lâhü anh)'in hadîsine göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

= «Namaz ne yemek için ne de başka şey için tehir edilemez.» buyurmuştur.

İbnü-Melek, Câbir (Radıyallâhü anh) 'in hadisini şöy­le yorumlamıştır : 'Adam pek acıkmamışsa veya vakit daralmış olup namazın kazaya kalması korkusu varsa önce namaz kılınır, namaz tehir edilemez.'

Kalbi meşgul eden ve huşûu gideren engeller yemek hükmünde­dir. Önce meşguliyetler giderilmeli, sonra namaza durulmalıdır. [200]



Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Misafir
Misafir



MesajKonu: Geri: NAMAZ LAYIKI BÖLÜMÜ   Salı Mayıs 04, 2010 2:24 pm

35 - Yağışlı Gecede Cemâat (A Gitmemek) Babı







936) Ebü'l-Melih [201] (Radıyallâhü aııh)'âen rivayet edildiğine yö&shy;re şöyle demiştir :

Ben yağışlı bir gece (cemaatla namaz kılmak için evden) çıktım. Sonra (namazdan) dönünce evin kapısını açtırmak istedim. Babam (Üsâme bin Ümeyr) :

— Kim O? dedi. Ben :

— Ebü'l-Meh'h'dir, dedim. Babam:

— Vallahi iyi bilirim ki, Hudeybiye[202] günü biz Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile beraber idik Ayakkabılarımızın alt&shy;larını ıslatmayan bir yağmur yağdı. Bunun üzerine Resulü il ah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem)'in müezzini «Namazınızı olduğunuz yerlerde kılınız!» diye bağırdı, dedi. [203]



İzahı





Ebû Dâvûd, el-Hâkim ve Beyhaki, bu hadîs metninin, Üsâme'ye ait olan parçasının benzerini rivayet et&shy;mişlerdir. Ebû Dâvûd'un rivayeti meâlen şöyledir :

"Ebü'I-Melih'in, babasından rivayet ettiğine göre babası, Cuma gününe rastlayan Hudeybiye zamanında Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile beraber bulunmuş, ayakkabılarının altını ıslatmayan bir yağmur yağmış ve bunun üzerine Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), onların oldukları yerlerde namaz kılmalarını emretmiş&shy;tir."

Ebû Dâvûd'un bu hadîsi «Yağışlı günde Cuma namazı» babında rivayet ettiğinden bu hadisi yağışlı günde Cuma namazına gitmemenin câizliğine delil gösterdiği sanılıyor. El-Menhel yazarının dediği gibi, hadîs yağışın Cuma namazına gitmemek için bir maze&shy;ret olduğunu belirtmez. Çünkü hadiste söz konusu edilen olay Cuma günü sabah veya ikindi namazında olmuş olabilir. Olayın Cuma gü&shy;nü öğle namazı vaktinde vuku bulduğu kabul edilse bile yine tam delil olamaz. Çünkü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in se&shy;ferde Cuma namazını kıldırdığı sıhhatli bir şekilde sabit değildir. Bu hususta yalnız Onun Batnü'l-Vâdî'de Cuma namazını kıldırdığına dâir siyer ehlinin ve İbn-i S a' d ' in rivayeti vardır.

Hadisin : «Ayakkabılarımızın altlarını ıslatmayan yağmur...» ifâ&shy;desi yağmurun az yağdığından kinayedir.

Rihâl: Rahl'ın çoğuludur. Rahl: Konak, mesken ve kalınan yer demektir.

Niâl: Na'l'ın çoğuludur. Na'l: Ayakkabı, nal, çökek ve gevşek ol&shy;mayan kaba arazi gibi mânâlara gelir. Tercemede ayakkabı olarak mânâlandırdık. Bâzı âlimler sert arazî diye yorumlamışlardır. Çün&shy;kü az yağış sert arazinin üzerinden akıp aşağılarını ıslatıverir. Fa&shy;kat gevşek arazi suyu emerek ileriye doğru akmasını engeller. An&shy;cak bol yağış hâlinde akıntı olabilir. Niâl kelimesi sert arazi anlamın&shy;da yorumlandığında yine az yağıştan kinaye olmuş olur.

Bir Hâl Tercemesi

Hadisin râvisi Üsâme bin Ümeyr bin Âmir el-Hüzelî el-Basrî'nin sahâbi ol&shy;duğu Buhârî tarafından ifade edilmiştir. Sünen sahipleri, Ahmed, Ebû Avane, İbn-i Hibbân ve el-Hâkim kendi sahihlerinde onun hadîslerini rivayet etmişlerdir. El-îsâbe'de bildirildiğine göre Halîfe, Üsâme'nin Basra'da ikamet ettiğini ve oğlu Ebül-Melih'ten başka râvisinin bulunmadığını söylemiştir. El-Hulâsa'da Üsâme'nin sahâbi olduğu ve 7 hadîsinin bulunduğu beyan edilmiştir. (El-Menhel C : 1, Sn. 207)



937) (Abdullah) bin Ömer (Radtyaüâhü anhümâ)'den rivayet edil&shy;diğine göre şöyle söylemiştir :

Yağışlı gecede veya rüzgârlı soğuk gecede Resûlullah (Sallalla-hü Aleyhi ve Sellem)'in müezzini: Olduğunuz yerlerde namaz kılı&shy;nız, diye bağırırdı. [204]



İzahı





Bu hadisi Buhar i, Müslim ve Ebû Dâvûd ben&shy;zer lâfızlarla ve müteaddit senedlerle rivayet etmişlerdir. Bâzı riva&shy;yetlerde sefer kaydı mevcuttur. Bâzılarında ise bu kayıt yoktur. B u h â r i' nin rivayeti meâlen şöyledir :

"Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) seferde iken soğuk ve&shy;ya yağmurlu gecede müezzine, ezan okumasını ve ardından da : Ha&shy;beriniz olsun! Namazlarınızı olduğunuz yerlerde kılınız, diye bağır&shy;masını emrederdi."

Ebû Dâvûd1 un bir rivayeti B u h â r i' nin yukardaki rivayetinin aynısıdır, denilebilir. Diğer bir rivayetinde ise sefer kay&shy;dı yoktur.

El-Menhel yazarı : Sefer kaydı bulunmayan rivayet, sefer kaydı bulunan rivayet gibi yorumlanır, demiştir.



938) (Abdullah) bin Abbâs (Radtyallâhü anhümâ)'âan rivayet edil&shy;diğine göre şöyle demiştir :

Peygamber (Sallallahü Aleyhive Sellem) yağışlı bir Cuma günü buyurdu ki:

«Olduğunuz yerlerde namaz kılınız.»*'



939) (Abdullah) bin Abbâs (Radtyallâhü anhümâ)'dan rivayet edil&shy;diğine göre :

Kendisi, yağışlı bir Cuma günü müezzine ezan okumasını em&shy;retti. Müezzin de Allahu ekber, AUahu ekber, eşhedü enlâilâhe illal&shy;lah, eşhedü enne Muhammede'r-Resûlullah..., diyerek ezan okumaya başladı. Müezzin Eşhedü enne Muhammede'r-Resüluilah dedikten son&shy;ra İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anhümâ), müezzine:

(Hayye ale's-Salâh yerine) halka çağrıda bulun. Evlerinde namaz kılsınlar, dedi. Bunun üzerine halk İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh)'a:

Nedir şu senin yaptığın?, dediler. Kendisi:

"Benden (çok) hayırlı olan bir zat şüphesiz bunu yaptı. —Bu&shy;nunla Peygamber Efendimizi kasdetmiştir. — Sen halkı evlerinden çıkartıp dizlerine kadar çamura batmış olarak yanıma gelmelerini bana emrediyorsun" dedi. [205]



İzahı





Bu hadîsi Buhâri ve Ebû Dâvûd da az lâfız far&shy;kıyla rivayet etmişlerdir. Buhâri' nin rivayeti meâlen şöyledir : "İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anhümâ)'dan rivayet edildiğine

göre :

Kendisi, çamurlu bir günde halka (Cuma) hutbe (sini) okuyaca&shy;ğı sırada müezzin, Hayye ales-Salâha gelince •. «Na&shy;maz evlerde (kılınacaktır) diye çağrıda bulunmasını müezzine emret&shy;miş bunun üzerine halk (bu sözden) hoşlanmamış gibi yekdiğerine bakmışlar. İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh) demiş ki:

— Galiba siz bunu tasvib etmediniz. Şüphesiz bunu benden (çok) hayırlı olan bir zat yapmıştır. — Bununla Peygamber Efendimizi kas-d et mistir' — Şüphesiz Cuma namazı farz olan bir şeydir. Ben ise sizleri (yerlerinizden) çıkarmak istemedim.»

Ebû Davud'un rivayetine göre İbn-i Abbâs (Ra-dıyallâhü anh), müezzine 'Hayye ale's-Salâh' cümlesini okumamasını ve onun yerine 'Evlerinizde namaz kılınız' mânâsını ifâde eden; cümlesini okumasını emretmiştir.

Sürtenimizde bu hususta bir sarahat yoktur.

B u h â r i' nin îbn-i Ömer (Radıyallâhü anhJ 'den olan rivayetinde Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemVin ezan bittik&shy;ten sonra:

-Bulunduğunuz yerlerde namaz kılınız» çağrısında bulunmayı müezzine emrettiği açıklanmıştır.

Sindi, Süneni m izdeki îbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh)'m rivayetini Ebû D â v û d' daki rivayeti gibi yorumla&shy;mıştır. Yâni 'Hayye ale's-Salâh' cümlesi yerine mezkûr cümlenin okun&shy;ması emredilmiştir, diye yorumlamıştır.

El Menhel yazan şöyle der:

«Her ezanda *Hayye ale's-Salâh ve Hayye ale'l-Feîâh' cümleleri&shy;nin bulunduğu hususunda âlimler müttefiktirler. B u h â r î ve Ebû Davud'un tbn-i Ömer (Radıyallâhü anhl'den ri&shy;vayet ettikleri hadîste ezandan sonra bu cümlenin okunmasının Pey&shy;gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) tarafından emredildiği açıkça bildirilmiştir. Kuvvetli olanı da budur. Şu halde îbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh)'in 'Hayye ale's-Salâh' yerine mezkûr cümleyi okutması onun bir içtihadı olsa gerektir. Kendisinin:

«Benden (çok) hayırlı olan bir zat bunu yapmıştır.» derken 'Hay&shy;ye ale's-Salâh1 cümlesi yerine mezkûr cümleyi okuma hususunu kas-detmemiş, yağışlı günde halkın Cuma namazına gitmemeleri ve ev&shy;lerinde namaz kılmaları için çağrıda bulunmayı kasdetmiştir.

N e v e v i: 'Evlerinizde namaz kılınız.' cümlesi, namazın içinde söylenir, tbn-i Ömer (Radıyallâhü anh)'in hadisine göre na&shy;mazdan sonra söylenir. Şafiî' nin açıkça belirttiği gibi iki şe&shy;kil de caizdir. Lâkin ezan düzeninin korunması bakımından bu cüm&shy;lenin ezandan sonra okunması daha güzeldir, demiştir.'

El-Ayni, Buhârî üzerindeki şerhinde N e v e v i' nin sözünü naklettikten sonra : 'Ben derim ki: îbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh) 'in hadîsi ezan yoluyla değildir. Görüldüğü gibi İbn-i Abbâs müezzine : Hayye ale's-Salâh deme; = «Ev&shy;lerinizde namaz kılınız» söyle, demiştir. İbn-i Abbâs (Radı&shy;yallâhü anh)'m maksadı yağış mazereti dolayısıyla kolaylık sağlan&shy;dığının halka bildirilmesidir. Çünkü İbn-i Ömer (Radıyal&shy;lâhü anh) 'in B u h â r i' deki rivayeti ye Ebû Hüreyre' nin îbn-i A d i y y el-Kâmil'inde tahric ettiği hadîslerinde müezzi&shy;nin 'Sallû fî büyutiküm» veya 'Sallû fi rihâliküm' Sözünün ezan bit&shy;tikten sonra söyleneceği belirtilmiştir,' demiştir.

Bu bâbta rivayet edilen hadîsler soğuk rüzgâr ve yağışın Cuma namazına ve vakit namazının cemaatına gitmemek için meşru ma&shy;zeret olduklarına delâlet ederler. Bu hususta âlimler arasında ihtilâf

vardır:

1 - Hanefi mezhebine göre çok yağmur, fazla çamur ve şiddetli soğuk Cuma ve cemaata gitmemek için meşru mazeretlerdir. Şiddetli karanlık da böyledir. Fakat rüzgâr mazeret değildir. Ancak şiddetli rüzgâr geceleyin mazeret sayılır.

2 - Şâfiîler'e göre şiddetli yağmur veya şiddetli soğuk gece olsun, gündüz olsun cemaata gitmemek için meşru mazerettir. Sahîh kavle göre çamur da böyledir. Elbiseyi ıslatacak durumdaki kar da mazerettir. Şiddetli sıcaklık da böyledir. Rüzgâr mazeret de&shy;ğildir. Ancak geceleyin esen soğuk rüzgâr da mazeret sayılır. Ce&shy;maata gitmemek için mazeret sayılan şeyler Cuma namazı için de mazeret sayılır.

3 - Mâlikîler'e göre şiddetli yağmur ve fazla çamur Cuma ve cemaata gitmemek için mazerettir.

4 - Hanbelîler'e göre karanlık gecede esen soğuk rüz&shy;gâr şiddetli olmasa bile cemaata gitmemek için mazerettir. Keza yağ&shy;mur- veya çamur kişiye eziyet veriyorsa Cuma ve cemaata gitmemek için mazeret sayılır. [206]



36 - Namaza Duranın Sütresi Babı





940) Musa bin Talha'nın babası (Talha bin Ubeydillah) (49) (Radı-yallâhü anhümâydan rivayet edildiğine göre şöyle demiştir:

Fiz namaza dururduk. (Bu esnada) hayvanlar da önümüzden ge&shy;çerdi. Bu durum Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Selleml'e anlatıl&shy;dı. Bunun üzerine O:

«Birinizin önünde semerin arka kaşı gibi bir şey olsun. Artık önünden geçen ona zarar vermez.» buyurdu. [207]



İzahı





Müslim, Tirmizî ve Ebû Dâvûd da bunu ben&shy;zer lâfızlarla rivayet etmişlerdir. Tirmizî, bunun hasen - sa-hîh olduğunu söylemiştir.

Mu'hiretü'r-Rahl: Semerin arka kaşıdır Binici ona dayanır. Mu'-hara ve Muahhara da okunabilir. El-Menhel'de beyan edildiğine gö&shy;re semerin arka kaşının uzunluğu hususunda ihtilâf vardır. Bir arşın kadar olduğunu söyleyen vardır. Meşhur kavle göre 2/3 arşın kadar&shy;dır. Bir arşın veya daha uzun olabildiğini söyleyenler de olmuştur. [208]



Sütre Ne Kadar Olmalıdır?





El-Menhel yazan «Sütre» babında şöyle der: «Fıkıhçılar sütrenin kalınlığı ve uzunluğunun ne kadar olması&shy;nın gerekliliği hususunda ihtilâf etmişlerdir. Şöyle ki:

1 - N e v e v i: 'Sütrenin uzunluğunun semerin arka kaşı ka&shy;dar olması esastır. Kalınlığı hakkında bağlayıcı bir hüküm yoktur, Bize (=Şâf i! ler'e) göre kalını da incesi de kâfidir. Delilimiz de Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anhJ'ın Peygamber (Sallalla&shy;hü Aleyhi ve Sellemi'den rivayet ettiği şu mealdeki hadistir:

(49) Cennetle müjdelenen on sahâbiden birisidir. Fazileti ve hâl tercemesi mukaddimenin 125 -128 nolu hadisler bahsinde geçmiştir. Oğlu Musa ise sıka ve seçkin bir tabiidir. Hadisleri çoktur.

«Kıl kadar ince olsa bile semerin arka kaşı misli olan sütre kâ&shy;fidir.» (Nevevî başka hadîsi de delil göstermiştir. Buraya ak&shy;tarmaya gerek görmedim.)

2 - Hanbelîler de Şâfiîler gibi hükmetmişlerdir.

3 - Hanefiler'e göre sütrenin uzunluğu bir arşm, kalın&shy;lığı da bir parmak kadar olacaktır.

Mâlikiler'e göre uzunluğu bir arşm, kalınlığı da bir mız&shy;rak gibi olacaktır. Bu mızraktan küçük olan sütre ile mendupluk ha&shy;sıl olmaz.

Hadisin : «Artık önünden geçen ona zarar vermez.» cümlesinden kasdedilen mânâ şudur : 'Anlatılan sütre bulununca sütrenin önün&shy;den geçenler namaza duran şahsın namaz sevabından bir şey eksilt&shy;mez.1 Namaza duran şahıs ile sütresi arasından geçmek ise yasaktır.

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) sütreye doğru duranın sevabının, sütrenin ilerisinden geçenlerle eksilmiyeceğini haber ver&shy;miştir. Çünkü kişi namazda olduğunu bildiren muteber işareti koy&shy;muştur.

Hadîsteki zarar ifâdesi ile namazın eksikliği kasdedilmiştir. Şu halde sütre koymadan kırda, çölde ve önü açık olan bir yerde nama&shy;za durulduğunda, önünden bir şeyin geçmesi namazın sevabını ek&shy;siltir. [209]



Sütrenin Hükmü





Sütreye doğru namaz kılmak dört mezhebin ittifakıyla mendub-tur. İmam ve münferid için hüküm budur. İmamın sütresi, cemâat için de geçerlidir. Sütreyi terketmek günah değildir. Hanefi, Mâliki ve Hanbelî mezheblerine göre sütre, duvar, di&shy;rek ve kaya gibi taşınmaz eşyadan olabildiği gibi, taşınır eşyadan da olabilir. Şafiî mezhebine göre sütreler değer bakımından dört kısma ayrılır. Bir sıradaki sütrenin ittihaz edilmesi mümkün iken bir sonraki sırada olan sütreyi ittihaz etmek muteber değildir. Yâni süt&shy;reye doğru durulmamış sayılır. O kısımlar sırayla şöyledir -.

1 - Duvarlar ve sütunlar gibi taşınmaz ve temiz şeyler.

2 - Yere dikilen harbe, baston gibi taşınır şeyler.

3 - Üzerinde namaz kılınan seccade ve benzeri şeyler. Sergi mescidin mefruşatından olursa sütre sayılamaz. Yâni mescid içinde serili herhangi bir seccade ve benzeri yaygı üzerinde namaza dur&shy;makla sütre ittihaz edilmiş sayılamaz.

4 - Yere çizilen çizgi.Sütrenin şartları ve bununla ilgili meseleleri öğrenmek için fıkıh kitablarına müracaat edilmesi gerekir.



941) (Abdullah) bin Ömer (Radtyallâhü anhümâ)'dan rivayet edildi&shy;ğine göre şöyle söylemiştir :

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) için seferde bir harbe çıkarılırdı. O, (namaz kılmak istediği zaman) harbeyi yere dikerek ona doğru namaz kılardı. [210]



İzahı





Buhârî, Müslim, Nesâî ve Ebû Dâvûd da bu hadîsi rivayet etmişlerdir. Buhârî, Müslim ve Ebû D â v û d ' un rivayet ettikleri metin meâlen şöyledir .

«Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bayram günü (nama&shy;za) çıktığı zaman harbenin getirilmesini emrederdi. Harbe Onun önü&shy;ne dikilirdi. Kendisi ona doğru namaz kılar, halk da arkasında na&shy;maza dururlardı. O, seferde de bunu yapardı...»

Harbe: Geniş demirli küçük mızraktır. Geniş hançer ve demir kısmı geniş ölen süngüye de denir.

El-Menhel yazan şöyle der:

-Yâni Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) yolculukta nama&shy;za durmak istediği zaman bulunduğu yerde duvar ve benzerî bir şey olmadığı takdirde beraberinde götürülen harbeyi önünde yere dike&shy;rek ona doğru namaz kılardı. Halk da O'nun arkasında namaza du&shy;rurlardı.

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in önüne diktiği har&shy;be bir rivayete göre N e c â ş î' nin O'na hediye ettiği harbedir. Bir kavle göre müşriklerden U h u d savaşında öldürülen bir şah&shy;sa âit idi. Zübeyr bin el-Avvâm (Radıyallâhü anh) savaşta müşriki öldürünce harbesini Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e sunmuştur. Birinci rivayet Sa'd el-Kurazî (Radıyallâhü anh) 'ye aittir. İkincisi e 1 - L e y s tarikiyle rivayet edilmiştir, îki rivayetin arasını bulmak mümkündür: îlk harbe Uhud savaşından kalmadır. İkincisi N e c â ş i' nin hediyesidir, denile&shy;bilir. [211]


Hadîsin Fıkıh Yönü





1 - Namaz için sütre ittihazı meşrudur.

2 - Zararları defetmek için siiâh bulundurmak meşrudur Özel&shy;likle yolculukta silâh bulundurulmalıdır.



942) Aişe (Radıyallâhü ankâ)'den rivayet edildiğine göre şöyle de&shy;miştir :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in bir hasırı vardı. Gün&shy;düz yere serilirdi. Peygamber (Aleyhi's-Selâm) geceleyin de o hasın hücre gibi yaparak ona doğru namaz kılardı."



943) Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'den rivayet edildiğine göre Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) jöyle buyurdu, demiştir:

«Biriniz namaza durmak istediği zaman (duvar gibi) bir şeye doğru dursun. Eğer bulamazsa yere bir asâ diksin. Şayet (bunu da) bulamazsa bir çizgi çizsin. Artık önünden geçen şeyler ona zarar ver&shy;mez. [212]


İzahı





Bu hadîsi Ebü Dâvûd, Ahmed, İbn-i Hibbân ve Beyhaki de rivayet etmişlerdir.

El-Menhel yazarı hadisin açıklamasıyla ilgili olarak şöyle der:

«Yâni kişi namaza durmak istediği zaman duvar, direk, ağaç gi&shy;bi bir şeye doğru durup namaz kılsın. Sütre edineceği şeyin, en az semerin arka kaşı kadar olması gerekir. Şayet böyle bir şey bula&shy;mazsa önündeki yere asayı diksin. Hadîsin zahirine göre asanın in-cesiyle kalını arasında bir fark yoktur.

Şayet asâ, baston ve harbe gibi bir şeyi bulamazsa yere bir çiz&shy;gi çizsin.

Şafiî' nin kadim kavli ile A h m e d ' e göre sütreye el&shy;verişli hiç bir şey bulunmadığı takdirde çizgi çizilmelidir. Hane-f î 1 e r' in de bir kavli böyledir.

Mâl ikil er, Hanefîler'in ekserisi ve cedid kavline göre Şafiî çizginin sütre olamıyacağına hükmetmişlerdir. Ge&shy;rekçeyi de şöyle belirtmişlerdir: Sütre'den maksat kişinin namazda olduğunu bildirmektir. Çizgi bu bilgiyi vermez. Çizgi çizilmesini emreden bu hadîsin muztarib olduğunu söylemişlerdir. î b n - i Uyeyne, Bağavî, Şafiî ve başkaları da hadîsi zayıf saymışlardır. Lâkin N e v e v î şöyle demiştir :

'Seçkin görüş çizgi çizilmesinin müstahablığıdır. Çünkü bu husus&shy;ta sabit bir hadîs yok ise de çizgi çizmekle namaza duran kişi için bir sınır hâsıl olmuş olur. Amellerin faziletleri hakkındaki zayıf ha&shy;dîsle amel edilmesine âlimler ittifak etmişlerdir. Helâl ve haram ko&shy;nusunda zayıf hadîsle amel edilmez. Hat çizmek ise bilindiği gibi amellerin fazileti ile ilgilidir. Çizginin çizilişine gelince; en uygun şe&shy;kil çizginin namaza duran kişinin yanından kıble doğrultusunda çi&shy;zilmesidir. Çizgi çizmenin müstahablığına hükmeden âlimler arasın&shy;da Kadı Ebû Hâmid el-Mervezî, Şeyh Ebû Hâmid, Kadı Ebü't-Tay y i b ve Bendenici de bulunur. B e y h a k î ve başkası da buna temayül göstermişler&shy;dir.»

Hadîsin : «Artık onun önünden geçen şeyler ona zarar vermez.»

cümlesinin bir benzeri 940 nolu hadîste geçmiş ve gerekli açıklama orada yapılmıştı. [213]


Hadîsin Fıkıh Yönü





1 - Namaza durulduğunda sütre edinmek meşrudur.

2 - Sütre elverişli olan çeşitli şeylerden olabilir.

3 - Sütre edinmekte hadîsteki sıra takibi gerekir. Yâni önce&shy;likle duvar ve benzeri taşınmaz şeyler sütre edinilir. Böyle bir şey yoksa asâ ve benzeri bir şey sütre edilir. O da yoksa çizgi çizilir.

Bâzı âlimler seccade sermeyi çizgi çizmeye kıyaslamışlar ve na&shy;maza durulduğu belirtisi olarak seccadenin çizgiden üstün olduğu&shy;nu söylemiştir. [214]



37 - Namaz Kılanın Önünden Geçmek Babı





944) Büsr bin Saîd (Radtyallâhü anhümâyden rivayet edildiğine gö&shy;re demiştir kî:

Namaz kılanın önünden geçmenin hükmünü sormam İçin beni Zeyd bin Halid (Radıyallâhü anh)'m yanma gönderdiler. (Ben de gi&shy;dip sordum.) Bunun üzerine Zeyd (Radıyallâhü anh), Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellemî'in şöyle buyurduğunu bana haber verdi:

«Kişinin kırk (zaman) yerinde beklemesi (zahmeti), namaz kı&shy;lanın önünden geçmesi (günahın) dan onun için daha hayırlıdır.»

(Râvi) Süfyan demiştir ki: «Kırk yıl mı, kırk ay mı, kırk sabah mı, kırk saat mı? bilmiyorum."



945) Büsr bin Saîd (Radtyallâhü anhümâ)'âen rivayet edildiğine gö&shy;re Zeyd bin Hâlid (Radtyallâhü anh) (kendisini) Ebû Cüheym el-Ensârî (Ra&shy;dtyallâhü anh)'m yanma göndererek :

Namaza duran şahsın önünden geçen adam (m girdiği günah) hakkında Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'den ne işittin? diye sordurmuş. Ebû Cüheym (Radıyallâhü anh) de: Ben Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'den şöyle buyurduğunu işittim, demiş tir:

«Sizden birisi, din kardeşi namaz kılarken onun önünden geç&shy;mesi sebebiyle kendisi için ne (kadar günah) bulunduğunu bilsey&shy;di, şüphesiz kırk (zaman) beklemesi (zahmeti), kendisinin geçmesin&shy;den (dolayı) yüklendiği günahtan) daha hayırlı olurdu.»

Râvi demiştir ki: «Kırk yıl mı, kırk ay mı, kırk gün mü? bilmiyorum. [215]



İzahı





Ebû Cüheym (Radıyallâhü anh)'in hadîsini Kütüb-i Sitte sahihlerinin hepisi, Mâlik ve Beyhakî rivayet etmişlerdir. Bâzı rivayetlerde bulunan az lâfız farkı, mânâya tesir etmez.

«Kırk yıl mı, kırk ay mı, kırk gün mü? bilmiyorum.» diyerek te&shy;reddüd eden râvinin Ebü'n-Nadr olduğu Müslim ve Ebû Davud'un rivayetlerinde belirtilmiştir. Şu halde Ebü'n-Nadr şunu demek istemiştir: Bana bu hadîsi rivayet eden Büsr bin S a î d ' in : «Kırk yıl mı, kırk ay mı, kırk gün mü?» dediğini bilemiyeceğim. Şu halde B ü s r, tereddütsüz ve kesin olarak bek&shy;leme süresini bildirmiş, fakat Ebü'n-Nadr hadisi rivayet ederken süreyi kesin olarak hatırlayamamıştır.

Buhârî, Müslim ve Ebû Dav ûd, bu hadîsi, Mâlik bin Enes vâsıtası ile Ebü'n-Nadr' dan riva&shy;yet etmişlerdir. Bunların şerhlerinde beyân edildiğine göre Ebü'n- N ad r' in mezkûr tereddüdünü Mâlik bin Enes nak-letmiştir.

Sünenirnizin ilk hadisinde ise tereddüt eden râvinin S ü f y â n bin Üyeyne olduğu belirtilmiş, ikinci rivayette ise mütereddit râvi belirtilmemiştir. Tereddüdün E b ü'n-N a d r1 dan S ü f -y â n ' a geçtiği kuvvetle muhtemeldir.

Hadîsten kasdedilen mânâ şudur: Namaz kılan kimsenin önün&shy;den geçen kişi, bunun ne derece günah olduğunu bilse 40 yıl orada bekleme zahmetine katlanmayı geçme vebalini yüklenmeye tercih eder.

Geçmenin yasak olduğu yerin tahdidinde ihtilâf vardır. Bir kav&shy;le göre bu yer namaza duran kişi ile secde edeceği yer arasındaki mesafedir. Diğer bir kavle göre kişinin durduğu yerden itibaren kıb&shy;leye doğru 3 arşınlık mesafedir. Başka kaviller de vardır. Birinci gö&shy;rüş kuvvetlidir.

Kirmanı' nin beyânına göre 40 sayısının esas alınmasının gerçek hikmetini ancak Allah bilir, denmekle beraber şöyle bir hik&shy;met gösterilebilir; İpsanın nutfeden itibaren ana rahminde geçirdi&shy;ği tavırların her birisi 40 sayısına bağlıdır. (Yâni 40 gün nutfe, 40 gün kan pıhtısı, 40 gün bir çiğdem et hâlinde gelişmeye devam eder.)

Âlimlerin çoğu 40 sayısının çok zamandan kinaye olduğu ihti&shy;malini kuvvetli gördüğünden bu sayısının anılması yolunda hikmet araştırmamışlardır. Nitekim bundan sonra gelen Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'nin hadîsinde 40 yıl ifâdesi yerine 100 yıl ifâdesi buyurulmuştur.

Hadis, namaz kılanın önünden geçmenin çirkin ve haram oldu&shy;ğuna delâlet eder. Hadîsin zahirine göre farz namaz ile nafile na&shy;maz arasında bir fark yoktur. Nevevi: Hadîs, geçmenin haram-lığına delâlet eder. Çünkü hadisin anlamında te'kidli yasaklama ve şiddetli azab varlığı ihtar ediliyor, demiştir. [216]



Namaz Kılanın Önünden Geçmenin Dört Mezhebe Göre Hükmü





1 - Hanefi ve Mâliki mezheblerine göre namaza du&shy;ran kişi sütre edinmemiş olsa bile onun önünden geçmek haramdır. Keza başkasının geçtiği yerde sütresiz olarak namaza durmakla hal&shy;kın namazın önünden geçişine sebebiyet vermek de haramdır. Böy&shy;le bir yerde namaza duran kişinin önünden geçen olursa hem geçen adam hem de namaza duran kişi günah işlemiş olur. Şayet önünden geçen olmazsa orada namaza durmakla günah işlemiş olmaz. Çünkü sütre edinilmesi aslında vacip değildir. Kişi halkın geçtiği yerde na&shy;maza dursa ve önünden geçen kimselerin başka yerden geçmeleri mümkün ise iki taraf da günaha girer. Şayet tenha bir yerde nama&shy;za durulsa, fakat onun önünden geçmekten başka bir çâre yoksa, bu takdirde geçilirse, taraflar günaha girmiş olmazlar. Taraflardan birisi kusurlu olursa, o günaha girer. Kusursuz olan için günah yok&shy;tur.

2 - Şâfiîler'e göre; şartlarına uygun olarak sütre edine&shy;rek namaza duran kişinin önünden geçmek haramdır. Aksi takdir&shy;de geçmek, ne haram ne de mekruhtur. Bununla beraber geçmemek daha uygundur. Şu halde namaza duran kişi, sütre edinmediği za&shy;man, onun önünden geçen olursa, taraflar için günah yoktur. Bu&shy;nunla beraber halkın geçeceği yerde namaza durmak mekruhtur. Önünden geçen olsun olmasın, durmakla kerahet işlemiş olur.

3 - Hanbeliier'e göre başkasının geçmek ihtiyacını duy&shy;duğu yerde kişinin namaza durması mekruhtur. Onun önünden ge&shy;çen olsun olmasın kerahet vardır. Namaza duranın önünden geçene gelince; Eğer başka bir yoldan geçmek mümkün olduğu halde namaz kılanın önünden geçerse günah işlemiş olur. Aksi halde günah yok&shy;tur.
Üç Hâl Tercemesi



1 - Ebû Cüheym Abdullah bin Haris bin Sımmet el-Ensâri. sahâbidir. Bu-hârl ve Müslim iki hadîsini ittifakla rivayet etmişlerdir. Râvileri Bişr bin Said el-Hadremi, Bişr'in kardeşi Müslim bin Said, îbn-i Abbas'ın mevlâsı Ümeyr ve Meymune'nin mevlâsı Abdullah (Radıyallâhü anhüm)'dür. Kütüb-i Sitte sahih&shy;lerinin hepisi onun hadislerini rivayet etmişlerdir.(El-Menhel cild 3, sahife 169)

2 - Zeyd bin Hâlid el-Cüheni el-Medenî'nin künyesi Ebû Abdirrahman veya Ebû Talha'dır. Sahabîlerin meşhurlarından ve büyüklerindendir. Hudeybiye safa&shy;rinde Peygamber (S-A.V.)'in beraberinde bulunmuş, Mekke fethinde Cüheyne ka-bîlesinin sancaktarlığmı yapmıştır. Cüheyne bin Zeyd, o kabilenin babasıdır. Sek-senbir hadîsi vardır. Buharı ile Müslim beş hadîsini müttefikan rivayet etmişler&shy;dir. Râvileri Münbais'in mevlâsı Yezîd, Abdurrahman bin Ebî ömre, îbn-i Mü-seyyeb ve başkalarıdır. Hicretin yetmiş sekizinci yılı Kûfe'de vefat etmiştir. Me&shy;dine'de vefat ettiğini söyliyenler de vardır. Ebü Dâvûd, Nesâî, Tirmizi ve İbn-i Mâ-ceh, onun hadislerini rivayet etmişlerdir.

3 - Büsr bin Saîd el-Âbid el-Medenı, sıka bir tabiîdir. Ebû Hüreyre, Os&shy;man, Ebû Said, Sa'd bin Ebî Vakkâs, Zeyd bin Hâlid ve başka sahâbiler (Radıyal&shy;lâhü anhümVden rivayette bulunmuştur. Kendisinden de Ebü'n-Nadr Salim bin Ümeyye, Muhammed bin îbrâhîm, Ya'kub bin el-Eşecc, Ebû Seleme bin Abdirrah&shy;man ve başkaları rivayette bulunmuştur. îbn-İ Maîn, Nesâî, İçli ve tbn-i Sa'd, onun sıka olduğuna şahadet edenlerdendirler. Hicrî 100. yılda vefat etmiştir. Ktitüb-İ Sit&shy;te sahibleri, onun hadislerini rivayet etmişlerdir. (El-Menhel Cild 5, sahife 94)



946) Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'<\en rivayet edildiğine göre Pey&shy;gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

«Her hangi biriniz (din) kardeşi namazdayken önünden aykırı* geçmekte ne kadar günahı yüklendiğini bilse, yüz yıl yerinde durma&shy;sı, attığı adımdan, şüphesiz daha hayırlı olur.»"

Not: Zevâid'de : Hadîsin isnadı hakkında söylenti vardır. Çünkü râvi Ubey-dullah bin Abdirrahman'm amcasının adı Ubeydullah bin Abdillah'tır. Ahmed bin Hanbel, Onun hadîslerinin münker olduğunu söylemiştir. Fakat îbn-i Hibbân; Onun hadislerinin zayıflığının, oğlunun kendisinden rivayet ettiği hadîslere mahsus ol&shy;duğunu söylemiştir, denilmiştir. [217]



İzahı





Tirmizi' nin şerhi Tuhf e'de beyân edildiğine göre bu hadîsi İbn-i Hibbân da rivayet etmiştir.

El-Hâfız İbn-i Hacer, el-Fetih'te bu hadisin İbn-i Mâceh ve îbn-i Hibbân tarafından rivayet edildiğini söyledikten sonra: Bu hadiste 100 yıl beklemenin namaza duranın önünden geçmekten daha hayırlı olduğunun bildirilmesi, diğer ha&shy;dîslerde beyan edilen 40 yıl bekleme tâbirinin işin önemini ve tehli&shy;kesini belirtmek için olduğuna delâlet eder, demiştir. Yâni 40 sayısı bir özelliği taşıdığından dolayı değil, uzun süreyi ifâde için kullanıl&shy;mıştır.

Hadîs namaz kılanın önünden geçmenin büyük bir günah oldu&shy;ğuna delâlet eder.

E I - H â f ı z , Süyutî: Namaza duranın önünden geç&shy;mekten maksat kendisiyle kıble arasında ve sağ tarafından sol ta&shy;rafına veya sol tarafından sağ tarafına geçmektir. (Tercemede bu geçişi aykırı kelimesiyle ifâde ettim. Hadîste bu mânâyı 'm ut ar iz1 ke&shy;limesi ifâde etti.) Adam namaz kılanın önünden kıbleye doğru ileri&shy;ye yürüyecek olursa yasak bir geçiş yapmış sayılmaz, demiştir.

El-Hâfız Ibn-i Hacer, el-Fetih'te: Hadisin zahirine göre yasaklık namaza duranın önünden geçene mahsustur. Kasden onun önünde duran veya oturan yahut uzanan kimse günaha girmiş sayılmaz. Lâkin namaz kılanın önünden geçmenin yasaklanmasının sebebi onu şaşırtmak ise anılan hareketler de aynı sakıncayı taşıdı&shy;ğı için bunların da yasaklığı hükmü çıkarılır, demiştir.

