iSLAMi GiZLi iLiMLER SiTESi
Vakit Namazınızı Kıldınızmı?

Hoş Geldiniz Forumdaki Konulardan Tam Anlamıyla Faydanalabilmek İçin Giriş Yapınız Uye Degılsenız 1 Dakıkanızı Ayırarak Kayıt Olunuz---ByNoKta

iSLAMi GiZLi iLiMLER SiTESi

CİNLERE, ŞEYTANLARA, İFRİTLERE ve DİĞERLERİNE, BÜYÜYE VE SİHRE KARŞI İNSANLARIN KALESİ ( SİTEMİZDEKİ HERŞEY ÜCRETSİZ ve KARŞILIKSIZDIR )
 
AnasayfaAnasayfa  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  

Paylaş | 
 

 İ.Hakkı hazretleri Marifetname 3

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
haydarı kerrar
Administrator

Administrator


Mesaj Sayısı: 2630
Kayıt tarihi: 24/05/09
Nerden: ANKARA

MesajKonu: İ.Hakkı hazretleri Marifetname 3   Ptsi Mart 01, 2010 6:32 pm

30-BÖLÜM:030:

İKİNCİ BÖLÜM

Bedenlerin bileşiminin keyfiyetini, uzuvların tabiatlarının mahiyetini,
insan hayatının mizaçlarını, dört rüknün karışım ve bileşiminin,
karışımların sebeblerini, durumlarını ve faydalarını ve onlardan oluşanı
dört madde ile uzun uzun açıklar.

Birinci Madde

Bedenlerin bileşiminin keyfiyetini bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Dört esas ki,
(rükün) basit cisimlerdir, insan bedeni ve diğer hayvanların ilk
cüzleridir. Zira ki bileşik cisimlerin çeşitli nevileri, özlerin
birleşmesiyle meydana gelir. Esaslar ise dörttür: İkisi hafif, ikisi
ağırdır.
Hafifler: Ateş ile havadır. Ağırlar: Su ile topraktır. Çünkü ateş unsuru,
havaî cevherinin sirayetiyle diğer unsurlarda cereyan edip, bileşip,
hararetiyle iki ağır ve soğuk unsurun, soğukluklarını kırar. Onlar,
unsurluklarını terkedip, mizaçlık mertebesine giderler. Şu halde iki ağır
unsur, uzuvların sükûn ve oluşumuna metin madde olur. iki hafif unsur,
uzuvların hareket ve hayatlarına yardımcı olur.
İlk esasların kuvvetleri ki, dört keyfiyettir, onlar, sıcaklık, soğukluk,
rutubet ve kuruluktur. Bu dördü, unsurların anneleridir. Esaslarda
mevcuttur. Bu unsurî keyfiyetler, tabiî suretler üzerine eklenmiştir. Zira
ki onlar, sıcaklık ve soğukluk gibi keyfiyetlerde geçici ve değişicidir.
Halbuki tabiî suretlerin her iri, kendi zatıyle bakidir. Eğer dört
keyfiyet, tabiî suretlerin aslı olsaydı, onlar dahi değişici olup, sabit
kalmazlardı. Şu halde eğer basit cisimler olan dört esas, küçülüp biraraya
gelseler, tam bileşik cisimler olan üç bileşikde (mevalid-i selase) teğet
olup, bu zıt keyfiyetleriyle birbirine tesir etseler ve o bsitlerin her
biri öbürünün şiddetli keyfiyetini kırsa; o zıt keyfiyetler arasında her
birinden tümünde eşit ve benzer aracı keyfiyet hâsıl olur ki, ona: Mizaç
derler. Üç bileşik yani maden, bitki ve hayvan hep onunla vücuda gelirler.
Lakin yarı bileşik cisimler olan bulut ve şihap gibi atmosferik şeyler,
unsurlardan mizaçsız meydana gelirler. Onun için süratle yok olurlar.

İkinci Madde

Beden uzuvlarının tabiatlarının mahiyetini bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: O şekil verici
ve yaratıcı olan Allah Taâlâ hazretleri, âlemde her nesneyi, münasip ve
muvafık yerli yerinde, güzel ve mutedil yaratmıştır. Her canlıya uygun ve
her uzvunun haline muvafık olan mizacı vermiştir. alemin cüzlerinin tümünde
olan mizaçların en layık ve en uygununu insan bedenine kerem kılıp, her bir
uzvuna en münasip ola mizacı bahşetmiştir. Bazı cüzlerini ziyade sıcak,
bazısını ziyade soğuk, bazısını ziyade rutubetli ve bazısını ziyade kuru
etmiştir.
Bedende fazla sıcak olan o ruhtur ki, latif buhardır. Sonra yürektir ki,
ruhun menşeidir. Sonra kandır ki, muttasıldır. Sonra karaciğerdir ki, kan
ondan doğmadır. Sonra halis olan ettir. Sonra sinirdir ki, et ile karışmış
olan sinirdir. Sonra dalaktır ki, onda kan vardır. Sonra böbrektir ki, kanı
azdır. Sonra atardamarlardır ki, ruhun çevresinde olan kanın zarflarıdır.
Sonra toplar damarlardır ki, mutlak kanın zarflarıdır. Sonra el derisidir.
Bedende gayet soğuk olan balgamdır. Sonra saçlardır. Sonra kemiklerdir.
Sonra kulak kemiğidir ki, kıkırdaktır. Sonra kirişlerdir. Sonra
perdelerdir. Sonra sinirlerdir. Sonra murdar iliktir. Sonra dimağ
(beyin)dir. Sonra iç yağıdır. Sonra deridir.
Bedende gayet kuru olan saçtır ki, duman buharındandır. Sonra kemiktir ki,
uzuvların en sertidir. Sonra kıkırdaktır. Sonra kemik başlarıdır. Sonra
kiriştir. Sonra zardır. Sonra damarlardır. Sonra toplar damarlardır. Sonra
hareket sinirleridir. Sonra yürektir. Sonra bedenin sinirleridir. Sonra
deridir.