Namaza duranın önünden geçmenin büyük vebal olduğuna de&shy;lâlet eden başka hadisler de vardır. Bunları buraya aktarmaya lüzum görmedim. [218]


Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Misafir
Misafir



MesajKonu: Geri: NAMAZ LAYIKI BÖLÜMÜ   Salı Mayıs 04, 2010 2:30 pm

38 - (Namaz Kılanın Önünden Geçmekle) Namazı Kesen Şeyler Babı





947) (Abdullah) İbn-i Abbâs (Radtyattâhü anhütnâ)'dan; Şöyle de-mİştİr :

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Arafe'de (imam ola­rak) namaz kılıyordu. Bu esnada ben ve el-Fadl (bin Abbâs) (Radı-yallâhü anhümâ) bir dişi merkebe binmiş olarak oraya gelerek (bi­rinci) saffın bir kısmının önünden geçtikten hemen sonra (saffin önünde) m erke bt en inerek saffa girdik. [219]



İzahı





Bu hadîsi Kütüb i Sitte sahihlerinin hepsi, Ahmed, Mâlik ve B e y h a k i müteaddit senedlerle ve az lâfız farkıyla uzun ve kısa metinler hâlinde rivayet etmişlerdir. E b û D â v û d ' un ri­vayetinde İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh) o esnada ergin­lik çağına ermek üzere olduğunu söylemiştir. El-Menhel yazarının naklen açıkladığına göre îbn-i Abbâs o esnada 13 -15 yaş­larında imiş. İbn-i Abbâs'in kendi yaşını belirtmesinin se­bebi ise; hareketinin meşru olduğunu belirtmektir. Çünkü henüz er­ginlik çağına gelmemiş olan mümeyyiz çocukların dînen yasak olan şeylerden men edilmeleri ve gerektiğinde tâzir cezasıyla cezalandı­rılmaları emredilmiştir. Örneğin 10 yaşına giren çocuğun namaz kıl­maması hâlinde döğülmesi emredilmiştir.

Buradaki rivayete göre îbn-i Abbâs'in anlattığı kıssa­da söz konusu namaz A r a f â t' ta kılınmıştır. M ü s 1 i m ' in İbn-i Uyeyne târikinden olan rivayeti de böyledir. Bâzı ri­vayetlerde ise söz konusu namazın M i n â' da kılındığı belirtil-- mistir. N e v e v i, olayın 2 defa vuku bulduğu yorumunda bulun­muştur.

El-Fetih yazarı: Kıssanın tekerrür etmemiş olması esastır. Bil­hassa hadisin ilk râvisi aynıdır. Olayın Mi n a' da vuku bulmuş olması rivayeti kuvvetlidir. Diğer şazdır, demiştir.

El-Menhel yazarının naklen beyân ettiğine göre Müslim, hâdisenin Veda haccında veya Mekke fethinde vuku bulduğu­nu rivayet etmiştir. El-Menhel yazarı Veda haccında olduğuna taraf­tar çıkmıştır.

B u h â r i' nin bir rivayetinde İbn-i Abbâs (Radıyal­lâhü anh) birinci saffın bir kısmının önünde merkeb üzerinde gitti­ğini bildirmiştir.

Ebû Davud'un rivayetinde İbn-i Abbâs namaz­dan sonra hiç kimsenin kendisine bu hareketinden dolayı itirazda bu­lunmadığını bildirmiştir. Onun bu sözü namaza duranın önünden merkebin geçmesinin namazı bozmadığına delildir. Cumhur'un kav­li de budur.

B u h â r i' nin rivayetinde bahis konusu namazda Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in bir duvara doğru durmamış oldu­ğu açıklanmıştır.

Cumhur'un kavline göre namaz kılanın önünden her hangi bir şeyin geçmesi namazı bozmaz. Hz. Ali, Hz. Osman, îbn-i Müseyyeb, Ubeyde, Şa'bî, Mâlik, Urve, Sev-ri, Şafiî ve Hanefi âlimleri (Radıyallâhü anhüm)'ün kavli budur. Onların en kuvvetli delilleri Ebû Dâvûd, Dârekut-nî, Tahavi ve Beyhakî' nin Ebû Said-i Hudrî'-den merfu' olarak rivayet ettikleri şu mealdeki hadistir:

«(Namaz kılanın önünden geçen) hiç bir şey namazı kesmez, (bozmaz.) Siz gücünüz yettikçe geçmek isteyeni defedin. Çünkü o şeytan işini yapar.»

Cumhur'u-Ulema; merkeb, köpek ve kadın gibi bâzı şeylerin geç­mesiyle namazın kesildiğine dâir rivayet edilen hadîsleri namazdaki huşu ve huzurun kesilmesi anlamında yorumlamışlardır. Nevevî: Cevapların en sıhhatlisi ve en güzeli budur. Şafiî, Hattâbî, Fıkıhçılar ile hadîsçilerin muhakkik âlimleri böyle cevab vermişlerdir. Dayandığımız cevab da budur. Bâzı âlimler söz konusu hadîslerin mensuh olduğunu söylemişler ise de bu iddia makbul değildir. Çün­kü mensuh olduğuna dâir her hangi bir delil yoktur. Veda haccmm Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in hayatının sonlarında ya­pılmış olması ve İ b n - i A b b â s' in bu hadîste anlattığı kıs­sanın bu seferde vuku bulmuş olması bu hadisin nâsih olduğunu ge­rektirmez. Çünkü bâzı şeylerle namazın kesildiğine delâlet eden ha­dîslerin veda haccından sonra buyurulmuş olması mümkündür. Usûl ilminde belirtildiği gibi, böyle durumdaki bir hadîs nâsih olamaz. Ayrıca mensuhluk ihtimali olsa bile hadîslerin arasını bulmak müm­kün ise, nesih yoluna gidilmemesi tercih edilir, demiştir.



948) Ümmü's-Seleme (Radtyallâhü anhâ)'den; Şöyle demiştir: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) Ümmü Seleme (Radı-yallâhü anhâ)'nin odasında namaz kılıyordu. Abdullah veya Ömer bin Ebi Seleme (Radıyallâhü anhüm), Onun önünden geçmek istedi.

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) eliyle işaret etti. Çocuk da geri döndü. Biraz sonra Zeyneb bint-i Ümmi Seleme (Radıyallâhü an-hümâ), (Onun önünden) geçmek istedi. Peygamber (Sallallahü Aley­hi ve Sellem) eliyle şöylece işaret etti. (Buna rağmen) Zeyneb (Radı­yallâhü anhâ) (Onun önünden) geçti. Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) namazı bitirince:

«Kadınlar (muhalefet etmekte ve isyan hususunda) erkeklere galibtirler.- buyurdu."

Not: Zevâid'de : Hadisin isnadında zayıflık vardır. Burada râvi Muhammed bin Kays, babasından rivayet etmiştir. Bazı nüshalarda, annesinden rivayet et­miştir. Babası da, annesi de tanınmıyor, denilmiştir. [220]



İzahı





Bu hadîs, namaza duranın önünden kadının geçmesiyle namazın bozulmadığına delâlet eder. Ayrıca geçmek isteyene engel olmanın ve gerektiğinde el işaretiyle mâni olmanın meşruluğuna delâlet eder. Bu hadîsi Ahmd de rivayet etmiştir.



949) (Abdullah) bin Abbâs (Radıyallâhü anhümâ)'âan rivayet edil­diğine göre; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu demiş­tir:

«(Namaz kılanın önünden geçen) siyah köpek ve hayızlı kadın, namazı keser. [221]



İzahı





Bu hadîsi Ebû Dâvûd, Nesâî, Tahâvi ve Bey­hakî de rivayet etmişlerdir. Bâzı rivayetlerde «Siyah» kaydı yok­tur. «Köpek» kelimesi, mutlak geçmiştir. Fakat burada «Siyah» kay­dı bulunduğu için diğer rivayetler de buna göre yorumlanır.

El-Menhel yazarı: ıBu hadisin zahiriyle hükmeden 1 b n - i Ab­bâs (Radıyallâhü anh) ve Ata (Radıyallâhü anh) : Namaz kilanın önünden geçen şeylerden yalnız hayızlı kadın ve siyah köpek namazı bozar, demişlerdir. Kadının namaz bozmasının hayızlı hâli­ne mahsus olmasının hikmeti, namaz kılanın bulunduğu yere neca­setin düşmesi korkusu olabilir. Cumhur'a göre hiç bir şeyin geçme­siyle namazın bozulmayacağı yukarıda anlatılmıştır. Cumhura göre kadın, hayızlı olsun olmasın, Önünden geçtiği şahsın namazını boz­maz. Ancak namazın sevabını noksanlaştırır. Diğer taraftan bu ha­dîsteki «Hayızlı» kelimesi ile âdet görme yaşma ermiş kadın kasde-dilmiş olabilir/ demiştir.



950) Ebû Hüreyre (Radtyallâhü ank)'âen; Şöyle demiştir: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki: • (Namaz kılanın önünden geçen) kadın, köpek ve merkep, na­mazı keser.Zevâid'de : Hadisin isnadı sahihtir. Nitekim Buhârİ, bunun bütün râ-vileriyle delil getirmiştir, denilmiştir. [222]



İzahı





Hadiste anılan şeylerin geçmesiyle namazın bozulduğuna hük­medenlerin delillerinden birisi de bu hadistir. Zevâid'in kaydına gö­re bu hadis, Kütüb-i Sitte sâhiblerinden yalnız müellifimiz tarafın­dan rivayet edilen hadîslerdendir. Halbuki Müslim de bu ha­disi aynı lâfızlarla rivayet etmiştir. Sonunda da şu cümle bulunur:

«ve bunu semerin arka kaşı kadar bir şey korur.»

Yukarıda da anlatıldığı gibi Cumhura göre hadisteki «namazı keser.» ifâdesinden maksad; namazın bozulması değil, namazdaki huşu un kesintiye uğratılmasıdır.



951) Abdullah bin Muğaffel (Radtyallâhü anh)'den; Şöyle demiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki:

«(Namaz kılanın önünden geçen).Kadın, köpek ve merkep nama­zı keser.[223]



952) Ebû Zerr(-i Gifâri) (Radtyallâhü anAJ'den: Şöyle demiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdular ki:

-(Namaza duran) Adamın önünde semerin arka kası kadar bir şey bulunmadığı zaman (onun önünden geçen) kadın, merkep ve si­yah köpek namazı keser.»

(Râvi Abdullah bin Sâmit) Demiştir ki: Ben: Yâ Ebû Zerr! Si­yah köpeğin kırmızı köpekten farkı nedir? diye sordum.. Ebû Zerr: Sen bana sorduğun gibi, ben de Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sel lem)'e sordum da; bunun üzerine O:

-Siyah köpek şeytandır.» buyurdu. [224]


İzahı





Bu hadîsi Buhâri hâriç Kütüb-i Sitte sahipleri, Tahâvî ve B e y h a k î de rivayet etmişlerdir.

Namaza duranın önünde semerin arka kaşı kadar bir şeyin bulunması hâlinde kadın, merkep ve siyah köpeğin onun önünden geç­mesiyle namazın kesilmiyeceği hükmü çıkarılır. Semerin arka kaşı miktarından maksat sütredir. Çünkü harbe, asâ ve çizgi çizmekle sütre edinilmesinin câizliği 36. bâbta geçti.

Hadîste adam tâbiri kullanılmıştır. Kadın da erkek hükmünde­dir. Namazın kesilmesi ifâdesinin iki şekilde yorumlandığı bundan önceki hadîslerin izahında geçmiştir.

El-Menhel yazarı bu hadisin açıklaması bahsinde şöyle der: «Sütre edinmeden namaza duran şahsın önünden hadîste anılan şeylerin geçmesiyle namazının bozulduğuna bu hadîs delîl gösteril­miştir. Sahâbi ve tabiîlerden bir cemâatin mezhebi budur. E b û Hüreyre, Enes, îbn-i Ömer, Hasan-ı Basrî, Ebü'l-Ahvas ve Zahirîye mezhebine mensup âlimlerin kavli budur. Bunlar: Köpek diri olsun ölü olsun namaz kılanın önün­den geçsin veya önünde dursun, küçük olsun büvük olsun fark et­mez. Kadın da böyledir. Hepsi namazı bozar. Ancak kadın namaz kı­lanın önünde uzanmış ise namazı bozmaz, demişlerdir.

Ahmed bin Hanbel: 'Siyah köpek namaza duran adamın önünden geçmekle namazı bozar. Fakat kadın ve merkebin siyah köpek gibi olması hususunda içimde bir şüphe vardır. Merkep bozar diyemiyorum. Çünkü îbn-i Abbâs'ın (947 nolu) ha­dîsi vardır. Kadın bozar diyemem, çünkü  i ş e (Radıyallâhü an-hâ)'nin (956 nolu) hadîsi vardır,' diyerek mezkûr hadîsin metnini naklettikten sonra: 'Eğer kadının geçmesi namazı bozsaydı Peygam­ber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in önünden  i ş e (Radıyallâ­hü anh)'nin uzanması da namazı bozardı,' demiştir.

Abdullah bin Sâmit {Radıyallâhü anh) siyah kö­peğin kırmızı köpekten ne farkı bulunduğunu E b û Z e r r (Ra­dıyallâhü anh)'e sormuş. Ebû Zerr de buna cevaben aynı şeyi Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemVe sorduğunu ve Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in; *Siyah köpek şeytandır.» buyurduğunu söylemiştir.

Bâzı âlimler bu cümleyi zahirine göre yorumlayarak şeytanın si­yah köpekler suretine girdiğini söylemişlerdir. Diğer bir kısım âlimler; Siyah köpeğe burada şeytan denmiştir. Sebebi ise siyah köpeğin diğerlerinden daha çok zararlı olmasıdır, demişlerde. Köpeğin namaz bozmasının hikmeti bu cümleden anlaşılır. Kadının namazı bozma­sının sebebi ise; fitne korkusudur. Merkebe gelince onun da anırma­sı ve namaz kılanı şaşırtması korkusu vardır.

Hüccetüllah el-Bâliğa'de : Bu hadîsten anlaşılıyor ki namazın sıh­hatinin şartlarından birisi de namaz kılınan sahanın kadın, merkep ve köpekten arındırılmasıdır. Buradaki sır şudur: Namazdan mak­sat Allah Teâlâ'nın huzuruna çıkmak ve müracaatta bulunmaktır. Kadınlarla ihtilat etmek, onlara yaklaşıp sohbet etmek namazın amacına ters düşebilir. Köpek ise şeytandır. Bilhassa siyahı. Merkep de şeytan gibidir. Çünkü bazen toplumun içinde çiftleşir. Namaz es­nasında böyle bir manzaraya şâhid olmak çok çirkindir, denmiştir.»

Namaz kılanın önünden hiç bir şeyin geçmesi ile namazın bo zulmayacağı hükmü cumhurun görüşüdür. 947 nolu hadîsin açıkla­ması bahsinde cumhurun görüşünü ve bu hadîsleri yorumlama şekli­ni anlattım. [225]



39 - Gücün Yettiği Kadar Geçeni Defet Babı





953) Hasan el-Ureni (Radıyallâhü ank)'âer\ rivayet edildiğine göre şöyle demiştir :

Namaz kılanın önünden geçmekle namazı kesen şeyler Abdullah bin Abbâs (Radıyallâhü anhümâ)'ın yanında anlatıldı. (Konuşma­cılar) köpek merkep, ve kadım zikrettiler. Bunun üzerine İbn-i Ab­bâs (Radıyallâhü anhümâ) : Oğlak hakkında ne dersiniz? Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir gün (imam olarak) namaz kılıyor­du. Bir oğlak giderek Onun önünden geçmeye çalıştı. Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (geçmesine mâni olmak için) ondan önce kıble tarafına gitti (geçiş yerini daralttı) dedi.Zevâid'de : Bu hadisin isnadı sahihtir. Lâkin munkatidir, denmiştir. [226]



İzahı





Zevâid'deki bilgiye göre bu hadis Zevâid türündendir. E b û Dâvûd İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh)'tan buna benzer bir hadîs rivayet etmiştir. «İmamın sütresi cemâat için de sütredir» babında rivayet ettiği hadîsin meali şöyledir : «Peygamber (Sallalla­hü Aleyhi ve Sellem) imam olarak namaz kılıyordu. Bir oğlak Onun önünden geçmek için gitti. Bunun üzerine Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onun geçmesine mâni oldu.» Ebû Dâvûd, Abdullah bin Amr' den de buna benzer ikinci bir hadîs daha rivayet etmiştir.

El Menhel yazarı şöyle der:

«Bu hadîs imamın sütresinin cemâat için de sütre sayıldığına de­lâlet eder. Çünkü Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) hayva­nın kendisinin önünden geçmesine mâni olmuş fakat cemâatin önün­den geçmesine müdahale etmemiş ve ettirmemiştir. Demek ki ima­mın sütresi cemâat için de sütredir. Ve sütre edinilmesine ait hadîs­ler imam ve münferide mahsustur, demiştir.» [227]





Hadîsin Fıkıh Yönü





1 - Namaz kılanın önünden geçmek isteyeni mümkün mertebe def etmek meşrudur.

2 - Geçeni def etmek için az hareket namazı bozmaz.

3 - İmamın sütresi cemâat için de sütredir.



954) Ebû Saîd-i Hudrî (Radtyallâhü ank)'den rivayet edildiğine gö­re; Resûlullah (Sallallakü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir:

«Sizden birisi namaza durmak istediğinde bir sütreye doğru du­rup namaz kılsın, sütreye yakın dursun ve önünden hiç bir kims»yi geçirmesin. Eğer bir kimse (buna rağmen) gelerek geçmeye çalışır­sa onunla mukatele etsin. (Onu şiddetle def etsin). Çünkü o ancak bir şeytandır.»" [228]



İzahı





Buharı", Müslim ve Ebû Dâvûd da Ebû S a i d * in hadîsini uzun ve kısa metinler hâlinde rivayet etmişler­dir.

Hadîs, namaza duran kimsenin sütre edinmesini ve sütreye ya­kın durmasını emreder. Bu emir mendubluk içindir. Bu hususta ge­niş izah 36. bâbta geçmiştir.

Hadis namaza duran kimsenin, önünden geçmek isteyeni def et­mesini emreder. Müslim ve Ebû Dâvûd'un rivaye­tinde :

«Gücü yettiği kadar def etsin.» buyurulmuştur. Bu emrin hük­mü hakkında el-Menhel yazarı şöyle der:

«Hadîsin zahirine göre bu emir vâcib içindir. Yâni geçmek is­teyeni def etmek namaz kılana vâcibtir. Zahir ehli bununla hükmet­mişlerdir.

N e v e v î: Bu emir mendubluk içindir. Def etmenin vâcibli-ğkıe herhangi bir âlimin hükmettiğini bilmiyorum. Bilâkis bizim ar­kadaşlarımız ve diğer âlimler defetmenin vâcib değil, mendubluğu-na açıkça hükmetmişlerdir, demiştir.

Eğer namaz kılanın önünden ve ona yakın bir yerden geçmeye çalışırsa eliyle def etmelidir. Şayet biraz uzaktan geçmeye çalışırsa işaretle veya subhânellah demekle defetmeye çalışmalıdır.

Kadı tyaz: 'Def etmek için geçmeye çalışanın yanına ka­dar yürümenin caiz olmadığına âlimler ittifak etmişlerdir. Namaz kılan kişi durduğu yerde geçeni def etmeye çalışır. Çünkü namazda yürümek hatâsı bir şeyin geçmesi hatâsından daha büyüktür. Na­mazdaki şahsın elini yetişebildiği kadar def etmesi mubah kılınmış­tır. Bunun içindir ki sütresine yakın durması emredilmiştir. Şayet uzak olursa işaretle veya sübhânellah demekle def edHmesine çalışı­lır, demiştir.

Geçmek isteyen kişi biraz geçtikten sonra namaz kılan şahıs onu def edebilir durumda ise geri çevirsin mi? Bu hususta ihtilâf vardır, î b n - i M e s ' u d (Radıyallâhü anh), Hasan ve Salim (Rahimehumullah) geri çevirsin demişlerdir. Fakat Cumhur: Geri çevirmesin. Çünkü geri çevirmek ikinci bir geçiş hükmündedir, de­mişlerdir.

Hadîsin zahirine göre geçmeye çalışan şahıs çocuk da olsa def edilmelidir. (948 nolu hadis de bunu teyid eder.)

Hadiste : «Eğer geçmek isteyen kişi ikazı dinlemezse şiddetle def edilsin.» Duyurulmuştur Hadîsteki ifâde -Mukatele-dir Mukatele-nin asıl mânâsı döğüşmek, avaşmaktır. Kurtubî ve Şafii buradaki mukaiuieu ilk ikazı dinlemeyeni şiddetle def etmek mânâ­sında yorumlamışlardır.

Ş â f i i 1 e r' den bir cemâat mukateleyi hakiki mânâda yo­rumlamışlardır. Ama bu yorum namazdaki huşu ve huzura uygun olmadığı için uzak bir yorum sayılmıştır.

Kadı İ y a z ; 'İsrarla geçmaye çalışanla silâhla veya tehli­keli başka şekilde savaşmaya lüzum olmadığı hususunda âlimler it­tifak etmişlerdir. Eğer tehlike arzetmeyen bir şekilde onu def etme­ye çalışır da adam öiüverirse kısas hükmünün uygulanmayacağı hu­susunda âlimler müttefiktirler. Ancak diyetin (tazminatın) ödenip ödenmiyeceği hususunda ihtilâf vardır.

Yukarıdaki hükümler namaza sütreli olarak duran hakkındadır', demiştir.

Ibn-i Ebi Cemre: «Çünkü o ancak bir şeytandır.» ifâ­desinden, mukatelenin döğüşmek değil, defetmek anlamında kulla­nıldığının anlaşıldığını savunarak şöyle demiştir:

'Çünkü şeytanla mutakele ancak, istiaza ve besmele gibi şeyleri okumakla yapılır. Namazda az hareket yapmak zaruret dolayısıyle caiz kılınmıştır. Eğer namaz kılan şahıs, önünden geçmeye çalışanla hakikatan döğüşürse, onun hareketi, namazın huşu ve huzurunu ih­lâl etmek bakımından, önünden birisinin geçmesinden beterdir.

Geçmemeye çalışanın defedilmesi emri, acaba namaza halel gel­memesi İçin mi, yoksa geçmeye çalışanın günaha girmesine engel olunmak için mi?

İbn-i Ebî Cemre, ikinci şıkka taraftar olmuştur. Fa­kat diğer âlimler birinci şıkkı tutmuşlardır. Bu şık kuvvetlidir. Ni tekim tbn-i Mes'ud (Radıyallâhü anh) :

«Namaza duranın önünden geçmek namazın faziletinin yarısını giderir.» buyurmuştur. Ömer (Radıyallâhü anh) da :

-Namaz kılan kimse, onun önünden geçirilmekle namazının ne kadar noksânlastığını bilseydi, halkın geçmesine engel olacak sütre olmaksızın hiç namaza durmazdı.» buyurmuştur.

Hanef iler'e göre geçmek isteyeni def etmemek daha ef-daldır. El-Bedâyi' yazarı : Bizim delilimiz Peygamber (Sallallahü

Aleyhi ve sellem)'in: = «Şüphesiz namaz amel­lerinde bir meşguliyet vardır.» hadisidir. Döğüşmek ve geçeni defet­meye çalışmak namaz içindeki amellerden değildir. Dolayısıyla bu­nunla meşgul olmak caiz değildir. E b û S a i d (Radıyallâhü anh) "in (954 nolu) hadisi namazda hareket etmenin mubah olduğu ilk zamanlarda buyrulmuştur. Sonra neshedilmiştir. Bâzı âlimler: Geçmek isteyeni def etmek ruhsattır. Efdal olanı def etmemektir. Çünkü def etme hareketi namazda yapılan amellerden değildir. E b û H a n î f e ' nin de def etmeyi bırakmanın efdal olduğunu ve ha­disteki def etme emrinin ruhsatı açıklamak kabilinden sayıldığını söylediği Şeyh Ebû Mansûr tarafından açıklanmıştır, demiştir.»

EI-Menhel yazarı daha sonra şöyle der :

-Hanefi âlimlerinin : 'Def etmek namazda yapılan amel­lerden değildir' şeklinde gösterdikleri gerekçe ve illet nassa karşı­dır. Yâni tutarsızdır. Ebû S a i d (Radıyallâhü anh)'in (954 no­lu) hadisinin mensuhluğu iddiası delil bulunmadıkça sabit sayıla­maz. Buna âit bir delil de yoktur. Def etmenin delilleri kuvvetli ol­duğu için bunun efdaliyetine hükmedenlerin kavli tercihe şayandır.

Hadisin : «Çünkü o ancak bir şeytandır- cümlesinden maksat onun fiilinin şeytan işi olduğunu bildirmektir. Hakiki şeytan olduğu kasdedilmemiştir. Yahut da cinlerden şeytan olduğu gibi insanlar­dan da şeytanlar bulunduğu cihetle ona insan türünden olan şeytan denilebilir.

îbn-i Battal: 'Bu hadîs dinde fitne çıkaran kişiye şey­tan demenin câizliğine ve hüküm vermede asıl olan isimler olma­yıp mânâlar olduğuna delâlet eder. Çünkü geçen adamın sırf geçişi ile hakîki mânâda şeytanlaşması imkânsızdır, demiştir.

îbn-i Battal şeytanı cinni olan hakîki şeytan mânâsı­na yorumlamıştır. Kur'ân-ı Kerim'de insanlardan da şeytanların bu­lunduğu bildirildiği için bu tür şeytanların varlığı kabul edilmiş­tir.

Bu cümle şöyle de yorumlanabilir: 'Çünkü namaz kılanın önün­den onu geçmeye sevkeden ancak şeytandır,_ Bundan, sonra gelen îbn-i Ömer (Radıyallâhü anh)'in hadîsi bu yorumu teyid eder. [229]



Hadîsin Fıkıh Yönü





1 - Namaz kılan kimsenin sütre edinmesi mendubtur.

2 - Sütreye yakın durması mendubtur. (Bu yakınlık mesafesi normal secde edebileceği bir yer veya 3 arşın ile tesbit edilmiştir.)

3 - Namazda iken önünden geçmek isteyeni def etmek meş­rudur. Bu hüküm sütre edindiği zamana mahsûstur. Sütre ittihaz et­mediği veya halkın gelip geçtiği yol üzerinde namaza durduğu za­man önünden geçenleri def edemez. Ve geçenler için bir sakınca yoktur,

îbn-i Dakik ı'l-İy d: 'Sütre olmadığı zaman geçenle­rin def edilemiyeceği hükmü bu hadis'e dayandırılmıştır. Şafiî'-nin bâzı arkadaşları: Sütre edinmeyenin veya sütreden uzak dura­nın önünden ve secde mahallinin biraz ilerisinden geçmekte kera­het yoktur. Secde mahalli ile namaz kılanın arasındaki yerden geç­mek mekruhtur, ama namaz kılan kişi geçeni def edemez. Çünkü na­maz kılan kusurludur, demişler' diye bilgi vermiştir.

4 - Geçmek isteyeni mümkün mertebe uygun şekilde def et­meli. Zaruret olunca daha sert davranılmalıdıc.

5 - Namaz kılanın önünden geçen kişi namaz kılanı meşgul et­mesi hususunda şeytan gibidir.

6 - Din hususunda bozgunculuk edene şeytan demek



955) Abdullah bin Ömer (Radtyallâhü anhümâ)'den rivayet edildiği­ne göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu demiştir:

«Biriniz namaz kılarken önünden her hangi bir kimseyi geçirme­sin. Eğer geçmek isteyen kişi geçmemezlikten imtina ederse namaz­daki adam onunla mukatele etsin. Çünkü geçmek isteyenin arkadaşı şeytan onun beraberindedir.»

Hâvi el-Münkediri: «Çünkü el-Uzzâ [230] onun beraberindedir, demiştir.» [231]



İzahı





Bu hadisi Müslim de rivayet etmiştir. Daha önceki hadis­ler gibi namaz kılanın önünden geçmek isteyeni usûlü dâiresinde def etmenin ve geçmekte israr edildiği, takdirde mukatele etmenin meş­ruluğuna delâlet eder. Mukatelenindöğüşmeklveyâ şiddetle def etmek anlamında yorumlandığı hususu bundan önceki hadîsin açıklaması bahsinde geçti. Bundan önceki hadîste geçen adamın şeytan olduğu ifâdesi vardı. Bu hadiste ise geçenin beraberinde şeytanın bulundu­ğu ifâde edilmiştir. Hadiste geçen 'Karin' kelimesi, devamlı arkadaş­lık eden ve dost anlamında kullanılır. [232]


40 - Kendisi İle Kıble Arasında Bir Şey Varken Namaz Kılanın Babı





956) Aişe (RadtyaUâkü

miştir :

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) geceleyin namaz kı­lardı. Ben de kendisi ile k»b!e arasında cenaze gibi aykırı uzanmış bulunurdum."



957) (Ümmü Seleme (Radıyaüâhu ankâ)'(\en rivayet edildiğine «öre:

Onun yatağının Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in sec­de ettiği yerin hizasında olduğunu söylemiştir."



958) Peygamber (Satİalhıhii Mryhi vr SeUrm)'\n zevcesi Meymûne (Radtyallâhü anhâ)\\en rivayet edildiğine »öre şöyle demiştir :

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) namaz kılardı. Ben de Onun hizasında bulunurdum. Secde ettiği zaman çok defa elbisesi bana dokunurdu." [233]



İzahı





A ı ş e (Radıyallâhü anhâTnin hadisini Buhâri, Müs­lim, Ebû Dâvûd, Nesâi, Ahmed ve Tahâvi de müteaddit senedlerle. kısa ve uzun metinler hâlinde rivayet et­mişlerdir.

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in gece namaz kılar­ken  i ş e (Radıyallâhü anhâ)'nin cenaze gibi Onunla kıble ara­sında yatakta uzanmış olarak uyuduğu müteaddit rivayetlerden an­laşılıyor. Bâzı rivayetlerde şu ilâve de vardır: -Peygamber (Sallal­lahü Aleyhi ve Sellem) vitir namazını kılmak isteyince  i ş e (Ra­dıyallâhü anhâ)'yi uyandırırdı.  i ş e (Radıyallâhü anhâ) de vi­tir namazını kılardı.»

M e y m u n e (Radıyallâhü anhâ)'nin hadisini Buhâri, Müslim ve Ebû Dâvûd da rivayet etmişlerdir.

Bu üç hadis namaz kılanın önünden kadının geçmesiyle nama­zın bozulmadığına hükmecien nlimlrr için birer rk-lilclir Çünkü re nâze gibi namaz kılanın önünde aykırı olarak uzanmış olan kadın nama/ı bozmayım a oratlan \en kadının hi(, tlu buzmaması gerekir. Çünkü fitne kuıkusu bakımından kadının u/anmış olarak namaz kı­lanın önünde de bulunması daha tehlikelidir.

Kadının geçmesiyle namazın bozulduğuna hükmeden âlimler bâ­zı cevaplar vermişler ise de onları burada anlatmaya gerek görmü­yorum. [234]



Bu Hadisten Çıkarılan Fıkıh Hükümleri





1 - Uyuyan bir kimseye karşı namaz kılmak caizdir. Bâzıları bundan sonra gelen hadisi delil göstererek mekruh olduğunu söyle­miş ise de hadîs zayıf olduğu için bunda kerahet yoktur.

2 - Namaz kılanın önünde kadının uzanmış olması namazı boz­maz.

3 - Namaz kılan erkeğin elbisesinin bir kadına dokunması na­maza zarar vermez. Bu hususta temiz kadın ile hayızlı kadın ara­sında bir fark yoktur.



959) Abdullah hin Abbâ.s (Radtyallâhü anhibnâ)'<\an rivayet ğine göre şöyle demiştir :

«Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) konuşan ve uyuyan kimsenin arkasında namaz kılmayı yasaklamıştır.»" [235]



İzahı





Bu hadisi Ebû Dâvûd ve Beyhakî de rivayet et­mişlerdir. Bunun bir benzerini Bezzâr, îbn-i Ömer (Ra-dıyallâhü anh)'den, Tabarâni de Ebû Hüreyre (Ra-dıyallâhü anhî'den rivayet etmişlerdir.

Uyuyan kişinin arkasında durup namaz kılmanın yasaklanması hikmeti uyuyandan dikkat çekici ve namaz kılanı meşgul edici hal­lerin görülmesi korkusudur.

Mâlik, Tâvûs ve Mücâhid uyuyan kişiye karşı namaza durmanın mekruhluğuna hükmetmişlerdir. Diğer âlimler daha önce geçen Âişe (Radıyallâhü anhâ), Mey m un e (Ra-dıyallâhü anhâ) ve Ümmü Seleme (Radıyallâhü anhâ) hadislerine dayanarak bunda kerahet olmadığına hükmetmişlerdir. Bu âlimler îbn-i A b b â s (Radıyallâhü anh)'in bu hadîsinin zayıflığına hadîs hafızlarının ittifak ettiklerini söylemekle diğer âlim­lere cevap vermişlerdir. Hattâbi, îbn-i Abbâs (Radı­yallâhü anh) 'in hadîsinin senedi zayıf olduğu için Peygamber (Sal­lallahü Aleyhi ve Sellem)'den sabit değildir, demiştir.

Konuşmakla meşgul olan kimselere karşı namaza durmanın ya­saklanmasının hikmeti de namaz kılanın dikkatinin konuşmacılara çekilmesi ve namazını karıştırması tehlikesidir. îbn-i Mes'ud ve Sa id bin Cübeyr konuşan kimsenin arkasında na­maz kılmanın mekruhluğuna hükmetmişlerdir. Bunlara göre, konuş­macılar Allah'ı anmakla meşgul iseler onlara karşı namaza durmak­ta kerahet yoktur. Şafii ve Ahmed de konuşanların arka­sında namaza durmanın mekruhluğuna hükmetmişlerdir.

Yukarıda işaret ettiğim gibi bu hadisin birer benzeri îbn-i Ömer (Radıyallâhü anh) ve Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'den rivayet edilmiştir. Bu rivayetler zayıf olsa bile birbirini kuvvetlendirirler.

îbn-i Battal: Küfe âlimleri, Sevrî ve Evzâî konuşanların arkasında namaza durmanın câizliğine hükmetmişler­dir, demiştir.

Konuşanın arkasında namaza durmanın mekruh olup olmadığı hususundaki ihtilâf konuşmanın namaz kılanı meşgul etmediği ve huşûunu gidermediği zamana aittir. Eğer konuşmak namaz kılanı meşgul ederek huşûunu giderirse orada durmak âlimlerin ittifakı ile mekruhtur. [236]



41 - İmamdan Önce Rüku' Ve Secde Etmekten Nehiy Babı





960) Ebû Hüreyre (Radtyallâkü o«*/den; Şöyle demiştir :

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), imamdan önce rüku1 ve secde etmememizi bize öğretirdi ve ı

«tmam tekbir aldığı zaman siz de tekbir alınız ve secde ettiği zaman siz de secde ediniz.- buyururdu."



961) Ebû Hüreyre (RadtyaJIâhü ankVĞtn rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), şöyle buyurdu, demiştir:

«Basını imamdan önce kaldıran kişi Allah'ın onun basını eşek basına çevirmesinden korkmaz mı?»



962) Ebû Musa (Radtyallâhü anh)'âan rivayet edildiğine ^üre: Re-sûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Seilem) şöyle buyurdu, demiştir :

-Ben hakikaten yaşlandım. Onun için ben rüku1 ettiğim zaman siz de rüku' ediniz ve ben secde ettiğim zaman siz de secde ediniz. Penden önce ne rükua ne de secdeye gidene rastlamıyayim.[237]



963) Muâviye bin Ebî Süfyân (Radıyallâkü anhümâ)dan rivayet lıjfine göre; Resûlullah (Sallallahü Alevhi ve Seilem) sövle buvurdu de­miştir : "

«Benden önce rükû' ve secde etmeye kalkışmayınız. (Çünkü siz­den önce) rükû ettiğimde sizi geçtiğim süre ne ise, rükû'dan kalktı­ğım zaman zarfında siz onun (ikmali) ile bana yetişmiş olursunuz ve (sizden önce) secde ettiğimde sizi geçtiğim süre ne ise secdeden kalktığım zaman zarfında siz onun (ikmali) ile bana yetişmiş olur­sunuz. Ben hakikatan yaşlandım. [238]


Hadîslerin İzahı





Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh>'in ilk hadisini Müs1 i m de rivayet etmiştir. Hadis, imama uyanların imamdan önce rükua gitmelerinin veya secde etmelerinin yasak olduğuna ve ce­mâatin davranışlarının imamın davranışlarını izlemesinin emredil-diğine delâlet eder

Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anhl'nin ikinci hadisini Kü-tüb-i Sitte sahiplerinin hepsi ve B e y h a k i rivayet etmişlerdir. Bâzı rivayetlerde az lâfız farkı vardır.

Hadis, imama uyan kişinin, imamdan önce başını kaldırmama-sının gerekliliğine ve böyle yapanın başının eşek başına çevrilmesin­den korkmasının beklendiğine delâlet eder.

«İmamdan Önce başını kaldıranın başının eşek başına çevirilme-si korkusu-na dâir hadisteki tehdit, muhtelif şekillerde yorumlan­mıştır.

Tirmizi, bu hadîsi, babımıza benzer bir bâbta rivayet et­miş olup .Şerhi Tuhfe yazarı bu tehdidin yorumlarını şöylece anlat­mıştır.

«Hadîsteki tehdidin yorumu hakkında ihtilâf vardır: Bir kavle göre tehdit cümlesi, mecazi mânâ taşır. Çünkü eşek ah­maklıkla meşhurdur. İmama uymanın farz olduğunu bilmiyecek ve­ya bildiği halde küçümsiyecek kadar câhil olan kişi için eşek kelime­si mecazi mânâda kullanılmıştır. Bir çok kimse bu suçu işlediğine rağmen bugüne kadar hiç birisinin başının hakikaten eşek başına çevirilmemiş olması bu yorumu teyid eder, denmiştir. Fakat böyle bir olayın bugüne kadar vuku bulmamış olmasının bu yorumu teyid et­mesi kesin değildir. Çünkü hadîs böyle hareket edenin başının eşek başına çevirileceğine ve bunun behemhal olacağına delâlet etmez. Hadisin delâlet ettiği mânâ, böyle davranan şahsın bu cezaya hazır­lanmış olmasıdır. Bir şeye hazırlanmak, o işin gerçekleşmesi için ye­terli değildir.

tbn-i Dakiki'l-İyd'in bildirdiğine göre İbn-i B ü -reyde: Hadisteki -Çevirilme» ile gerçekten eşek başına meshol-mak veya maddi görünüşün değişmesi yahut mânevi görünüşün de­ğişmesi veyahut maddi ve mânevi görünüşün değişmesi kasdedümiş olabilir. Bâzı âlimler, bu tehdidi zahirine göre yorumlamışlardır. Çün­kü buna bir engel yoktur. Hattâ Ebû Mâlik el-Eş'âri (Radıyallâhü anh) 'in hadisi bu ümmet içinde mesholmak olayının mey­dana gelmesinin mümkün olduğuna delâlet eder, demiştir.