Üçüncü Madde

İnsanın yaşlarının mizaçlarını bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Yaşların
mizaçları muhtelif olduğundan, insanın yaşları topluca dörttür. Biri büyüme
çağıdır ki delikanlı yaşı da derler. Bunun müddeti insanın otuz yaşına
dektir. Sonra duraklama çağıdır. Buna gençlik yaşı dahi derler. Bunun
müddeti insanın altmış yaşına dektir. Sonra açık düşüş yaşıdır ki, buna
ihtiyarlık dönemi dahi derler. Bunun müddeti ömrün sonuna varıncaya dektir.
Lakin delikanlılık çağı da iki kısımdır. Biri çocukluk çağıdır ki, onbeş
yaşına dektir. Sonra delikanlılık çağıdır ki, delikanlılık çağının sonuna
dektir.
Çocukların mizacı mutedildir. Delikanlılığın mizacı sıcaklık ve rutubettir.
Gençliğin mizacı sıcak ve hiddetlidir. Duraklama çağının müddetinden sonra
sıcaklığın maddesi olan rutubeti, bizi kuşatmış olan hava çektiğinden
sıcaklık noksan bulmağa başlar. Zira ki, geçen bölümde açıklandığı üzere
cismanî kuvvetlerin ve cüzlerin hepsi nihayete erer. Ayrışanların bedeli
için eşitlik ve bir minval üzere sürekli soğumadır. Lakin bozulma gün gün
arttığından ayrışan rutubetle beraber karşılığı gelmez. Şu halde gelen ile
sarfolunan bedende eksilme ve geri dönme üzere olduğundan, rutubet yok
olup, hararet söner. Tabii ölüm budur. Şu halde her bir şahsın ilk mizacı
hasebince rutubeti içine alan kuvveti ne miktar ise, onun tabii ecel
miktarı odur. Eğer dışardan bir kazaya uğramazsa odur ki, ömrü de odur.
Zira ki, Allah'ın kudreti ile ulvî cisimlerin süflî cisimlerde çeşitli
tesirleri daima birbirini takip ettiğinden bütün halkın şekil ve durumları
ahlak ve tavırları henüz anaların rahimleri içinde nutfe iken tesadüf eden
baht ve talihleri tesirleri ile ortaya çıkmıştır ki, ana karnına nutfe
düştüğü saatte baba ve ananın talihleri ne işte ise ve herbirinin yıldızı
neye bakıyorsa: Eğer kutlu, uğursuz, o nutfenin zatına tesiri ile
nakşedilir. Mesela saadet, şekavet, anlayış, hamakat, cimrilik, cömertlik,
korku, şecaat, sevgi, düşmanlık, hırs, kanaat, himmet, alçaklık, fakirlik,
zenginlik, rahat, güzellik, kemal, yorgunluk ve üzüntü her ne konum üzerine
ise o mutfenin zatına tâi olur. Zira ki o nutfe, ceninin cisminin levh-i
mahfuzudur Levh-i mahfuz bu âlemin aynasıdır. Şu halde her kim ki, sait
olmuştur, o saadetini ana karnında bulmuştur. Her kim ki şakî gelmiştir, o
dahi şekavetini anası karnında almıştır. Nitekim Habib-i Ekrem Sallallahu
Aleyhi ve Sellem Hazretleri: "sait anası karnında saittir. Şaki anası
karnında şakidir," buyurmuştur. Herkesin talihinin tesirini remz ile
duyurmuştur. Çünkü halkın bütün şekilleri, vasıfları ve mizaçları felikî
konumlar gereğince rahimlerde muhtelif bulunmuştur. Şu halde eceli
müsemmaları dahi mizaçları hasebi ile onda muhtelif takdir olunmuştur.
Elhasıl delikanlı ve çocuk bedenleri, itidal üzere sıcak ve rutubetli
müşahede kılınmıştır. Gençlik bedenleri hiddetli, sıcak bilinmiştir.
Kırarma ve ihtiyarlık bedenleri, buhar ruhu ve sıcak kandan yukarıda
anlatıldığı üzere geçkin oldukları için soğuk ve kuru bulunmuştur.
Kadınların mizacı erkeklerden daha soğuk ve daha rutubetli olduğu tecrübe
kılınmıştır.