Ibn-i Hibbân'ın bir rivayetinde:

«Allah'ın onun başını köpek başına çevirmesinden...* buyurulmuştur. Bu rivayet mezkûr tehdidin, zahi­rine göre yorumlanması şeklini kuvvetlendirir. Çünkü başını imam­dan önce kaldıranın ahmaklık bakımından eşeğe benzemesi müna­sebeti bu rivayette yoktur. Diğer taraftan hadiste adamın başının istikbalde eşeğin başına çevirilmesi korkusundan söz edilmiştir. Eğer, adamın ahmakça hareketi bakımından eşeğe benzetilmesi kasdedil­miş olsaydı istikbâl kaydı olmaksızın : «Onun başı eşeğin başına ben­zer.» gibi bir ifâde kullanılacaktı. Zira adamın ahmakça davranışı bilfiil sabit olmuş olur. Artık böyle olmasından korkulur tâbiri uy­gun sayılamaz. Bu malûmat Fethü'I-Bâri'den alınmıştır.

Bence kuvvetli ve açık görüş, hadisin zahirine göre mânâlandı-rılmasıdır. Tevile hiç ihtiyaç yoktur. Kaldı ki tevil yorumu hakkında H â f ı z ' in el-Fetih te beyan etliği itirazlar da vardır. Bâzı hadis-çilerden nakledilen şu kıssa da hadîsin zahirine göre mânâlandırıl-masını teyid eder:

Hadîs âlimlerinden birisi, meşhur bir hadis şeyhinden hadîs al­mak için Şam'a giderek ondan bir hayli hadîs alıyor. Şeyh bu sürece ders verdiği halde yüzünü göstermîyerek perde arkasında hadîs okutuyor. Öğretim süresi uzaymca, şeyh bir gün yüzündeki ni-kabı açıyor. Yüzünün eşek yüzüne dönüştüğünü gören misafir âlim, dehşete kapılıyor. Bunun üzerine şeyh.- Evlâdım! Sakın namaz kı­larken imamdan önce başını kaldırma. Çünkü ben bu hadisi okudu­ğumda, imamdan önce başını kaldıranın başının eşek başına çeviril-mesine pek ihtimal vermedim. Ve imamdan önce başımı kaldırdım da yüzüme bu felâket geldi, demiştir.»

Hadisin: «İmamdan önce başını kaldıran...» lâfzı umumidir. Ge­rek rüku'dan ve gerekse secdeden başını imamdan önce kaldıran kim­se bu tehdide mâruzdur. Ebû Dâvûd hâriç diğer Kütüb-i Sitte sahihlerinin rivayetleri de böyledir. Ebû Dâvûd'un rivaye­tinde «ve imam secdede İken...» kaydı vardır. Onun zahirine göre tehdit secdeden kalkışa mahsustur. Ancak hadîs âlimleri, bu rivayette secde hâli ile yetiırilm iştir. Rüku da böyledir, demişlerdir. Secde daha önemli olduğu için özellikle dikkatlerin ona çekilmesi istenmiş olabilir.

Ebû Musa (Radıyallâhü anh)'ın hadîsi notta belirtildiği gibi Zevâid türündendir.

Hadîsteki fi'li şeddeli olarak Teni' bâbındandır. Mânâsı da «Yaşlandım.» demektir. fi'li şeddesiz olamaz. Çünkü şeddesiz olunca bedâret (= şişmanlamak) kökünden türeme olur. Mâ­nâsı da «Şişmanladım» demektir. Halbuki. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şişman değildi, diyerek fi'lin şeddeli olmasının za­ruri olduğunu söyleyenler vardır.

Si n d î ise mezkûr fi'lin iki şekilde de okunabileceğini söyle­yerek şeddesiz okunması hâlinde gösterilen engelin, mahzur teşkil etmediğini savunarak şöyle demiştir:

'Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in mutedil bir şişman olduğu rivayet edilmiştir. Â i ş e (Radıyallâhü anhâ) 'den:

= «Vaktaki yaşlandı ve şişmanladı...» mea­linde rivayet vardır.'

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şunu buyurmak iste­miş olur:

Ben artık yaşlandım. Yâni hızlı eğilip kalkmam veya artık şiş­manladım. Hızlı eğilip kalkmam. Namaz kıldırdığımda acele etme­yiniz. Benden önce rüku' etmeyiniz. Ben rüku' edince siz o zaman rüku1 ediniz. Ben rüku'dan başımı kaldırmadıkça siz başınızı kaldır­mayın. Keza ben secde edince siz de secde ediniz. Sakın benden ön­ce rüku' edene veya benden evvel secde edene rastlamıyayım.

Hadîs namazdaki eğiliş ve kalkışlarda cemâatin imamdan önce davranmasının yasaklığına ve cemâatin hareketlerinin imamın ha­reketinden sonra olmasının emredildiğine delâlet eder.

Muâviye (Radıyallâhü anh)'ın hadîsini Ebû Dâvûd ve Ibn-i'Hibban da rivayet etmişlerdir. Bu hadîste Peygam­ber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şunu buyurmak istemiştir: «Ben­den önce rükü'a gitmeyiniz. Keza benden önce secdeye gitmeyiniz. Bilâkis ben rükû'a gidince, siz de beni tâkib ediniz. Yâni biraz son­ra rükû'a varınız. Ve benden sonra rükû'dan kalkınız. Secdede de böyle davranınız. Hareketinizin benim hareketimden biraz sonra olu­şundan dolayı; rükû' ve secdedeki kalışlarınızın, benim kalışımdan şiire bakımından eksik olmasından endişe etmeyiniz. Çünkü rükû' ve secdeye varışınız, benim varışımdan sonra olduğu gibi, kalkışınız da benim kalkışımdan sonradır. Durum böyle olunca sizden biraz ön­ce rüku' ve secdeye varmakla henüz siz varmadan önce kaldığım az miktara karşılık, rüku' ve secdeden kalktığım zaman biraz dur­makla o farkı kapatmış olursunuz ve böylece sizin rüku" ve secde miktarı benimki kadar olur.»

Bu bâbta geçen hadîsler imamdan önce rüku' veya secdeye var­manın veya onlardan önce kalkmanın yasak olduğuna ve imama uyan kimsenin imamdan biraz sonra davranmasının gerekliliğine de­lâlet eder. [239]



Taharrüm Tekbiri, Rükû - Secde Ve Selâmda İmâma Uymanın Hükmü





Gerek rükû ve gerek secdede gerekse namaza başlarken ve na­mazdan çıkarken imama uymak hususundaki 4 mezhebin görüşleri hakkında el-Menhel yazarı «İmam oturarak namaz kıldırır» babında şöyle der:

1 - İmama uyanın imamdan sonra taharrum tekribini alması Mâliki, Şafiî, Hanbeli âlimlerine ve Hanef iler'-den Ebû Yûsuf ile Muhammed'e göre mecburidir. Bunlara göre imamla beraber veya imamdan önce taharrum tekbiri­ni alan kimsenin namazı bozulur. İmam taharrum tekbirini alarak namaza başladıktan sonra cemâatin taharrum tekbirini alması ge­rekir.

Ebû Hanîfe'ye göre cemâat imamla beraber taharrum tekbirini almalıdır. İmamdan önce tekbir alamaz. İmamdan geç kal­ması da fazileti azaltır.

2 - Rükû ve secdeye varış, bunlardan kalkış ve namazdaki ben­zeri hareketlere gelince Şafiî, Mâliki ve Hanbelî mezheblerine göre bu hareketleri imamla beraber yapmak mekruh­tur. Cemâatin hareketi imamın hareketinden biraz sonra olmalıdır. Meselâ, imam önce rukû'a varmalı ve henüz rukû'dan kalkmamış iken cemâat rukû'a varmalıdır. Beraber rukû'da kalındıktan sonra önco imam kalkmalı cemâat da imamı takip etmelidir.

Bu hareketleri imamdan önce yapmak cumhurun ittifakiyle ha­ramdır. Ama namazı bozmaz. (Bu hususta ayrıntılı bilgi için fıkıh kitaplarına başvurmak gerekir. Çünkü bâzı hallerde bu nevî hare­ketler namazı bozar.)

İ b n-i Ömer (Radıyallâhü anh), bir rivayete göre A h-med bin Hanbel ve Zahiriye mezhebine mensub âlimler : İmamdan önce rükû ve secdeye varanların veya imamdan önce bunlardan kalkanların namazı bozulur, demişlerdir. Onlara gö­re namazdaki diğer hareketler de~taöyledir. El-Muğnî'de A h m e d bin Hanbel' den naklen şöyle denilmiştir: 'Namazda imam­dan önce davrananın nama/ı yoktur. Eğer böyle yapan için mute­ber bir.namaz bulunmuş olsaydı, onun azaba müstahak olmasından korkulmayacaktı. Bilâkis sevaba kavuşması umulacaktı.'

3 - Namazda selâm verilmesi konusunda da imama uymak, yâ­ni imamdan sonra selâm vermek gerekir. Eğer imama uyan şahıs, imamla beraber veya imamdan önce bile bile selâm verirse. Mâli­ki ve Hanbeli âlimlerine göre namazı bozulur. Bunlara gö­re sehven imamdan önce selâm veren kişi, imamın selâmından son­ra tekrar selâm vermek zorundadır. Aksi takdirde namazı bozulur.

Şâ f i i 1 e r'e göre imamdan önce bile bile selâm verenin namazı bozulur. İmamla beraber selâm verenin hükmü de bir kav­le göre böyledir. En sahih olan kavle göre mekruhtur.

Selâm hususunda Ebû Hanîfe' den iki rivayet vardır:

Bir rivayete göre imamla beraber selâm verilmelidir.

İkinci rivayete göre imamdan sonra selâm verilmelidir. Ebû

Yûsuf ve Muhammed'in kavli, Ebû Hanif e' den olan ikinci rivayet gibidir. Kuvvetli sayılan kavil budur. [240]
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Misafir
Misafir



MesajKonu: Geri: NAMAZ LAYIKI BÖLÜMÜ   Salı Mayıs 04, 2010 2:36 pm

42 - Namazda (Yapılması) Mekruh Olan Şeyler Babı





964) Ebû Hürfcyre (Radıyallâhü a?ıh)\\\\en; Şöyle demiştir : Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki:

«Henüz namazdan çıkmamış iken kişinin çokça alnını meshet-mesİ cefânın bir çeşididir.-"

Not: Senedin râvllerinden Harun'un zayıflığına âlimlerin ittifak ettikleri, Zevaid'de büdiirlmiştir. [241]



İzahı





Cefâ.- Arap dilinde ayrılmak, uzaklaşmak, yabanileşmek, kaba ve ağır davranmak ve yerinde olmayan davranış gibi çeşitli mânâ­lara gelir. Burada kasdedilen mânâya gelince «Câmİü's-Sagîr» şer­hinde şöyle deniliyor: 'Cefâ'dan maksat namazdan yüz çevirmektir. Yahut bunu gerektiren hâl ve harekettir. Cefânın asıl mânâsı top­lum içinde yabanileşmektir. Bilâhare, sevabtan uzaklaştırıcı davra­nış da mecazen kullanılmıştır.'

Sindi: de: 'Cefâ'dan maksat, namaz içinde riâyet edilmesi gerekli sınırı aşmaktır. Çünkü secde ederken alına yapışan toz ve çakılları secdeden kalkınca elle gidermek faydasız bir harekettir. Zîra secde edildikçe aynı durum tekerrür eder. Dolayısıyla namazın âdabına aykırı bir durum hâsıl olur.' der.

Câmiü's-Sagîr Şârihi e1-Azizi: 'Namaz esnasında kişinin elini alnına sürmesi mekruhtur. Çünkü böyle davranmak namazda duyulması gerekli huşu ve huzura aykırıdır. Ancak secde ederken alına yapışan maddeler bundan sonra yapılacak secdelerde alın cil­dinin yere dokunmasına mâni olacak derecede çok ise, o madde­leri gidermek gerekir. Aksi takdirde yapılacak sedceler sahih olmaz, demiştir.

Câmiüs-Sağîr haşiyesinde e!4fafnî de: 'Hadîsin zahirine gö­re namaz içinde sık sık alını silmek yasaktır. Ara sıra silmek yasak değildir. Fakat maksat bu değildir. Az olsun çok olsun namaz içinde alını silmek hareketi mekruhtur.' demiştir.



965) Ali (bin Ebi Tâlib) {Radtyallâkü anh)'den rivayet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (kendisine) şöyle buyurdu, de­miştir :

«(Yâ Ali!) Sen namazda iken parmaklarını çıtlatma.»"

Not: Hadisin senedinde bulunan, râvi el-Hâris el-A'var'ın zayıflığı Zevâİd'de bildirilmiştir.



966) Ebû Hüreyre (Radtyallâhü anh)'den; Şöyle demiştir: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), kişinin, namazda ağzı­nı (bir şeyle) örtmesini yasaklamıştır." [242]



İzahı





Sindi' nin beyânına göre sarığın bir ucuyla ağızı örtmek arapların âdetlerinden idi. Namazda böyle yapılması yasaklandı.

Namaza duranın ağzını herhangi bir şeyle örtmesi fıkıh âlimlerince mekruh sayılmıştır. Keza bir önceki hadîsle yasaklanan par­makları namaz içinde çıtlatmak da fıkıh âlimlerince mekruh sayıl­mışta .



967) Kâ'b bin Ücra (Radıyallâhü anh)[243]'den rivayet edildiğine

göre:

ResûluIIah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem). bir adamı namazda el-lerinfn parmaklarını birbirisinin arasına geçirmiş olduğu halde gör­dü ve ResûluIIah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onun parmaklarım birbirinden ayırdı.''[244]



İzahı





Hadîste geçen «Teşbikü'l-Asâbi1» ellerin parmaklarını birbirisinin arasına geçirmektir ki bunu kenetlemek ve taraklamak diye de ifâ­de etmek mümkündür,

Ahmed, Tirmizî, Ebû Dâvûd. İbn-i Hibbân ve B e y h a k i de Kâ ' b (Radıyallâhü anh)'in hadîsini deği­şik lâfızlar ve farklı tarîklerle rivayet etmişlerdir Bütün rivayetler namazda Teşbik'in yasaklığına delâlet ederler. Bâzı rivayetlerde evin­de abdesti alıp namaz kılmak için camiye giderken de teşbik etme­nin yasak olduğuna, çünkü namazda imiş gibi sevap kazanmaya başladığına delâlet etlerler.

Teşbik hakkında fıkıhların hükmü

EI-Menhel yazarı -Namaza gitmek- babında şöyle der: • İbn-i Abbâs, Atâ, Nahaî, Mücâhid ve Said bin Cübeyr (Radıyallâhü anhümâ)"e göre namaz esnasında Teşbik mekruhtur. Namaza giderken mekruh değildir. Mâliki-1 e r ' in ve Ş â f i i 1 e r ' in kavli de budur.

Hanefi âlimlerine göre gerek namazda ve gerekse namaza giderken veya namaz için beklenen Teşbik tahrimen mekruhtur.

Hanbelîler'e göre namaza giderken mekruhtur. Namaz esnasındaki teşbîkin kerâhafi daha şiddetlidir-



968) Ebû Hüreyre (Had t yalla hu anh)\\\\en rivayet edildiğine «öre ResûluIIah (Salhıllahü Aleyhi vr Srl/rın) $üyle buyurdu, demiştir :

«Biriniz esniyeceği zaman elini ağzının üstüne koysun ve (Haaa diyerek) bağırmasın. Çünkü şeytan, onun bağırmasından dolayı gü­ler.»"

Not: Zevâid'de : Hadisin isnadında Abdullah bin Sald bulunur. Âlimler onun zayıflığına ittifak etmişlerdir, denmiştir. [245]



İzahı





Buhârî ve Tirmizî de Ebû Hüreyre (Radıyal­lâhü anh) 'den merfu' olarak rivayet olunan hadîs meâlen şöyledir:

«Namazda esnemek şeytandandır. Bu nedenle birinize esnemek hâli belirince olanca gücü ile onu durdursun.»

Tuhfetü'l-Ahvezî yazarı: 'Esnemenin şeytandan olmasının sebe­bi. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in ondan hoşlanmama-sıdır. Genellikle vücût ağırlaşıp gevşediği ve uyuklayıp tembelleştiği zaman esneme hâli belirir. (Bu durum ise ibâdet esnasında duyul­ması gereken neş'e, canlılık ve iştiyak ile uyanıklığa ters düşer.) «Esnemek şeytandandır.» ifâdesi ile esnemeye yol açan tikabasa ye­mek gibi davranışlardan sakındırmanın kasdedilmiş olması da muh­temeldir.' demiştir.

T i r m i z i der ki: «Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh) '-nin hadîsi sahihtir. îlim ehlinden bir cemâat namaz esnasında esne­meyi mekruh saymışlardır. îbrâhim Nahai: Ben esneme­yi öksürmekle durdururum, demiştir.»

Hanefi ve Şafii âlimleri namazda esnemeyi mekruh saymışlardır. Esneme hâli belirince mümkün mertebe durdurmaya çalışılmalıdır. Durdurmak için ya ağız yumulur ve dişler sıkılır, ya elin tersi dudakların üstüne konularak, haaa diye ses çıkarılması önlenir.

Hanefî ve Şafiî fıkıh kitablarında beyan edildiğine gö­re Peygamberler esnemezlerdi, bundan korunmuşlardı. Bir kimsede esneme belirtisi görülünce, Peygamberler esnemezdi, ben niçin esni­yorum diye düşününce esneme hali durur. Ben bunun doğruluğunu kendi nefsimde müşâhade etmişimdir.



969) Adîyy bin Sâbit'in dedesi (Radıyallâhü anhüm)'den rivayet edil­diğine göre; Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur:

«Namazda iken tükürmek, sümkürmek, hayız hâline girmek ve uyuklamak şeytandandır.»"

Not: Zevâid'de bildirildiğine göre seneddeki râvi Ebü'l-Yakzân'ın adı Osman bin Umeyr'dir. Âlimler onun zayıflığı hususunda ittifak etmişlerdir. [246]



43 - Bir Kavim, İmamlığından Hoşlanmadığı Halde Onlara İmamlık Edenin Babı





970) "... Abdullah bin Amr (bin el-As) (Radtyallâhü anhumâ)'âzm riva­yet edildiğine göre; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, de­miştir :

«Üç kişi vardır ki; hiç bir namazı makbul değildir: Bir kavim, imamlığından hoşlanmadığı halde onlara imamlık eden adam, na­maza hep arkasından (yâni vakti kaçırdıktan sonra) gelen adam ve azat edilmiş olan şahsı köle olarak kullanan adam.»" [247]



İzahı





Ebû D â v û d ve Beyhakî de bu hadîsi mânâyı et­kilemeyen az lâfız farkı ile rivayet etmişlerdir. Ebû Dâvûd, benzer bir başlık altında açtığı bâbta bunu rivayet etmiştir. Şerhi el-Menhel'de şu bilgi vardır:

-Hadîsteki «Makbul olmayışı» ifâdesinden, maksat şu olabilir: Allah onların namazlarını geçerli saymaz. Dolayısıyla namazları na­maz sayılmaz. Yâni onlar namaz borcunu ödemiş olmazlar.

«Makbul olmayışı» tâbiri ile onların namazlarından hiç bir se­vabın hâsıl olmıyacağı mânâsı kasdedilmiş olabilir. Bu takdirde on­ların kıldıkları namaz bir sevab kazandırmamış olur. Fakat sahih olup olmadığı hususu anlaşılamaz. Çünkü sevap kazandırmayan bir namaz borç yerine geçebilir, geçmeyebilir.

Namazı makbul olmayan üç kişiden birisi, bir cemâat imamlı­ğından hoşlanmadığına rağmen onlara imamlık eden şahıstır. Ha­dîsteki tehdit, onun imamlık etmesinin haramlığına delâlet eder. Ce­mâatin hoşlanmayışı dini bir sebepten ileri geldiği takdirde mute­berdir. Şer'î sebeplerden başka nedenlerle imamlığından duyulan hoşnutsuzluk muteber değildir. Yâni hadîsteki tehdit bu hâle şumûl-lü değildir. Keza şer'î bir sebebe dayanan hoşnutsuzluk cemaatın ço-ğunluğunca duyulduğu takdirde muteberdir. Kalabalık bir cemâat içinden 2-3 kişinin hoşnutsuzluğu dikkate alınmaz. Cemâatin hoş­nutsuzluğu hususunda din sahasında bilgili olanların sözü dikkate alınır. Cemâat içinde bulunan câhillerin sözü tutarsızdır.»

Sindi de : Hoşlanmayışın tutarlılığı, imamlığa ehil olmadı­ğı halde zorla bu göreve geçenlere mahsustur. İmamlığa liyakatli olan kimsenin imamlığından hoşlanmayan şahıslar kınanmalıdır. Böy­le imamın görevi bırakması söz konusu değildir, diye yorum yapan­lar olmuştur. Şöyle de denilebilir: İmamlığa daha liyakatli olan kim­se varken ondan nisbeten az liyakatli olan şahsın imamlığı almasın­da cemâatin rızâsı dikkata alınmalıdır.'

Namazi makbul olmayan ikinci kişi ise namazı zamanında kıl-mayıp vakti çıktıktan sonra kılan kişidir.

Tercemede ve metinde parentez içine alınan açıklayıcı mahiyet­teki ifâde râviye aittir.

Bâzı âlimler: 'Namaz vakti çıktıktan sonra namaza duran adam­dan maksat, namazı kazaya bırakan değil, namazı geciktirmeyi ve cemâat namazdan çıktıktan sonra namaz kılmayı alışkanlık hâline ge­tiren kimsedir,' demişlerdir.

Namazı makbul olmayan üçüncü şahıs ise azat edilmiş olan bir şahsı köleleştiren kimsedir. Bu şahıs, kölesini azat ettiği halde du­rumu gizliyerek veya inkâr ederek onu köle imiş gibi kullanır. Ya­hut azat ettiği halde zorla onu köle gibi çalıştırır. [248]


Hadisten Çıkarılan Fıkhî Hükümler





1. Kişinin, hoşlanmayan cemaata imamlık etmesi haramdır.

2. Namazı vaktinden çıkarmak haramdır.

3. Hür adamı köleleştirmek haramdır.



971) (Abdullah) bin Abbâs (Radtya/lâhü anhümâ)dan rivayet edil­diğine göre: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sel/em) şöyle buyurdu, demiştir:

-Üç kişi vardır ki namazları başlarından bir karış yükselemez; Bir kavim, imamlığından hoşlanmadığı halde onlara imamlık eden adam, kocası kendisine kızgın olduğu halde geceleyen kadın ve bir­birine küs duran iki kardeş.

Not : Hadisin isnadının sahih ve ricalinin sikalar olduğu, Zevâid de bildi­rilmiştir. [249]



İzahı





Namazı bir karış yükselmemesi onun kabul oivuı mamasından ki­nayedir. Çünkü kabule şayan ibâdetler melekler vasıtasıyla gökle­re yükselir.

Kocası kendisinden kızgın olduğu halde geceleyen kadından mak­sat kocasına itaatsiz veya huysuz olan kadındır. Bir haram veya mek­ruh teklifi red ettiğinden dolayı veya hiç yere kocası kendisinden kızmış olan kadın bu hükme dâhil değildir. Karı koca münâsebet­leri ve cinsel arzular ekseriyetle geceleyin olduğundan hadiste «Gece­leyen» tâbiri kullanılmıştır. Çünkü gündüz kocasını kızdıran kadı­nın hükmü aynujır.

Küs duran kardeşlerden maksat, öz kardeşler olabildiği gibi di­ni kardeşler de olabilir. Buradaki küskünlükten maksat caiz olma­yanıdır. Yâni üç günden fazla süren küskünlük veya bâtıl uğrun­da meydana gelen küskünlüktür. Küs kalan iki kardeş hadîste anı­lan üç çeşit insandan üçüncüsü olarak sayılmıştır. Çünkü gaye üç fert değil, üç çeşit insandır. [250]



44 - İki Kişi Bir Cemâattir1 Babı





972) Ebû Mûse'l-Kş'arî (RadıyaUâhü anh)\\\\en rivayet edildiğine ı<«-re; Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sclle.m) $öyle buyurdu, demiştir:

-İki kişi ve yukarısı (fazlası) bir cemâattir.-"

Not r Râvî er-Rabi ve oğlu Bedr'in zayıf oldukları, Zevâid'de bildirilmiştir. [251]



İzahı





Notta belirtildiği gibi bu hadîs Zevâid nevindendir. Cemaatla na­maz kılmanın faziletini kazanmak için iki kişilik cemâatin yeterli olduğuna bu hadis delil sayılır. Camiü's-Sağîr'de rivayet olunan bu hadîsin şerhinde e 1-Azî zi şöyle der:

El-Münavi' nin dediğine göre Resûlullah (Sallallahü Aley­hi ve Sellem) bir adamın tek başına namaz kıldığını görünce :

«Bu kişiye yardım ederek beraberinde namaz kılacak kimse yok mu?» buyurmuş, bunun üzerine bir adam kalkıp onunla beraber na­maz kılmış ve bu arada Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bu hadisi buyurmuştur.1

Sindi hadisin mânâsı hakkında şöyle der:

'Yâni iki kişi cemâat olup beraber namaz kıldıklarında cemâa­tin faziletini kazanırlar. Şöyle de yorum yapılabilir: İki kişi bir ara­da olunca namazlarını ayrı ayrı kümamalı cemâat olmalıdır.



973) (Abdullah) bin Abbâs (Radtyallâhü ankümâydan; Şöyle de-

Ben bir gece teyzem Meymûne (Efendimizin hanımı) (Radıyallâ-hü anhâ)'nın yanında (= odasında) yattım. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (bir süre yattıktan sonra) kalkıp gece namazını kılmaya başladı. Ben de Onun sol tarafında namaza durdum. Bunun Üzerine O benim elimden tutup sağ tarafına (çekerek) durdurdu. [252]



İzahı





Hadis, Kütüb-i Sitte'de uzun ve kısa metinler hâlinde rivayet edil­miştir. Ebû Davud'un süneninin : «İki adamdan birisi diğe­rine İmam olduğunda namaza nasıl dururlar» babında rivayet olu­nan metin nisbeten uzundur. Orada Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in abdest alıp namaza durduğu, daha sonra İbn-i Ab­bâs (Radıyallâhü anh)'ın abdest aldığı, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in sol tarafına durduğu, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in kendisinin elinden tutup arkası istikametinden sağ tarafına geçirdiği ve İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anh) 'in Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile beraber namaz kıldığı belirtilmiştir*

El-Menhel yazarı şöyle der:

« M ü s I i m ' in rivayetinde açıklandığı gibi ibn-i Abbâs (Radıyallâhü anh), Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) ile be­raber Hz. Meymûne (Radıyallâhü anhâ) 'nin odasında ge­celemişler. Ahmed bin Hanbel'in rivayetinde: İbn-i Abbâs (Radıyallâhü anhümâ) .-

«Ben o zaman on yaşında idim.» demiştir.

Kılınan namazın gece namazı olduğu^ 131 veya 11 rek'at kılın­dığı, ikişer rek'atten selâm verildiği ve son olarak bir rek'atten se­lâm verildiği M ü s 1 i m' in bâzı rivayetlerinde bildirilmiştir. [253]


Hadîsin Fıkıh Yönü





1. Henüz erginlik çağından uzakça olan ve mümeyyiz denilen erkek çocuk mahremi olan kadının odasında kadının eşi ile beraber yatabilir.

2. Gece namazına kalkmak müstahabtır.

3. İmamlığa niyet etmeden namaza durmuş olan kimseye uymak caizdir.

4. Namaz içinde az hareket namazı bozmaz.

5. îmama uyan, bir kişi ise imamın sağ tarafında durmalıdır. Âlimlerin ekserisine göre, imamın sağında durması sünnettir.

6. Mümeyyiz bir çocuk ile imamdan cemâatin oluşması müm­kündür. Bu husustaki âlimlerin görüşü şöyledir:

a) Ş â f i î' ye göre farz ve nafile namazları arasında bu hususta bir fark yoktur.

b) tmam-ı A'zam' dan bir rivayete ve M â 1 i k' e göre bu hüküm nafile namaza mahsustur.

c) îmam-ı A'zam' dan olan ikinci rivayete ve arkadaş­larının kavline göre imamın bir çocukla cemâat teşkili sahih değil­dir.

En-Neyl yazarı: 'Bu tür cemâatin teşkili caiz değildir, diyen âlim­lerin elinde bir delîl yoktur. El-Bahr'de, delil olarak : «Çocukların merfuü'l-Kalem yâni mes'ul olmadıklarına dâir hadisten başka her hangi bir delil zikredilmemiştir. Oysa çocukların mes'ul tutulmama­sı, onların namazlarının sahih olmayıp bununla cemâatin teşkil edile-miyeceğine delâlet etmez. Delâlet etse bile îbn-i Abbas (Ra-dıyallâhü anh)'m hadîsi ile benzer hadîsler, Kalem hadîsini hususî-leştirmiştir, denilir.

7. Nafile namazı cemaatla kılmak meşrudur.»



974) Câbir bin Abdillah (Radıyallâkü anhümâ)'âan rivayet edildiği­ne göre şöyle söylemiştir :

Resülullah (Sallallahü Aleyhi veSellem), akşam namazını (n far­zını) kılıyordu. Ben gelip O'nun solunda namaza durdum. O, beni (çekerek) sağ tarafına durdurdu."

Not: Zevaid'de beyan edildiğine göre, bu hadisin senedindeki râvî Ştirahbil zayıftır. Zayıflığını söyleyen bir kişi değildir. Hattâ bâzıları onu yalancılıkla itham etmişlerdir. Fakat îbn-i Hibban onu sika raviler arasında zikretmiş, kendi sahihin­de bu hadisi Şürahbîl tariki İle rivayet etmiştir. İbn-i Huzeyme de kendi sahihinde bunu aynı tarik İle rivayet etmiştir. [254]



Hadîsin Fıkıh Yönü





1. iki kişi ile cemâat kurulur

2. Birinci maddedeki hüküm farz namaza şümullüdür.

3. Tek başına namaza duran yâni imamlığa niyet etmemiş olan kimseye uymak caizdir.

4. Namaz içinde namazın gereği olan hareket, namazı bozmaz.

5. İmama uyan bir kişi ise imamın sağ tarafında durmalıdır.

6. İmama uyan tek kişi imamın sol tarafında durduğu takdirde imam onu sağ tarafına usulü dâiresinde geçirmelidir.



975) Enes (bin Mâlik) (RadtyaUâhü anh)'fex\\ rivayet edildiğine göre şöyle demiştir :

Hesûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), akrabasından bir ka­dına ve bana namaz kıldırdı. (Namaza durulacağı zaman) beni sağ tarafında durdurdu. Kadın da bizim arkamızda namaza durdu." [255]



İzahı





Müslim, Ebû Dâvûd, Nesâî ve Beyh«ki de bu hadisi rivayet etmişlerdir.

Buradaki hadisin zahirine göre kadın Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in akrabasındandır. Halbuki M ü s 1 i m ' in ri­vayetinde kadının Enes (Radıyallâhü anh) 'in anası ( Ü m m ü S ü 1 e y m ) veya teyzesi (Ümmü Haram) olduğu belir­tilmiştir. Ebû Dâvûd ve Nesâi' nin rivayetlerinden de kadının Enes (Radıyallâhü anh)'in yakınlarından olduğu anla­şılıyor. ,

Yukarıda belirtilen durum muvacehesinde buradaki rivayetle il­gili iki ihtimal vardır: Birinci ihtimal, olayın bir olmasıdır. Kadın

Enes (Radıyalâhü anh) in yakınıdır. *i*l ^a lafzındaki zamir. E n e s ' e râcidir. Bundan sonra gelen; «^UU ^j lafızların-daki zamirlerin de bir öncekine uygunluğu bakımından;

«uiUU ajj şeklinde gelmesi beklenirken ehlinin malûmu ol­duğu üzere burada Gâib zamirinde mütekellim zamirine iltifat1 var denilir, ikinci ihtimal olay tekerrür etmiştir. Buradaki olayda kadın. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in yakınlarından imiş. Di­ğer olayda kadın, Enes (Radıyallâhü anh)'in yakıoı imiş.

Birinci ihtimal kanımca kuvvetlidir. Allah daha iyi bilir. [256]



Hadisin Fıkıh Yönü





1. imama uyanlar bir erkek ve bir kadından ibaret olduğu tak­dirde erkek imamın sağında, kadın ise ikisinin arkasında durmalı­dır. Kadın, erkeklerle yanyana duramaz.

2. Kadın, erkeklerin saffında namaza durduğu takdirde cum­hura göre namazı sahihtir. Hanefiler'e göre kadının namazı sahih ise de erkeklerin namazı bozulur. [257]



45 - İmama Yakın Durması Müstahab Olanları Beyân Babı





976) Ebû Mes'ud el-Ensârî (Radtyallâhü anh)'den; Şöyle demiştir: Namaz (a durduğumuz) da tSaffuı düzgünlüğünü bilmeli için) Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) omuzlarımızı ellerdi ve:

«(Saflarda) karışık durmayınız ki kalbleriniz de karmakarışık olmasın. Sizden en akıllı olanlar (namazda) bana yakın dursun. Son­ra (akıllılık bakımından) onlara yakın olanlar dursunlar. Daha son­ra, oldukça onlara yakın olanlar dursun.» buyururdu." [258]



İzahı





Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizİ, Ahmed ve N e s â i de bu hadîsi az lafız farkıyla rivayet etmişlerdir.

Hadîste geçen «Ahlâm» kelimesi «Hilm»in çoğuludur. Hilm akıl demektir. «Nühâ* kelimesi de *Nühye»nin çoğuludur. Nühye de akıl demektir. $u halde Ahlâm ve Nüha eş anlamlı iki kelimedir.

Tuhfetü'l-Ahvezî'de beyan edildiğine göre, İ b n - i Sey yi-d i' n - N â s , bu iki kelime ile aynı mânâ kasdedilmiş, demiştir. Bâzı âlimler de * Ahlâm' erginlik çağları anlamında kullanılmıştır, de­mişlerdir.

Hadisten anlaşıldığına göre; Sahâbîler namaz için saf oldukla­rı zaman düzgün ve doğru durup durmadıklarını anlamak için Pey­gamber (Sallallahü Aleyhive Sellem) onların omuzlarını ellerdi, ka­rışık durmamaları için ikazda bulunarak, safların karışıklığının kalb-lerin karışıklığına sebep olduğunu bildirirdi ve en akıllı zatların O'na yakın durmalarını, diğer safların da akıl ve dirayet derecesine riâ­yet edilerek dizilmesini emretmiştir.

En akıllı ve dirayetçe kuvvetli olanların imama yakın durmala­rı emri ile ilgili olarak el-Menhel yazarı şöyle der:

«İmamın namaz kıldırışını iyice bellemek, yanılgı hâlinde imamı uyarmak, imamın namazı bozulunca onun yerine geçmek gibi önem­li noktalar nedeni ile en akıllı ve liyakatli kimselerin imama yakın durmaları ve liyakat esasına göre safların düzenlenmesi emredil­miştir.

Hüccetüllah el-Bâliğa'da: Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem)'in bu emri vermesinin sebebi, büyüklere saygı duygusunun is­lâm toplumunda iyice yerleşmesidir. Keza liyakatsiz kimselerin, ön safları işgal etmekle liyakatli olanları tedirgin etmemeleridir, den­miştir.

N e v e v i de : Bu emrin hikmeti şudur: En akıllı ve dirayet­li kimseye öncelikle ikram edilmelidir. Gerektiğinde imamın yerine o geçmelidir. İmam yanıldığında herkesten önce o farkına varır ve uyarır, namazın kılmış şeklini daha iyi zabtederek, başkasına öğre­tir, tam mânâsı ile imam gibi hareket etmekle imamın hareketlerini göremeyen arka s af lar da kî cemaata rehberlik eder. AktUı ve dira­yetli kişilere öncelik tanınması hükmü namaza mahsus değildir. Her toplulukta böylelerine mutena yer verilmelidir. Meselâ ilim, fetva, istişare, zikir, sohbet ve tedrisat meclislerinde en akıllı adamlara ön sıralarda yer verilmelidir.

Hadisin şöyle yorumlanması da mümkündür:

«Erginlik çağma varmış olan erkekler bana yakın dursun. On­ların arkasında da erginlik çağına yaklaşmış olanlar ile mümeyyiz olan erkek çocuklar dursun. Onların arkasında da kadınlar dursun.» [259]



Hadîsin Fıkıh Yönü





1. En dirayetli kimselerin namazda imama yakın durmaları müstahabtır. Dirayet derecesine göre saflar düzenlenmelidir.

2. İkinci yoruma göre erginlik çağma ermiş olan erkekler ima­ma yakın durmalıdır. Erginlik çağma yaklaşmış olanlar ve mümey­yiz olan erkek çocuklar bunların arkasında durmalıdır. Kadınlar da bunların arkasında saf olmalıdır.

3. İmam, cemâatin bu şekilde ve düzgün olarak saf olup olma­dıklarını incelemeli ve hatalı duruşları düzeltmelidir.

Nesâi' nin Berâ' bin Âzib (Radıyallâhü anhJ'den rivayet ettiğine göre şöyle demiştir :

'Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) saflar arasında bir uç­tan diğer uca kadar dolaşırdı. Omuzlarımızı ve göğüslerimizi eller­di ve: Kanşık durmayınız ki kalbleriniz karışık olmasın, buyururdu.'



977) Enes (bin Mâlik) (Radtyallâhü antı)\\\\en rivayet edildiğine gü­re şöyle demiştir:

Resul ui I ah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), muhacirlerin ve Ensa-rın, (namaz hükümlerini) kendisinden almaları için (namazda) zâ­tına yakın durmalarından hoşlanırdı."

Not: Kavilerinin sıka oldukları Zevâid'de bildirilmiştir. [260]



İzahı





T i r m i z I bu hadisin rivayet olunduğunu söyleyerek yalnız metnini mânâyı etkilemeyen az bir lafız farkı ile rivayet etmiştir.

Camiü's-Sağir de beyân edildiğine göre Ahmed bin Han-t> e 1 ve Hâkim de bu hadisi rivayet etmişlerdir.

Sindi der ki: 'Muhacirler ve Ensâr'dan maksat, onların er­ginlik çağına ulaşmış olan ileri gelenleridir. Bedevileri veya henüz erginlik çağına ermemiş olanları değildir.'