Dördüncü Madde

Bedenlerin dört karışımının keyfiyetini bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Bedenin ilk
rutubetleri olan dört karışım akıcı ve rutubetli cisimlerdir ki, gıdalar
önce ona dönüşüp, onlardan bedenin cüzleri gıdalanır.
Değerleri karışımın rutubetleri dört cinstir ki: En faziletlisi kan
cinsidir. Sonra balgam cinsidir. Sonra safra cinsidir. Sonra siyah köpük
cinsidir. Bu karışımların her biri tabiî ve tabiî değildir. Tabiî kan, sıcak
ve rutubetlidir. Rengi kırmızı, tadı tatlıdır. Faydası et, yağ ve uzuvların
gıdası olmaktır. Tabiî olmayanı soğuktur ve rengi bulanıktır. Tadı acı
olup, faydası olmaz. Tabiî balgam, soğukçadır. Rengi yumurtanın beyazı
gibidir. Tadı tatlıdır. Faydası ya kan veya kanın yerini tutup, uzuvların
gıdası olmaktır. Tabiî olmayanı kuru mizaçlı ve değişik renktedir. Acıdır.
O, ya tuzlu veya asitli olur. Tabiî safra sıcak ve kırmızıya yakın,
yapışkandır. Faydası kana karışıp ve yardımcı olup bedenin cüzleri
olmaktır. Tabiî olmayanı, yakıcıdır ve zehir cevheridir. Tabiî siyah köpük
tabiî kanın altında kalan tortudur. Tadı tatlıya yakındır. Yeri dalaktır.
Faydası açlığı ve şehveti tahriktir. Tabiî olmayanına zehirli kara köpük
derler.
Dört karışımın doğuş keyfiyeti böyledir ki: Önce gıdanın çiğnenme ile hazm
olması vardır ki, ağız yüzeyi ve mide yüzeyi ile bitişik ve bağlantılıdır.
Şu halde onda dahi hazmetme kuvveti hâsıldır. Zira ki, çiğnenmiş nesnenin
önceki tad ve kokusu gitmiştir. Sonra çiğnenmiş gıda mideye vardığında,
midenin ağzı kapanıp, tamamen ona hazmolunur. Lakin sadece midenin harareti
ile değildir. Belki ağ taraftan karaciğerin, sol taraftan dalağın ve onda
olan atar ve toplar damarların, harekete kabiliyetli olan iç yağının,
midenin üstünde ve zarının ötesinde yüreğin, bütün bunların hararetleri ile
tamam olup iki üç saatte ilk hazım hasıl olur. Midede keşkek suyu gibi
akıcı cevher olur. Sonra onun kesifi mideden bağırsaklara çıkışa yol bulur.
Latifi mideye bitişik olan damarlar yolundan karaciğere bitişik olan ince
kıllar gibi damarlar ile süzülüp, karaciğere çekilir. Şu halde karaciğer o
latif cevhere kavuşup; sünger gibi emer. Onda da önceki sindirim süresi
kadar zamanda pişer. İkinci hazım da hasıl olur. O pişen kırmızı rengi
boyanıp, onun yüzünde kaymak gibi nesne ve dibinde tortu gibi nesne hâsıl
olur. Eğer ifrat derecede pişerse bir yakıcı nesne hâsıl olur. Eğer az
pişerse hint kavunu gibi bir nesne peyda olur. O kaymak safradır veya siyah
köpüktür. Bu ikisi tabiîdir. Yakıcı olanın latifi itilen safradır, kesifi
itilen siyah köpüktür. Bu ikisi tabiî değildir. Hit kavunu,tabiî balgamdır.
Hepsinden saf ve hasi olanı kandır. Lakin suyu fazladır ki, karaciğerden
ayrılmazdan önce suyu, böbreklere inen damarlarla çekilip, kendilerine gıda
olacak yağ ve kanı alıp, artığı mesaneye süzülüp, dışarı çıkmaya yol bulur.
Kıvam bulmuş halis kan, karaciğer üstünde doğan büyük damara çekilip, ondan
ayrılan atardamarlara akar. Sonra yüreğe ve buradan bütün vücuda yayılır,
uzuvların besini olur.

Beşinci Madde

Karışımların oluş sebeblerini, tabiat ve faydalarını ve hareket
sebeblerini; buharlardan doğan tabiî ruhu bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Tabiî kanın fail
sebebi, mutedil hararettir. Maddî sebebi, gıdaların ve içeceklerin mutedil
olmasıdır. Tam sebebi bedenin beslenmesidir.
Tabii safranın fail sebebi, mutedil hararettir. Maddî sebebi, sıcak, latif,
tatlı ve yağlı gıdadır. Sureta olan sebebi, fazla çiğnenmektir. Tam sebebi,
kan karışımı ve bedenin beslenmesidir. Yakıcı safranın fail sebebi,
karaciğerin aşırı hararetidir.
Tabii siyah köpüğün fail sebebi, mutedil hararettir. Maddî sebebi, rutubeti
az olan çok sıcak ve katı gıdalardır. Sureta olan sebebi, akmayan ve
ayrışmayan gıdalardır. Tam sebebi, kanı kuvvetlendirip, bedenin gıdası
yapmaktır. Yakıcı siyah köpüğün fail sebebi, az hararettir. Maddî sebebi,
az çiğnemektir. Tam sebebi, kan karışımı ve bedenin beslenmesidir.
Şu halde, karışıkların doğuş sebebleri, sıcaklık ve soğukluktur. Zira ki
mutedil hararetten kan; fazla hararetten yakıcı safra ve çok fazla
hararetten yakıcı siyah köpük; soğukta balgam doğmuştur.
Kan ile damarlardan akan karışımların, damarlar içinde dahi iki üç saat
müddetinde üçüncü hazmı vardır. Azaya tevzi edildiğinde; her uzuvda kendi
nasibinin bu müddet içinde de dördüncü hazmı vardır. Damarlar içinde olan
üçüncü hazmın ve azada olan dördüncü hazmın fazlaları geçen bölümde
açıklandığı gibi kulak kiri, göz çapağı, burun kiri olup, sa ve tırnak
suretini bulup; bedenin azalarından ayrışan ter, kir, yara ve cerahat
şeklinde vücuttan atılır.
Sözü edilen karışımların doğuş sebebleri olduğu gibi, hareket sebebleri de
vardır. Zira ki bedenin hareketi ve sıcak eşya, kanı ve safrayı tahrik
eder. Bazı kere siyah köpüğü dahi tahrik eder. Lakin hareketsizlik, balgama
kuvvet verir. Güzel şeyler düşünmek de dört karışımı harekete geçirir.
Nitekim dört karışımın kesafetinden, bir kesif cevher doğar ki, uzuvdur
veya uzvun bir cüzüdür. Bunun gibi karışımın latif buharlarından, bir mizaç
hasebiyle latif bir cevher doğar ki, tabiî ruhtur. Hayvanî ruhu kabul
istidadını bulmuştur. Mizaç üzere önce bu ruh doğup, sonra bütün uzuvlara,
nefsanî kuvvetleri ve başkalarını kabul istidadını veren budur. Şu halde
nefsanî ve hayvanî kuvvetler insan bedeninin uzuvlarında hâsıl olmaz. Ancak
bu tabiî ruh vasıtasıyle olur. Eğer bedenin bir uzvu nefsanî ve hayvanî
kuvvetlerden kesilip, tabiî ruhtan kesilse, o uzuv henüz hayattadır. Zira
ki uyuşmuş veya felç olmuş olan uzuv, his ve hareket kuvvetini yitirmişken
yine hayatiyeti vardır. Eğer ölmüş olsa, kokuşur ve bozuşurdu. Şu halde
felç olmuş uzuvda, onu koruyan bir kuvvet vardır ki, bu tabiî ruhtur.




31-BÖLÜM:031:

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Azanın fayda, mahiyet ve keyfiyetlerini, isim ve kuvvetlerini, doğuş ve
özelliklerini dört madde ile ayrıntılı olarak açıklar.

Birinci Madde

Azaların mahiyet ve keyfiyetini bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Dört esasın
birinci mizacından doğan bedenin karışık cisimleri olduğu gibi, dört
karışımın dahi birinci mizacından doğan beden azalarının cisimleri
olmuştur. Bazı aza tek ve bazısı bileşik suret bulmuştur.
Tek uzuv odur ki, hangi his olunan cüzünü alsan, sayı ve cisimde cüzü
bütününe ortak olur. Kemik, et ve sinir gibi. Bunlara, cüzleri benzeşen
azalar denir.
Bileşik uzuv odur ki, hangi cüzünü alsan, ne sayıda, ne isimde bütününe
ortak olmaya. Yüz, el ve ayak gibi. Zira ki, yüzün bir cüzü, yüz değildir.
Bunlara: Alet uzuvlar derler. Zira ki hareket ve işlerde tamamen nefsin
âletleri olmuşlardır. Cüzleri benzeşen azanın birincisi kemiktir. Sert
yaratılmıştır. Zira ki kemik, bedenin esası, uzuvların hareketinin direği
bulunmuştur. Sonra kıkırdaktır ki, yumuşaktır. Katlanabilir. O, kemikten
daha yumuşak, sair uzuvlardan daha sert kılınmıştır. Bunun yararı; yumuşak
uzuvlara kemiklerin bağlantısı bununla gökçek olmaktadır. Ta ki yumuşak ile
sertin vasıtası olup; vurma ve düşme zamanlarında her uzuvdan, yumuşak olan
uzuv incinmeye. Sonra sinirlerdir ki, dimağdan ve omurilikten bitmişlerdir.
Katlanmakta esnek, gerilmekte sert olan beyaz cisimlerdir. His ve hareket
için olan aza, bütünüyle sinirlerle tamamlanır. Sonra kirişlerdir ki,
adalelerin çevresinde bitmiş, sinirlere benzer cisimlerdir. Hareketli
uzuvlara tam bağlıdır. Kâh adalelerin sıkılması ile kirişler dahi çekilmiş
olup; hareketli uzuvları çeker. Kâh adalenin yayılmasıyla ve kendi yerine
dönmesiyle kirişler rahatlayıp, uzuvları durumu üzere yayarlar. Sonra kemik
başlarındaki iplikçiklerdir ki, kemiklerden bitmiş, sinirlere benzeyen
cisimlerdir. Bunların adalelere uzananlarına, mutlak bağ derler.
Kemiklerin mafsallarını ve sair uzuvları bağlayanlara ökçe bağı derler. Bu
Adı geçen bağların hiçbirin hissi yoktur. Ta ki kendilerine lazım gelen
hareket fazlalığıyla diğer işlerde incinmeyeler. Bunların faydası,
uzuvları birbirine bağlamaktır. Sora atar damarlardır ki,yürekten çıkarlar.
Uzun ve içleri boştur ki; uzunları sinirlere, cevherleri bağlara benzerler.
Bunların öyle açılıp kapanan hareketleri vardır ki, sükûnet ile
ayrılmıştır. Bunlar can damarlarıdır. Faydaları budur ki, bunlar, yürekten
duman buharını saçmakla,ona rahat verip, ruhu bedenin uzuvlarına tevzi için
halk olunmuştur. Sonra toplar damarlardır ki, toplar damarlara benzer
cisimlerdir. Karaciğerden bitmişlerdir. Hepsi de sakindir. Bunlar kan
damarlarıdır. Faydaları budur ki, bunlar karaciğerden kanı, bedene tevzi
için yaratılmıştır. Sonra zarlar (perdeler)dir ki, ince ve hisleri olmayan
latif sinirlerden dokunmuş cisimlerdir. Sair cisimlerin yüzeylerini
örterler. Nice faydaları vardır ki: Biri, bütün uzuvları yapı ve şekilleri
üzere korurlar. Biri dahi kendi lifine bitişik olan sinir ve bağlar
vasıtasıyla uzuvları birbirine bağlarlar. Böbrekleri sulbe bağladıkları
gibi. Bir faydası dahi akciğer, karaciğer, böbrek, dalak benzeri hissî
olmayan uzuvların cevherlerinde, bu zarların kendilerine değen bizzat
hassas olup, lifli olan cisimlerine değeni ârizî olarak hissedici
olmalarıdır. Sonra ettir ki, bedende olan bütün bu azanın aralarındaki
boşlukları doldurur.
Alet olan uzuvlar, bunlardan bileşen uzuvlardır ki, inşaallah bundan sonra
onlar dahi açıklanır.

İkinci Madde

Uzuvların isimlerini ve kuvvetlerini bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: bedende olan
azadan her bir uzvun kendi nefsinde tabii bir kuvveti vardır ki, o uzvun
beslenmesi işi, ancak o kuvvetle olur. O kuvvet gıdayı, çeker, tutar ve
ondan fazlayı dışarı atar. Uzuvların hepsinden kuvvetli olan, dimağ ve
karaciğerdir. Zira ki bu ikisi yürekten hayati kuvvet, tabiî hararet ve
ruhu kabul edip, dimağ bütün hislerin başlangıcı olup; karaciğer, bedenin
bütün uzuvlarının besleyicisi olmuştur. Yürekten gayri. Zira ki yürek,
göğsün içinde sol meme altında karaciğer nevinden ve onun renginde fincan
şeklinde şerefli ir uzuv ve latiftir ki, onun aşağı tarafında, alt yüzeyi
ortasında gözbebeği, benzeri siyah bir nokta vardır ki, en latif azadır.
ismi süveydadır. Ruhun kaynağı ve kuvvetlerinin toplamıdır. Hayvanî ruhun
ve insanî nefsin birlikte bulunduğu yer ve Rabbanî ilhamların iniş yeri,
Hüda'nın nazargâhıdır. Bütün uzuvlara hayat, hareket, idrak ve gıda verip,
besleyendir. Bütün kuvvetlerin ve uzuvların hizmetçisi ve uşağıdır. O,
bedenin emîridir. Şu halde bedenin bazı uzuvları reis, bazısı reis hizmetçisi
ve bazısı ne reistir ne de hizmetçi.
Reis uzuvlar, o azadır ki; bedende olan ilk kuvvetlerin başlangıç
yerleridir. Şahsın bekası ve nevin bekası onlara muhtaçtır. Şahsın bekası
hasebiyle olan reis uzuvlar üçtür: Biri yürektir ki, hayat kuvvetinin
başlangıcıdır. Biri dimağdır ki, his ve hareket kuvvetinin başlangıç
yeridir. Biri dahi karaciğerdir ki beslenme kuvvetinin başlangıç yeridir.
Nevin bekası hasebiyle reis ola uzuvlar, yine yukarıda sayılan bu üçüdür.
Nevin bekasına mahsus olan dördüncü uzuv tenasüldür ki, onlar nesli koruyan
meniyi doğurmak için kendilerine muhtaç olunandır. Erkek ve kadın
organlarının tam yapısı olan mizacı ifade ederler.
Hizmetçi olan uzuvların bazısına hazırlayıcılık, bazısına yerine
getiricilik gibi hususi hizmetler vardır. Hazırlayıcılık hizmeti reisin
işinden önce, yerine getiricilik hizmeti reisin işinden sonradır. Yüreğin
hazırlayıcılık hizmetini gören akciğer, yerine getiricilik hizmetini gören
atar damarlar gibi. Dimağın hazırlayıcı hizmetçisi karaciğer ve sair ruh
uzuvları ve gıda uzuvları gibidir. Yerine getirici hizmetçisi sinirler
gibidir. Karaciğerin hazırlayıcı hizmetçisi mide gibidir. Yerine getirici
hizmetçisi toplar damarla gibidir. Tenasül uzuvlarının hazırlayıcı
hizmetçisi, onlardan önce meniyi doğuran aza gibidir. Yerine getirici
hizmetçisi, erkeklerde zekerin deliği ve husyeler arasında olan
damarlardır. Kadınlarda meniyi iten damarlardır. Rahimdir ki, meninin
yararlanışı onda tamam olup, cenin oluşacak yerdir.

Üçüncü Madde

Ceninin azasını oluşumunu bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Cüzleri benzer
olan beden uzuvlarının hepsi, iki meniden oluşur. Et ve yağ buna girmez.
Zira ki bu ikisi, kandan oluşur. Şu halde et ve yağdan başka cüzleri benzer
olan uzuvlar, peynir mayadan bağlandığı gibi, babanın menisinden bağlanır.
Bütün bu uzuvlar peynir sütten oluştuğu gibi ananın menisinden oluşur.
Nitekim mayanın ve sütün her biri, kendilerinden hâsıl olan peynirin bütün
cevherlerinden birer cüzdür. Bunun gibi menin her birisi, rahimde olan
ceninin bütün cevherlerinden birer cüzdür. Bundan sonra hamile kadının
hayız kanı, rahimde oluşan ceninin göbeği yolundan gıdası olup, onunla
büyüyüp gelişir. Pıhtılaşıp, öneki azası arasında olan boş yerleri
doldurup, et ve yağ olur. Kanın fazlası, nifas vaktine kadar kalıp, ondan
analık tabiatı dışarı atar. Doğumda sonra, çocuğun karaciğerinin oluşturduğu
gıda kanı, göbekten aldığı kanın yerine gidip, göbeği kapayıp, o kandan
oluşan et ve yağ, bu kandan oluşmaya başlar.
Et, kanın metininden oluşup, sıcaklık ve kurulukla bağlanır. Yağ, kanın
sulu ve yağlısından oluşup, bağlanır. Onun için sıcaklıkla çözülür. İki
meniden oluşan azanın birisi bedenden ayrılsa, bir daha o uzuv hakiki bir
bitişmeyle yerine gelmez. Bir cüzü eksik olsa, onun karşılığında bir şey
bitmez. Ancak çocukluk çağında, çocuğun dişi biter. Kandan oluşan uzuv,
telef olmasından sonra yine tamam bitip, benzerine bağlanır. Et gibi.

Dördüncü Madde

Beden uzuvlarının faydalarını ve özelliklerini bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Hassasve
hareketli olan bütün uzuvların his ve hareketinin başlangıç yeri kâh biry
sinir olur ve kâh farklı olup, her kuvvetin başlangıç yeri bir başka sinir
olur. Zarlara sarılmış ola iç organların zarlarının kaynağı, göğüs ve
karnın iki tarafında bulunan zarların birisindendir.
Göğüste olan zarlar; akciğer, atar ve toplar damarlar gibi azanın
zarlarının kaynağı kaburga kemiğidir. Boşlukta olan aza ve damarların
zarlarının kaynağı karın adalesindendir.
Etten olan bütün aza, ya liflidir, adalede olan et gibi. Veya onda lif
olmaz, karaciğer gibi. Bedenin hareketleri ise ancak lifi ile olur. Gerek
iradî olsun, gerek tabiî olsun: İradî hareket, adale lifiyle olur. Tabiî
hareket, et ve damar gibi. İradî hareketle tabiî hareketten bileşen
hareket: Bu iki hareket uzunluk ve en bulunan bir yapıya mahsus lif olur.
Şu hale çekmek için uzlaşan, itmek için tersi ve tutmak için ikisi arası lif
gereklidir. Azadan aort gibi bir tabakalı olan uzvun üç kısım lifi
birbirine benzerdir. İki tabakalı olan uzvun dış tabakasında lif birbirine
muhaliftir. İç tabakasında lif enlidir. İçinin iç yüzeyinde lif
uzunlamasınadır. Ancak bir tarz üzere yaratılmıştır ki, çekme lifi ile itme
birlikte olmayıp, belki çekme lifi ile tutma lifi birlikte olsunlar. Ancak
bağırsaklarda değil. Zira ki, bağırsakların tutmaya şiddetle ihtiyacı yoktur.
Her zaman çekmeye ve itmeye muhtaçtırlar.
Kendi cevherinden uzak olan cisimleri kuşatan sinirsel azaların bazısı bir
tabakalı, bazısı iki tabakalı bulunmuştur. İki tabakalı yaratılanlarında
nice faydalar vardır. Birinci fayda: İçlerinde olan cisimlerin hareketi
kuvvetiyle yarılmaktan korumaktır. Can damarları gibi. İkinci fayda budur
ki: İçlerinde bulunan saklı cisimler, ayrışma ve çıkmadan iki kat korunmuş
olur. Can damarlarında olan ruh ve kan gibi. Üçüncü fayda budur ki: İtme ve
çekmede, o uzuv kuvvetli harekete muhtaç olduğunda, itme âleti bir
tabakasında, çekme âleti bir tabakasında başka bulunsunlar. mide ve
bağırsaklar gibi. Dördüncü fayda budur ki: O uzvun sinirsel iç tabakasını
korumak için, dış et tabakası hazım için ayrılmış olsun. Zira ki hazmeden,
hazmedenle karşılaşmaksızın kuvvetiyle ulaşır olmak mümkündür.
Bazı uzuvların mizacı kana yakın olup, kan ona gıda olmak için birçok
değişikliklerde tasarruf etmeğe muhtaç olmaz. Et gibi. Onun için ete ulaşan
gıda, bir müddet kalıp sonra et gıdası olmak için onda boşluk ve karıncık
yoktur. gıda, ete düştüğü saatte, ona meyledici olur. Bazı aza, kandan uzak
mizaçlı olup, kan ona değişmekte çok değişime muhtaç olur; kemik gibi.
Onun için gıdası, onda bir müddet kalacak ya bir boşluk vardır; ayak ve
bilek kemiği gibi. Veya ayrı boşluklar vardır; alt çene kemiği gibi. Böyle
olan aza, vaktinde gıdadan ihtiyaç üstü alır ve çeker. Ta ki yavaşlıkla
kendi nefsine dönüştüre. Kuvvetli aza, kendi fazlalıklarını zayıf olan
komşularına iter. Yürek iç organlara, dimağ kulak arkasına, karaciğer bunun
iki yanına ittikleri gibi.
33-BÖLÜM:033:

İKİNCİ BÖLÜM

Omurga kemikleri, boyun kemikleri, kaburgalar, eğe kemikleri ve köprücük
kemiklerinin bileşim keyfiyetini beş madde ile açıklar.

Birinci Madde

Omurga kemiğinin bileşim keyfiyetini bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilgileri demişlerdir ki: Omurga kemiği
nice faydalar için yaratılmıştır. Bir faydası budur ki, canlının bekasında
kedisine muhtaç olunan murdar iliği (omurilik) içinde bulundurmuştur. zira
ki bütün uzuvların sinirlerinin çakış yeri dimağ olsaydı, insanın başı
şimdiki görünüşünden fazla büyük olmak gerekirdi. Bedene ağır bir yok olurdu.
sinirler, uzak uzuvlara ulaşmakta, uzun mesafeye muhtaç olup; âfetlere ve
kopuntulara açık olmaktan başka, ağır uzuvları yerlerine çekmekte
kuvvetleri az olurdu. Şu halde yaratıcı Allah Taâlâ, hikmet ve inayetiyle
dimağdan bir cüz olan omuriliği bedenin aşağısına erimiş bir maden gibi
akıtıp, omurgayı ona muhafız etmiştir. Ta ki omurga etrafında sinirlerin
bölümleri tevzi olunmak uygun olup, daha güzel ola. Omurganın bir faydası
budur ki: Önünde konulmuş olan azaların koruyucu kalkanı bulunmuştur. Onun
için boğumlar ve çıkıntıları vardır ki, onlar: Senaşen ismiyle
isimlendirilmişlerdir. Bir faydası dahi budur ki, beden kemiklerinin
yaratılışına esas ve temel bulunmuştur. Nitekim gemi omurgası gibi olduğu
yukarıda bilinmiştir. Onun için omurga kemiği gayet metin ve muhkem
yaratılmıştır. Bir faydası dahi budur ki, insanın ayağa kalkması için ve
hareketine imkan içi müstakil bulunmuştur. Onu için omurga kemiğinin düzeni
omurlarla nazm olunmuştur. Hepsi tek kemik veya büyük kemikler olmayıp, güzel
intizamı, en iyi yaratılış üzere kılınmıştır. Omurlar arasında bulunan
mafsallar e yumuşaktır ki, kıvamı za'f bula ve ne serttir ki katlanmaya
engel ola. Belki böyle ara ara yaratılmıştır. Omurganın omurları bir
kemiktir ki, ortasından omurilik nüfuz edecek delikleri vardır. Bazı
omurların sağ ve solundan deliğin iki tarafından dört çıkıntısı
bilinmiştir. Bazısı yukarıya ait, bazısı aşağıya aittir. Bazı omurların atı
çıkıntısı olup, dördü bir tarafında, ikisi bir tarafında bulunmuştur. Bazı
omurların sekiz çıkıntısı müşahede kılınmıştır. Bu çıkıntıların
faydalarının biri budur ki: Bunlarla afsala nasb ve bitişme ile omurlar
arası muntazam olup; birinin çıkıntılarının başları, birinin oyuklarına
grimiş olup, metanet bulmuştur. Bu omurga omurlarının çıkıntılarındın
gayri, başka çıkıntıları vardır ki, onların faydaları; çarpmadan koruyup,
mukavemetleriyle kalkan olmaktır. Bu çıkıntılar, sert ve geniş kemikler
bulunmuştur ki, omurların uzunlaması üzerine konulmuştur. Bunların
gerisinden yana yerlerine şevk ve senasen denilmiştir. Sağda ve solda
ulunanlarına kanatlar derler. Bunlar, bedenin uzunlamasında olan sinir,
damar ve adaleleri korurlar. Kenarlara yakın olan kanatların bir faydası
dahi budur ki: Kenarların üst tepeleri bunlara çakılmış olup, oyuklarıyla
raptedilmiş olu. Zira ki her kanadın iki çukuru ve her kenarın iki yumru
çıkıntısı vardır. Bu omurların orta deliklerinden başka ince delikleri
vardır ki onlardan sinirler çıkıp, damarlar girer. Bu delikler onun için
omurların iki tarafından yaratılıp, gerisinde bulunmamıştır. Zira ki onda,
giren ve çıkan damarları çarpmadan koruma gerekmez.
Damarlar ve sinirler, eğer omurganın önünde yaratılsaydı, bedenin tabiî
ağırlığıyle ve iradî hareketiyle meyilli olan yerlerde vaki olmakla, zayıf
olup, raptedemezlerdi. Bu, koruma için olan çıkıntıların üzerine sinir ve
rutubet akıcı olup, kaplamış ve örtmüştür ki, teğet olduğu et, incinmesin.
Mafsalların çıkıntılarının da durumu budur. Onar, birbirini takip ile
muhtem tutup, her taraftan raptederler. Lakin önden olan takip gayet
sağlamdır. Geride ola selistir. Zira ki ön tarafa eğilme, arkaya eğilmekten
ziyade gerekir. Şu halde omurganın omurları, takip ve irtibatlarıyle böyle
muhkem olduklarından, tek bir kemik gibi sebat ve sükûn için
yaratılmamıştır. Eğime ve katlanmayı kabul etmeleriyle esnek olduklarından,
birçok kemikler gibi hareket ve esneklik için konulmuştur.

İkinci Madde

Boyun omurlarını bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Boyun omurları
akciğer için, akciğer nice faydalar için yaratılmıştır ki, açıklansa
gerektir. Boyun omurlarının, omurga omurlarının üstündeki, altında olan
omurun üzerinde yüklenmiş olduğundan, her bir omur, kendi taşıyıcısından
küçük ve hafif yaratılmıştır. Ta ki âzanın hareketi hikmeti bir düzen üzere
bulunmuştur. Omurganın en altında ve sonunda olan omur, hepsinden daha
büyük ve daha sert yaratılmıştır. Ana karnında, kemiklerin nizamından önce
bulunmuştur. Kair içinde hepsinden sonra çürüyüp, toprak olur
denilmektedir. Omuriliğin en üstü, yer altındaki su yolu gibi çok ve katı
olduğu için boyun omurlarının delikleri daha geniş kılınmıştır. Zira,
sinir bölümlerinden yukarıya mahsus olan, aşağıya mahsus olandan çoktur. Şu
halde boyun omurları küçük ve delikleri geniş olması, ince cisimlerin
gereği olarak, hepsinden sert ve sağlamdır. Senasenleri küçük, kanatları
büyük ve ikişer başlı yaratılmıştır. Bu omurların harekete ihtiyacı, sebata
ihtiyacından fazla olduğundan, üst mafsalları alt mafsallarından selis ve
yumuşak kılınmıştır. Bu mafsalların şiddet ve sağlamlığa ihtiyacı az
olduğundan boyun altındaki gibi, üst alta bağlı olan mafsal çıkıntıları
büyük ve geniş olmayıp, küçük bulunmuştur.
Boyun omurlarının sayısı yedi olması, uzunluğu mutedil olmak içindir. Bu
omurların birincisinden başka, her birinin onbirer çıkıntısı vardır ki,
birer sinüse, ikişer şube, ikişer kanat ve yukarı tarafa çıkmış olan dörder
çıkıntı ve aşağıya dörder çıkıntılıdır. Sinirlerin çıkış yerinin yuvarlak
deliği, her iki omur arasında, yarım üzere taksim olunmuştur. Fakat ilk
omur ile ikinci omurun nice özellikleri vardır ki, sair omurlarda bulunmaz.
Zira ki, başın sağ ve sola olan hareketi, kendi ile birinci omur arasında
bulunan mafsal ile bağıntılı olmuştur. Başın ön ve arkaya olan hareketi,
kendisi ile ikinci omur arasından bulunan mafsal ile vücut bulmuştur. Ama
ilk mafsal, birinci omurun şahsiyeti üzerinde sabit olmuştur. Bu omurun üt
tarafında iki oyuğu vardır ki, onlara baş kemiğinin iki çıkıntılı tarafı
girmiştir. Vakta ki bu iki çıkıntının birisi oyuğundan yukarı çıkıp, öbürü
oyuğuna tamamiyle gömülse; baş ondan yana meyledip, o tarafa eğilir. Ama
ikinci mafsal, ikinci omurda bulunmuştur. Bu omurun ön tarafında uzun bir
çıkıntı yaratılmıştır ki, birinci omurun omuriliğin önünde olan deliğinden
girip, baş kemiğinde bulunan omuruna ulaşır. Vakta ki, sözü edilen çıkıntı,
o omurun deliğinden geçip, omura girse, baş ön tarafa meyledip eğri olur.
Eğer çıkıntı oyuğundan çıkarsa, baş düz durur. Eğer çıkıntı, deliğinden dahi
çıkarsa baş arka tarafa kaykılır. İkinci omurun gerisinde dahi kısa bir
çıkıntı vardır ki, ancak birinci omurda olan çukuru itçinde hareket
edip,onu geçmez. Ama birinci omurun özelliğidir ki, sensenesi olmaz.
Olmadığının faydası budur ki, ağır olmayıp çevresinde olan sinir ve
adalelere zahmet vermez. Bu çukur baş kemiğinde gömülmüş gibi olduğu için
kanatları dahi yoktur. Zira ki, sinirlerin başlangıç yerine yakın olup,
yerleri dar olduğundan kanatları bulunmaması hikmet-i ilâhidir. Bu omurun
özelliklerindendi ki, sinirle ondan doğarlar. Sair omurlar gibi iki
tarafından ve ortak noktadan doğmazlar. Ancak geri tarafının üstünden iki
delikten hepsi lif gibi ince oldukları halde dışarı çıkarlar. Uzadıkça yavaş
yavaş alınlaşırlar; yerlerine göre kalın olup, metanet bulurlar. İkinci
omurun kısa çıkıntısı, gerisinin üstünde bulunup, onda sinir çıkış yeri
deliği mümkün olmadığından, bunun delikleri sensenesinin yanlarında
kırılmıştır. Bu ikincinin çıkıntıları sağlam bağlarla birinci omura
bağlanmıştır. baş mafsalı, birinci omur ile selis bulunmuştur. İkinci omur
ile sair omurlar mafsallardan daha selis kılınmıştır zira ki, bu iki mafsal
ile olan baş hareketlerine ihtiyaç faza bulunmuştur. Hepsi yaratıcının
san'atı bilinmiştir.

Üçüncü Madde

Göğüs omurlarını bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Omurlar
kemiklerdir ki, kaburga kemiklerine bitişik olup, önemli azaları toplayıcı
ve muhafızdır. Bunlar oniki omurdur ki, onbirinin sensenesi ve kanatları
vardır. Birinin kanadı yoktur. Senseneleri eşit değildir. Zira ki,
bunlardan yürek gibi mühim azaya en yakın olup, bitişik oanı daha büyük ve
daha kuvvetlidir. Göğüs omurlarının kanatları diğerlerinden sert olup,
kaburgalar onlara ulaşmazlar. Göğsün yedi üst omurunun senseneleri büyük ve
kanatları kalın olup metanet bulmuştur. Ta ki, uzuvların demiri olan yüreği
en iyi şekilde koruyalar. Çünkü bu omurların cisimleri, sensene ve
kanatlarına gitmiştir. Şu halde bunların mafsal çıkıntıları, kısa ve geniş
suret bulmuştur. Onuncu omurun üzerinde bulunan omurların üst tarafa doğru
olan mafsal çıkıntılarında setli çukurları vardır. Aşağıya doğru olan
çıkıntıları yumru tarafları, o çukurlara girip, senseneri aşağıya
varmıştır. Onuncu omurun sensenesi kubbe gibidir. Mafsal çıkıntılarının iki
tarafında olan çukurları setsiz bulunmuştur. Zira ki, üstü, altıyla birlikte
setlenmiştir. Onuncunun altındaki çıkıntıları üst tarafına ve çukurları
aşağı tarafına meyilli olup, senseneleri üst tarafına kavisli bilinmiştir.
Onikinci omurun kanatları olmaz: Zira ki, onda kaburga kemiği varken gerek
kalmaz.
Midenin zarları tarafı, bu onikinci omura bitişiktir bu omurun üstü küçük
yapılı olduğundan, kendisinde fazla mafsal çıkıntısı yoktur. Göğüs omurları,
boyun omurlarından büyük olduğu için müşterek delikleri iki omur arasında
eşit bölünmeyip, derece derece yukarıdakinde fazla ve aşağıdakinde az olup,
sinir deliği tamamıyle onuncu omurda bulunmuştur. Göğsün diğer omurları ve
iki uyluk arası olan böğürün bütün umurları, bu delikleri tamamiyle içine
aldığı için onların olmaları ve sinirlerin çıkışı için bu omurların sağ ve
solunda birer delik yaratılmıştır. Göğüsün omurlarının üzerinde sensene ve
geniş kanatları vardır. Mafsal çıkıntılarının aşağıları, koruyucu kanatlara
benzer genişliklerdir.
Böğürün omurları beş kemik olmuştur. Böğür, kuyruk sokumu ile beraber
kasığın tamamına kaide gibi olup, o direk kemiğin taşıyıcısı ve bacak
sinirlerinin çıkış yeri olmuştur. Böğür kemikleri üçtür ki, onlar bütün
omurlardan daha sert, mafsalları daha sıkı ve kanatları daha geniş
bulunmuştur. sinirler için ön ve arka taraflarında delikler vardır ki,
oyluk mafsalları onlara mâni olmaya. Bu böğür kemikleri açıklanan böğür
kemiklerine benzer.
Kuyruk kemiği, üç kıkırdak omurdan meydana gelmiştir. Çıkıntıları yoktur
Küçük olduklarından, boyun omurları gibi sinirleri ortak deliklerden
bitmiştir. Üçüncü omur tarafından bir sinir çıkmıştır. Şu halde bu
açıklamadan anlaşılmıştır ki, omurganın tamamı bir tek nesne gibidir.
Fazlalık ve şekillerse yuvarlaktır. Zira ki çarpma âfetlerini kabul
etmekten en uzak şekiller, yuvarlak şekillerdir. Onun için omurga
omurlarının yukarıdakinin başı aşağıya, aşağıdakinin başı yukarıya
kaykılmış olup, orta omur olan onuncusu yanında hepsi toplanmıştır. Bu
onuncu omur, omurganın uzunluğu hasebiyle senasenin ortası olup, iki
yönden birine bükülmüştür. Ta ki iki taraftan her irinde bulunan dokuz
omur, bu onuncu omurun üzerine toplanmış olup, nizam bulalar. Şu halde
boyun omurları ile omurga omurlarının