T i r m i z i ve Câmiü's-Sağîr'deki rivayette :*O*ndan (bilgi) alsınlar.» ifâdesi yerine: «üt j^İükJ = -Ondan bellesinler.» ifâdesi mevcuttur.

Sâri h el-Azizî: Namazın farzları, vacipleri, sünnetleri ve âdabı iyice bellensin diye seçkin zâtların Ona yakın durmaları istenmiştir. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in hoşlanma­sı ya bir sahâbiye bizzat haber vermesiyle yahut bir alâmetle bili­nebilir," demiştir.



978) Ebû Saîd(-i Hudrî) (Radtyal/âhü anh)'<\\en rivayet edildiğine göre şöyle demiştir ;

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Ashabında bir gerile­me (= Ön safta durmaktan kaçınma) gördü ve onlara:

«İleri geliniz ve bana uyunuz. Sizden sonrakiler de size uysun­lar. (Ön saftan) geri durmaya devam eden bir kavmi nihayet Allah geriletir.»" [261]



İzahı





Müslim, Ebû Dâvûd, Nesâi ve Bey haki de bu hadisi rivayet etmişlerdir.

El-Menhel yazarı bu hadîsin rivayet edildiği «Kadınların saffa durması ve birinci saftan gerilemek» babında şöyle der:

«Sahâbîler, galiba Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in:En akıllı olanlar bana yakın dursunlar...» mealindeki (876 nolu) ha­disini işittikleri ve kendilerini liyakatli görmedikleri için birinci saf­fa geçmekten çekinmişlerdir. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem) de ashabına son hadisi emretmiştir.

«Sizden sonrakiler de size uysunlar.» emrinden maksat, arkalar^ fla bulunanların sahâbileri kendilerine imam edinmeleri değil, Pey­gamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in namazdaki hareketlerini gö-remiyecekleri için önlerindeki saflara bakarak hareketlerini uydur­malarıdır. Çünkü bütün cemâatin bir imama uyması gereklidir.

«Geri durmaya devam eden...» Fıkras;nın mânâsı şudur:

On saffın faziletini kazanmayı önemsemeyen ve bu fazileti kü­çümseyen kimseler bu davranışı alışkanlık hâline getirip bunda İsrar ederlerse Cenâb-ı Allah Âhiret günü onları geriletir. Yâni Cehen-nem'den ilk çıkaracağı müminler meyânında onları çıkarmıyacak. Ön saftan geri duruşlarına karşılık ve uygun olarak onları Cehen-nem'den tehirli çıkaracaktır.

Şöyle de yorum yapmak mümkündür:

Ön saffa geçiş hususunda böyle davrananları Cenâb-ı Hak önce Cehennem'e hapsedecek ve tehirli olarak Cennet'e koyacaktır.

Böylelerin, Cehennem'e giren müminlerin en altında olacakla­rı kasdedilmiş olabilir.

N e v e v i: Allah, böylelerini rahmetinden, muazzam fazlın­dan, yüksek mertebeden, ilimden ve benzerî meziyetlerden geri bı­rakır, diyerek yorum yapmıştır.

Hadisin zahirine göre bu şiddetli tehdit, birinci saffa geçmeme-yi itiyat hâline getirenlere aittir. Aslında böyle yapan kimse yâni geri saflarda durmayı itiyat hâline getiren veya namazım cemaatla değil tek başına kılan şahıs, bu davranışından dolayı cehenneme müs­tahak olmaz. Şu halde mezkûr tehdit ön saftan kaçınma yüzünden namazını terkeden veya vaktinden çıkarıp kazaya bırakan kişiye mahsûstur, diye yorum yapmak mümkündür. [262]



Hadîsin Fıkıh Yönü





1. Ön saf fin yüce sevabını kaçırmamak için bu saffa geçmeye önem verilmelidir. (Ancak ön saffa geçmek için başkasına eziyet et­memelidir. Aksi takdirde sevap yerine günah olur. Başkasına eziyet edeceği endişesiyle ön saffa geçmekten vaz geçen şahsın sevabı ön safta namaz kılanın sevabından daha fazladır. Çünkü Tabarâ-n i'nin İ bn-i Abbâs (Radıyallâhü anh)'den rivayet ettiği bir hadiste Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyur­muştur :

«Bir kimseye eziyet edeceği endişesi ile ön safft bırakan adanı için Allah ilk saffın sevabının iki katını verir.»

2. îmam, fazilet sahihlerinin namazda kendisine yakın durma­larını istemeli ve cemâat için en hayırlı olan şeyi tavsiye etmelidir.

3. îmamı görmeyen arka saflardaki cemâat, önlerindeki safla­rın hareketlerine göre imamı takip edebilirler.

4. Ön saffın sevabını küçümsiyerek gerilemek hatâdır. [263]
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Misafir
Misafir



MesajKonu: Geri: NAMAZ LAYIKI BÖLÜMÜ   Salı Mayıs 04, 2010 2:39 pm

46 - İmamlığa Öncelikle Hakkı Olanın Babı





979) Mâlik bin el-Huveyris [264] (RadtyaÜâhü anh)'tien; Şöyle söylemiştir :

Ben bir arkadaşımla beraber Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in yanına vardık. Geri dönmek istediğimiz zaman O, bize ı

«Namaz vakti olunca ezan okuyunuz, ikamet ediniz ve (yavaşça) büyük olanınız size namaz kıldırsın.» buyurdu." [265]



İzahı





Buhar i, Müslim, Tirmizi, Ebû Dâvûd ve Beyhaki de bunu uzun ve kısa metin hâlinde rivayet etmişlerdir.

Ebû Dâvûd'un aynı başlık altında açtığı bâbta rivayet ettiği bu hadisin açıklamasını yapan el-Menhei yazarı şu bilgiyi ve­rir :

-Mâlik (Radıyallâhü anhJ'in arkadaşının ismini bilemiyoruz.

«Ezan okuyunuz, ikâmet ediniz.» emrinden maksat, her ikisinin de ezan okuması ve ikâmet etmesi değil, birisinin bu işi yapmasıdır. Ezan ve ikâmet için yaş durumu tercih sebebi olmadığından Peygam­ber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) onları bu hususta serbest bırak­mıştır. Fakat imamlık için yaşça büyüklük tercih sebebi kılındığın­dan bu hüküm verilmiştir.

Ezan ve ikâmet emrinde ikisinin muhatap tutulması şöylece de yorumlanabilir: Yâni biriniz okuyunuz, diğeriniz de icabet ediniz.

Şunu da belirtelim : İkâmet etmek ezan okuyanın hakkıdır. Çün­kü : = «Kim ezan okursa, o ikâmet eder.» hadisi bu­nu âmirdir.

-Büyük olanınız namaz kıldırsın.» cümlesindeki büyüklükten maksat, yaşça olan büyüklüktür. Rütbe, makam ve benzeri yönden olan büyüklük kasdedilmemiştir. Çünkü bâzı rivayetlerde yaşça bü­yüklük' kaydı vardır. Ayrıca Ebü Davud'un rivâyetindeki: -Ve biz o günlerde ilim bakımından birbirimize yakın idik.» ilâvesi de bu durumu teyid eder. [266]


Hadîsin Fıkıh Yönü





1. İmamlık, müezzinlikten efdaldır. Çünkü ezan ve ikâmet et­mek için büyüklük aranmadığı halde imamlık için aranmıştır.

2. Vakit namazlarının cemaatla kılınması emredilmiştir. Cemâa­tin oluşması için imamın beraberinde bir kişinin bulunması kâfidir.

3. Farz namazların vakti girince ezan ve ikâmet etmek meş­rudur



980) Ebû Mes'ud (el-Bedrî)[267] (RadtyaUâhü anh)'den rivayet edil­diğine göre şöyle demiştir :

ftesûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: «Allah'ın kitabını en çok bilen kişi kavmine imamlık eder. (= et­sin) Eğer onların Kur'an bilgisi eşit ise (Mekke'den Medine'ye) ön­ce hicret eden imamlık etsin. Şayet hicretleri beraber ise yaşça bü­yük olanı imamlık etsin. Evinde ve hükmü altındaki yerde adama imamlık edilmesin. Oturması için evinde kendisine tahsis edilmiş olan yerinde de oturulmasın. Ancak onun izni ile (bu işler) olur.»" [268]



İzahı





Müslim, Ebü Dâvûd, Ahmed ve lbn-i Hibbân da bunu rivayet etmişlerdir.

Hadisin : lafzını: -Allah'ın kitabını en çok bilen» diye terceme ettim. Bu cümle çeşitli şekillerde yorumlanmıştır. El-Menhel yazan bu bâbta rivayet olunan mezkûr hadîsin açıklama­sını yaparken şöyle der:

Bu cümleden maksat K u r' a n ' dan ezberi en çok olanın imamlığa öncelikle geçmesidir. Bâzıları: 'Bu ifâdeden maksat, Kur'-a n okuyuşu en güzel ve Kur'an ahkâmını en iyi bilendir. Böy­le olanın ezberi diğerlerinden az bile olsa imamlık onun hakkıdır, demişlerdir.

Bir kısım âlimler de : Bundan maksat fıkıh bilgisi bakımından en âlim olanıdır. Çünkü Ashâb-ı Kiram'ın durumuna bakılırsa onların en kuvvetli fıkıhçılarının aynı zamanda en kuvvetli Kur'an oku­yucusu oldukları görülür.

Şu halde sahâbilerin en kuvvetli hafızı en kuvvetli fıkıhçısıdır Nitekim Abdullah bin Mes'ud (Radıyallâhü anh) :

Birimiz Kur'an'dan bir sûre hıfzettiği zaman onunla ilgili İlmi sağlamlaştırmadıkça ve helâlini, haramını iyice tanımadıkça o sû­reden çıkıp başka sûreye geçmezdi' demiştir. Abdullah bin Ömer (Hadıyallâhü anhümâ) da: Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sel­lem)'e bir sûre inince biz ondaki emri, yasağı, helâli ve haramı bil­miş olurduk.» demiştir.

Şu halde, Sahâbilerin en kuvvetli hafızı denilince bununla en kuvvetli Fıkıhçısı kastedilmiş olur.

Hadîsin: «Eğer onların Kur'an bilgisi eşit ise...» fıkrasının mâ­nâsı şudur: 'Eğer cemâat fertleri Kur'an hıfzı, okuyuşu ve ilmi bakımından eşit iseler, Mekke Fethinden önceki devirde hangisi daha önce Mekke1 den M e d î n e ' ye hicret etmiş ise imamlık onun hakkıdır.

Erken hicret etmenin imamlıkta tercih sebebi kılınmasının ne­deni şu olabilir: Hicret etmekte kıdemli olmak bir şereftir. Bu şere­fi ihrâ2 eden zât imamlığa öncelikle lâyıktır. Ayrıca erken hicret eden zâtlar, sonradan hicret edenlere nisbeten umumiyetle daha bil­gili olur.

Küfür diyarından İslâm memleketine hicret edenler de bu hük­me dâhildir. Çünkü âlimlerin cumhuruna göre hicret hükmü kıya­mete kadar devam eder. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'in;

«Mekke fethinden sonra hicret yoktur.» hadisinin mânâsı şudur : -Fetihten sonra Mekke de İslâm memle­keti olduğu için artık oradan M e d i n e ' ye gidip yerleşmek hic­ret sayılmaz. (Veyahut) Hiç bir hicretin fazileti, Mekke fethin­den Önceki devreye rastlayan hicret fazileti gibi olamaz.»

tbnü'l-Melek: 'Bu gün için imamlığa tercih sebebi yö­nünden muteber olan hicret, mânevi hicrettir. Bu da günahlardan hicret etmektir. Şu halde günahlardan en çok kaçınan kimse imam­lığa daha lâyıktır1 demiştir.

Hadisin: «Yaşça büyük olanı...- tâbirinden maksat, müslümanlıkta geçen ömür süresidir. Mutlak yaş uzunluğu değildir. Şu hal­de yaşlandıktan sonra müslüman olan bir ihtiyar, çocukluğundan beri müslüman olan bir gence veya o ihtiyardan yaşça küçük olmak­la beraber ondan önce müslümanlığı kabul etmiş olan kişiye tak­dim edilmez. Meselâ : 60 yaşındaki bir ihtiyar 5 yıl önce müslüman olmuş, 40 yaşındaki bir orta yaslı da 10 yıl önce müslüman olmuş ise imamlık 40 yaşındakinin hakkıdır.

Hadisin son fıkrasında bir kimsenin evinde veya tasarrufu altın­daki her hangi bir yerinde, izni olmadan ona imamlık edilmesi ya­saklanıyor. Müslim ve Fbû Dâv û d ' un rivayetlerinde;

3 yerine; lafzı kullanılmıştır. Netice değişmez. Bu fık­raya göre imamlık ev veya yer sahibinin hakkıdır. Cemâat arasında kendisinden daha bilgili şahıslar olsa bile hak onundur. Dilerse baş­kasını imamlığa geçirir. Cemâat içinden birisine izin verirken en fa­ziletli olan kişiyi seçmesi müstahabtır.

Fıkranın son cümlesinde de bir ev sahibinin oturması için hazır­lanmış olan döşek, minder, koltuk, divan ve benzerî yerlere izni ol­madan başkasının oturması yasaklanıyor.

Cumhura göre imamlığa öncelik hakkı şu sıraya göredir:

1. Devlet büyüğü,

2. Ev veya o yer sahibi,

3. Namaza âit fıkıh hükümlerini en iyi bilen kişi,

4. Kıraati en güzel olan şahıs.

Hicret, takva ve yaşlılık gibi özelliklerin sıralanışı bakımından fıkıh âlimlerinin görüşleri farklıdır. Geniş malûmat için fıkıh kitap­larına müracaat edilmesi tavsiye olunur.



981) "... Ebû Hazmı [269] (Hadtyallâhu ntıh)'&di\ rivayet edildiğine göre şöyle demiştir :

Sehl bin Sa'd-i Sâidî (Radıyallâhü anh) [270] kavminin gençlerini namaz kıldırmak için Öne geçirirdi. Kendisine :

İslâmiyet'te yüce bir kıdemin bulunduğu halde sen (niçin böyle) yapıyorsun? (Kendin namaz kıldırmıyorsun) denildi. O şöyle dedi:

Ben, Resülullah (Sallallahü Aleyhi ve Sel)em)'i şöyle buyururken işittim :

-İmam zâmin (kefil)dir. Eğer namazı iyi kıldırırsa sevap hem onadır hem cemaatadır. Şayet fena kıldırırsa vebali onadır. Yâni ce­maata değildir.Zevâid'de : Bunun isnadında bulunan râvi Abdüthamid'in zayıflığına alimler ittifak etmişlerdir, denmiştir. [271]



İzahı





İmamın kefil oluşu, cemaata namazı sıhhatli bir şekilde kıldır­mak sorumluluğunu yüklenmiş olmasından dolayıdır. Eğer bilerek namazı ifsad eden kusuru varsa ve cemâat bundan habersiz ise ce­mâatin namazını imam ifsat etmiş olur. Cemâat bu durumu bilme­diği için namazını iade etmez. Bütün vebal da imamın boynunda kalır.

Keza imâm namazı sıhhatli olarak kılsa bile sünnetlerine ve âda­bına riâyet etmezse fazilet bakımından eksik kıldırmış olur. Halbu­ki âdab ve sünnetlerine riâyet etmek suretiyle cemaata namaz kıl­dırmak görevini yüklenmiş, bu hususta cemaata karşı sorumluluk altına girmiş ve cemâat da onu kefil saymıştır Bu noktalarda da ku­sur işlerse iyi kıldırmış sayılmaz vebal da ona aittir.



982) Haraşa kardeşi Selâmet binti'1-Hür [272] (Rafityallâhü anhâ)'-den rivayet edildiğine göre şöyle demiştir :

Ben, Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve SellemJ'i şöyle buyurur­ken işittim:

«İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecek ki ayakta bîr saat bek-liyecekler de onlara namaz kıldıracak bir imam bulamıyacaklardır.»" [273]



İzahı





E b û Dâ vûd, Ahmed ve Beyhaki de Selâmet (Radıyallâhü anhJ'nın bu hadîsini şu mealde rivayet etmişlerdir:

«Mescîd halkının (imamlık hakkında) itişmesi ve namaz kıldıra­cak bir imamı bulamayışları şüphesiz kıyamet alâmetlerindendir.»

Cemâatin bir imam bulamayışı ve imamlık hakkında itişmesi iki şekilde yorumlanmıştır :

1. Herkes imamlıktan kaçınır ve arkadaşını öne sürmek ister. Bunun sebebi ise cemâatin imamlık için gerekli bilgiye sahip olmayışı veya imam seçilmesi ve tâyini hususunda anlaşamaması, yahut Allah rızâsı için ve fahrî olarak imamlık yapacak kimsenin te'min edilememesi gibi şeylerdir.

2. Herkes; Ben imam olayım, der, bundan dolayı cemâat arasın­da sürtüşme çıkar ve imamsız kalınır.

İlk yorum, bu bâbta anılan diğer hadislere daha uygun olur.



983) Ebû Ali el-Hemedânî (Radtyallâhü anhyden rivayet edildiğine göre:

Bir vapurla yolculuğa çıkmış, vapurda Ukbe bin Âmir el-Cüheni

(Radıyallâhü anh) da varmış. (Ebû Ali şöyle der) :

Farz namazlardan birisinin vakti oldu. Biz Ukbe (Radıyallâhü anh) den bize namaz kıldırmasını istedik ve i Şüphesiz imamlık he­pimizden fazla senin hakkındır, sen Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'ın sohbeti ile müşerref olmuş bir sahâbîsin, dedik. Ama o bundan imtina etti ve şöyle dedi: Ben Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Selem) den şöyle buyururken işittim:

«Kim insanlara namaz kıldırır da isabetli ( eksiksiz) kildınr-sa namaz (in sevabı) hem onadır, hem cemaatadır. Ve kim şu namaz­dan bir şey eksiltirse vebal onun üzerinedir. Cemâatin üzerinde de­ğildir. [274]



İzahı





Ebû Dâvûd, Ahmed, Beyhaki, İbn-i Hî. ta­ban, İbn-i Huzeyme ve el-Hâkim de Ukbe (Ra­dıyallâhü anh)'m hadîsini az lafız farkı ile rivayet etmişlerdir.

Hadisteki isabet ve eksiltme umumidir. Yâni namazın şartlarını ve rükünlerini tam yapmak suretiyle isabetli kıldıran imama sevap vardır. Cemâat da sevap kazanır. Eğer imam namazın farzlarından bir şeyi eksik yapmak suretiyle noksanlaştınrsa ve cemâat bu eksi­ği bilmezse cemâatin boynuna bir vebal geçmez. Bütün vebal imama aittir.

Ebü Davud'un rivâyetindeki isabet ve noksanlık vakte bağlanmıştır. Yâni imam, namaz vakti henüz çıkmamış iken cemaa­ta namaz kıldırırsa... ve imam. vakit çıktıktan sonra namaz kıldırır­sa... olur[275]



48 - Bir Kavme İmamlık Eden Kişi (Namazı) Hafif Kıldırsın Babı





984) Ebû Mes'uH (el-Hedrİ el-Ensârî) (Radtyallâkü ankyten riva­yet edildiğine «ore bir adanı[276] Peygamlıer (Sallaltakü Aleyhi ve Srtlcm)'? ge­lerek :

— Yâ Resûlallah! Ben falanca (imam) yüzünden sabah nama­zında bile bile (cemaattan) geri kalıyorum. Çünkü çok uzatıyor, de­di. (Fbû Mrs'ûd) (Radıypllahıi nnh) (demiştir ki )

Ben, Resûlullah (Salîailahü Aleyhi ve Sellem)'i hiç bir vaazında o günkü kadar hiddetli görmt iniştim. O (Sullallahu Aleyhi ve Sellem) :

— -Ey insanlar! İçinizden bâzı kimseler (cemaatı) nefret ettiri cidir. Hanginiz cemaata namaz kıldırırsa hafif kıldırsın. Çünkü on­ların içinde zayıf olanı, yaşlı olanı ve is - güç sahibi olanı vardır.- bu­yurdu." [277]



İzahı





Buhar i, Müslim ve Ahmed de bunu rivayet etmiş­lerdir. Aralarında bulunan lâfız farkı mânâyı etkilemez.

-Mâ salla- cümlesindeki «Mâide (= fazla) dır.

Namazı uzattığından dolayı şikâyet edilen imamın ismi geçmemiş olmakla beraber, Muaz bin Cebel ile Ubeyy bin K âb (Radıyallâhü anhümâ)'dan birisidir. [278]



Hadisten Çıkarılan Fıkıh Hükümleri





1. İmam namazı fazla uzatmayı alışkanlık hâline getirdiği tak­dirde bunun önlenmesi için durumu üst makama iletmek caizdir.

2. îmam namazı fazla uzatıp cemâati kaçırmamalıdır.

3. Müslümanları ibâdetten soğutucu davranışlarda bulunmaya karşı hiddetlenmek meşrudur.

4. İmam cemâat arasında bulunan yaşlıyı, zayıfı ve iş - güç sa­hibi kimseleri düşünerek namazı hafif kıldırmalıdır.



985) Enes bin Mâlik (Radtyallâkü anh)\\^\: Şöyle demiştir: Resûlullah (Salîailahü Aleyhi ve Sellem), namazı kısa ve tam ola­rak kıldırırdı." [279]



İzahı





Buhârİ, Müslim ve Ahmed de bunu rivayet et­mişlerdir. Enes (Radıyallâhü anh) şunu demek istemiştir:

Resûlullah (Salîailahü Aleyhi ve Sellem) cemâatin hâlini düşü­nerek namazı kısa tutardı. Ama namazın rükünlerinden, sünnetlerin­den ve âdabından hiç bir şey eksik bırakmazdı. Bunları tam yapardı.



986) Câbir (bin Abdİllâh el-Ensârî) (Radtyallâhü ö«A«mâ>'den; Şöyle demiştir :

Muaz bin Cebel el-Ensârî (Radıyallâhü anh) arkadaşlarına yat­sı namazım kıldırdı. Namazı bir hayli uzattı. Bu sebeple cemaatı­mızdan bir adam ayrıldı ve namazı yalnız kıldı. Muaz (Radıyallâhü anh) a durum bildirilince, Muaz: O, münafıktır, dedi. Adama bu söz ulaşınca Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) in huzuruna gire­rek, aleyhinde Muaz (Radıyallâhü anh) m söylediği sözü nakletti. Bunun üzerine Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem), Muaz (Ra­dıyallâhü anh)'a-:

«Yâ Muâz! Sen Fettan mı olmak istiyorsun? Halka namaz kıldır­dığın zaman Eş-Şems, El-A'la, El-Leyl ve el-AIak sûreleri ile kıldır.» buyurdu." [280]



İzahı





Kütüb i Sitte sahihleri, Ahmed, îbn-i Hibbân, Ta-baranı, Tahavi ve Beyhakî bunu az lafız farkı ile rivayet etmişlerdir.

Muâz (Radıyallâhü anh)'dan şikâyetçi olan adamın ismi hak­kında ihtilâf vardır. Kimisi Haz m bin E b i K â ' b ' dır de­miş, kimisi Haram bin Melhan' dır, demiş, kimisi de Selim' dir, demiştir.

Yatsı namazında Muâz (Radıyallâhü anh)'a uyan bu ada­mın namazdan çıktığını ve kendi kendine yeniden namaza durduğu­nu buradaki rivayetten çıkarmak mümkündür.

Ebû Davud'un rivayetinde -Cemaattan bir adam ayrılarak yalnız namaz kıldı» ifâdesi kul­lanılmıştır. El-Menhel yazarı şöyle der:

«Adamın ayrılması iki türlü yorumlanabilir:

1. Adam namazını yarıda kesmiş ve kendi kendine yeniden na­maza başlamıştır.

2. Adam imama uymayı bırakarak, kaldığı yerden itibaren ka­lan rek'atları yalnız kılmıştır.

Şâfi1er ikinci yorumu benimseyerek, böyle yapmanın caiz olduğunu söylemişler ve bu hadisi delil göstermişlerdir. Lâkin Nevevi, bu hadisi delil göstermenin zayıf olduğunu, çünkü ikinci yorumun kesin olmadığını, bilâkis M ü s 1 i m' in rivayetinin ilk yorumun sıhhatli olduğuna delâlet ettiğini söylemiştir.

N e v e v i' nin yukarıdaki sözü ve B u h â r î' nin rivayeti ilk yorumu teyid eder.»

Muâz (Radıyallâhü anh)'in -O münafıktır.- sözünden mak­sadı, cemaattan ayrılıp yalnız namaz kılmak münafıkın işidir. Müs­lüman böyle yapmamalıdır. Adamın kasıtlı değil, mazeretine binâen böyle davrandığını Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhi ve Sellem)'e arz ettiği bâzı rivayetlerde belirtilmiştir.

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) (Muâz {Radıyal­lâhü anh) a «Fettan olmak...» buyurmuştur.

«Fettan» 'Fâtin'in mübalâğasıdır. Fâtin: eziyet veren, azap eden, işkence yapan, nefret ettiren, dini sevmeye mâni olan, günaha sokan gibi mânâlara geilr. Cümlenin mânâsı:

«Yâni Ey Muâz! Sen namazda kıraati uzatmakla halkı dinden soğutucu ve dini vecibelerini yerine getirmekten men edici olmak is­ter misin?»

Bu soru, kınamak mahiyetindedir. Böyle yapmamış olmalıydın, demek isteniyor. [281]



Hadîsin Fıkıh Yönü





1. Tâzir cezasında sözle yetinilebilir. (Burada kınama cezası şi­fahen verilmiştir.)

2. Cemâatin dağılmasına yol açan harekette bulunan kişinin böyle yapmasının engellenmesi meşrudur.

3. îmam, cemaatın durumunu göz önünde bulundurmalıdır.



987) Osman bin ebi'l-As[282] (Radıyallâhii anhyden rivayet edildi­ğine Köre şöyle demiştir :

Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) beni Taife vali olarak görevlendirdiği zaman bana yaptığı son tavsiye ve emir şu idi: Bu­yurdu ki:

«Yâ Osman! Namazı hafif kıldır ve halkın hepsini, içlerindeki en zayıf adama göre hesapla. Çünkü şüphesiz onların içinde büyük, kü­çük, hasta, (evi) uzak ve iş-güç sahibi olanlar vardır.-'



988) Osman bin Ebi'l-As (Radıyallâhii anh)'dan rivayet edildiğine Köre şöyle demiştir:

Resûlullah (Sallallahü Aleyhıve Sellem) in bana buyurduğu son sözü budur:

«Sen bir kavme namaz kıldırdığın zaman hafif kıldır.»" [283]



İzahı





Osman (Radıyallâhii anh)'ın ilk hadîsini biraz lafız farkı ile Ebû Dâvûd, Nesâi, el-Hâkim ve Beyhaki de, son hadisini ise M ü s 1 im de rivayet etmişlerdir.

Bu hadîs de imamın namazı hafif kıldırmasını emreder. Yukar­da da işaret ettiğim gibi imam, namazın farzlarına, vaciplerine, sün­netlerine ve âdabına riâyet etmek suretiyle bunları tastamam yapa­cak, fakat kıraati, teşbihleri ve duaları pek uzatmıyacaktır. [284]



49 - Bir Şey Olursa İmam Namazı Hafifletir, Babı





989) Enes bin Mâlik (Radtyallâhü ü«A>'den rivayet edildiğine göre. Resûlullah (SaUaüahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

«(Çok defa) ben namaza girerim ve uzatmak isterim de bir ço­cuğun ağladığını duyunca, ağlaması nedeni ile anasının üzüntüsünü bildiğim için kıraatimi hafifletirim. [285]



İzahı





Buhârî, Müslim ve Tirmizî de bunu rivayet et­mişlerdir.

«Vecd» kelimesi hüzün ve muhabbet mânâlarına gelir. Her iki mânâ da burada düşünülebilir. Hüzün mânâsı daha açık olduğu için bunu üzüntü kelimesi ile ifâde ettim. N e v e v î bu malûmatı ver­dikten sonra şöyle der: [286]



Hadisten Çıkarılan Hükümler





1. İmama uyanlara şefkat edilmeli, maslahatlarına riâyet edil­melidir.

2. Zaruret olmadıkça onlara zorluk vermemelidir.

3. Kadınlar mescidlerde erkeklerle beraber cemaatla namaz kı­labilirler. (Arkada durmaları şarttır.)

4. Küçük çocuğu mescide sokmak caizdir. (Mescidi kirletmesin­den emin olunmayanı sokmamak daha iyidir.)



990) Osman bin Ebi'l-Âs (RadtyaUâhü anh)'den rivayet edildiğine gö­re. Resûiullah (Sallallahü Aleyhi ve Se.'lent) şöyle buyurdu, demiştir:

«Ben (namaz kıldırırken) bir çocuğun ağladığını duyarım. Bu­nun üzerine kıraatimi hafifletirim.[287]



991) Ebû Katâde (RadtyaUâhü anM)'den; Şöyle demiştir

Resûiullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) buyurdu ki: «Gerçekten (çok kere) ben namaza (kıraati) uzatmak niyetiyle dururum da bir çocuğun ağladığını işitince, anasına zahmet olmasın diye (kıraatimi) kısa keserim.»" [288]



İzahı





Buhâri, Müslim, Ebû Dâvûd, Nesâi ve Bey-haki de bu hadîsi rivayet etmişlerdir. Resûl-i Ekrem (Sallallahü Aleyhive Sellem)'in arkasında namaz kılan kadınlardan çocuğu ağla­yan hatunun kalbi, çocukla meşgul olur, huzurla namaza devam ede­mez, diye Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) kıraatim kısaltır -dı. Bu hadis, Efendimizin mü'minlere olan büyük şefkatim gösteren delillerdendir

El-Menhel yazarının bu hadis bahsinde naklettiğine göre İbn-i Sabit (Radıyallâhü anh) şöyle demiştir:

«Resûiullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) bir defa ilk rek'atte 60 âyet kadar uzun olan bir sûreyi okudu. Sonra bir çocuğun ağla dığını işitince ikinci rek'atte üç âyet okudu.

Peygamber (Sallallahü Aleyhive Sellem)'in anılan durumda rükû ve secde zikirlerini de hafiflettiği B u h â r İ' nin E n e s (Radı­yallâhü anh)'den rivayetinden anlaşılıyor. [289]



Hadîsin Fıkıh Yönü





Namazda kıraati uzatmak isteyen kişi, ihtiyaç hâlinde bunu kı­saltmalıdır.

El-Menhel yazarı şöyle der :

Hattabi bu hadîsi delil göstererek : İmamın rükû'da iken cemaata katılmak isteyen bir kimse için rükû'unu uzatmak suretiy­le kişinin rek'ate ulaşmasına imkân vermesi caizdir. Çünkü bir kim­senin dünya ile ilgiH ihtiyacı için imamın namazını kısaltması caiz olunca, âhiretle ilgili bir iş için namazını uzatması da caiz olur, de­miştir. Fakat bâzı âlimler imamın mezkûr amaçla rükû'unu uzatma­sını mekruh sayarak bundan Allah'a ortak koşmak endişesini duy­duğunu söylemişlerdir.

Ali e 1 - K â r i şöyle demiştir :

Hattâbî' nin bu hadîsi delil göstermesine itiraz edilebilir. Çünkü bir maksatla ibâdeti hafifletmek ve uzatmayı bırakmak ile bir şahıs için ibâdeti uzatmak arasında fark vardır. Zira şahıs için ibâ­deti uzatmak bilinen riyadan sayılır. Bizce imamın; Allah'a yaklaş­mak için değil de geç kalan bir kişinin rek'ate ulaşması için rükû'u uzatması tahrimen mekruhtur. Böyle yapan imam için, büyük tehlike endişesi vardır. Ama bununla kâfir olmaz. Çünkü bu hareketi ile Al­lah'tan başkasına ibâdet etmeye niyet etmiş değildir...' demiştir.»

Şafii fıkıh âlimleri : İmamın rükû'dayken yeni gelen bir kim­senin cemâate katılmak istediğini anlayınca rükü'u uzatması caizdir, demişlerdir.

Şa'bi, Hasanı Basrİ ve 1bn-i Ebi Leylâ da bu görüştedirler. Cemaata sıkıntı vermemek kaydıyla bunun câiz-liğine Ahmed bin Hanbel, îshak bin Rahaveyh ve E b u S e vr de hükmetmişlerdir.

Evzâî, Ebû Hanîfe, Mâlik, Cedi d kavlinde Şafii ve Ebû Yûsuf ise imamın bu bekleyişini mekruh görmüşlerdir. [290]



50 - Safları Doğrultmak Babı





992) Câbir bin Semûre es-Süvâî (Rıuhyatlâhü anh)'deı\ rivayet edil­diğine göre: Resûlullah (SaHallahü Aleyhi ve Se/tent) şöyle buyurdu, demiştir ;

•Melekler, Rabb'ları katında saf oldukları gibi niçin sizler de saf o1m u yorsun uz? -

Câbir (Radıyallâhü anh) demiştir ki: Biz Melekler, Rabb'ları katında nasıl saf olurlar? dedik. Peygamber (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) .

-Melekler ön safları tamamlarlar (doldururlar) ve safta boşluk bırakmıyacak şekilde birbirlerine sımsıkı yapışırlar.» buyurdu." [291]



İzahı





Müslim, Ebû Dâvûd, Nesâİ, Ahmed ve Beyh a k i de mânâyı etkilemeyen az lafız farkı ile rivayet etmişler­dir.

«Allah katında» ifâdesi ile meleklerin ibâdete kalkışları veya Arş-ı A'lâ yanındaki duruşları kasdedilmiş olabilir. Yahut Allah'tan başka kimsenin bilemiyeceği bir makamdaki duruştur. [292]



Hadîsin Fıkıh Yönü





1. İmam cemâatin duruşunu düzenlemeli ve onlar hakkında en hayırlı olan şeye teşvikte bulunmalıdır.

2. Ön safları doldurmak müstahabtır. Bir saf dolmamış iken ar­kada başka saf yapılmamalıdır.

3. Cemâat saf yaparken birbirine yapışmahdtr, aralarında boş­luk bırakmamalıdır.



993) Enes bin Mâlik (RadıyaMâhü anh)'(\eı\ rivayet edildiğine göre. Resûlullah (Salla/fahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

- (Namazda) saflarınızı dftzgün tutunuz. Çünkü safları düzeltmek namazın, mükemmelliğinden (güzelliğinden) bir parçadır.»" [293]



İzahı





Buharı, Müslim, Ebû Dâvûd, Hâkim ve B e y h a k i de bunu rivayet etmişlerdir.

Hadis, namaz sallını düzeltmenin, nama/ın ^üzel ve mükemmel kılınışından bir parça olduğuna delâlet eder. Şu lıalde namazın sıhhatı için saffı düzgün tutmak şart değildir.B uhârî ve Müs­lim'in Ebû Hüreyre (Radıyallâhü anh)'den rivayet ettik­leri şu mealdeki hadis, bu hükmü te'yid eder: «... Çünkü saffı düzelt­mek, namazın güzelliğindendir.» Bir şeyin güzelliği, onun mâhiyeti dışında kalan bir sıfatıdır.

İ b n - i H a z m saffı düzeltmeyi namazın farzlarından saymış­tır. Ona göre saff düzgün tutulmadan kılınan namaz sahîh değildir. Kendisi bu hadîsi böyle yorumlamıştır.

Cumhur, saffları düzgün tutmanın sünnet olduğuna hükmetmiş­lerdir. Hattâ bâzı âlimler, bu hususta icmâın varlığını iddia etmiş­lerdir.



994) Nu'man bin Beşîr (Ensârî)[294] (Radıyallâhü ank)'<\exi; Şöyle demiştir :

Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellern) namaz saffını mızrak veya ok ağacı gibi kılıncaya kadar düzeltirdi. Râvî demiştir ki: (Efen­dimiz bir defa) bir adamın göğsünü saff tan ileri çıkmış olarak gö­rünce, Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) :

«Saflarınızı düzeltiniz. Yoksa şüphesiz Allah yüzlerinizi birbiri-ne muhalif kılacaktır.» buyurdu." [295]



İzahı





Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd, Tirmizî, Ne-s â î, Ahmed ve Beyhaki de az lafız farkı ile bunu riva­yet etmişlerdir.

Rumh: Mızraktır.

Kıdıh i Ucuna henüz demir çubuk takılmamış olan ok ağacıdır. Saffın, mızraka mı, ok ağacına mı benzetildiğine âit tereddüt rami­dendir.

Bâzı rivayetlerde: cümlesi yerine;-Veya Allah şüphesiz kalblerinizi birbi­rine muhalif kılacaktır.» buyurulmuştur. Kalblerin yek diğerine mu­halefeti, aralarında düşmanlık, buğz ve nefretin meydana gelmesi­dir. Bu hâl yüzlerin muhalefetine, ayrı ayrı yönlere çevirilmesine se­bep olur. Safflarda cemâatin düzensiz durması, dış görünüşte bir muhalefettir. Dış muhalefeti iç muhalefetine yol açabilir.

K u r t u b i: Cümlenin mânâsı şudur: Cemâat fertleri ara­sında bir dağınıklık olur. Herkes arkadaşından farklı durur, kimisi ilerde durur, kimisi geride kalır, gönül kırıcı olan kibir ve böbür­lenme zannı doğabilir, cemâat arasında bir kopukluk meydana gele­bilir, demiştir. [296]



Hadisin Fıkıh Yönü





1. îmanı cemâatin saffını düzeltmelidir.

2. Eğri duran adam uyarılmalıdır.

3. Saffın düzensiz olması ihtilâflara yol açar.



995) Âişe (Radıyallâhü anhâ)'(\en rivayet edildiğine göre Resûlullah (Sallallahü Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu, demiştir :

«Şüphesiz, (namazda) saffları dolduranlara Allah rahmet eyler. Melekler de dua ederek günahlarının bağışlanmasını dilerler. Kim safftaki bir boşluğu doldurursa, bu davranışından dolayı Allah onu bir derece yükseltir.Zevâid'de beyan edildiğine göre bu hadis, İsmail bin Ayyaşsın hicaz Ulardan olan rivayeti türündendlr ki bu tür rivayeti zayıftır. [297]
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
NAMAZ LAYIKI BÖLÜMÜ
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
iSLAMi GiZLi iLiMLER SiTESi :: 

Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa ( SAV) Hakkında Herşey

 :: Hz. Peygamber Efendimiz'in Hadisi Şerifleri Hakkındaki Eserler :: İbni Mace
-
Buraya geçin: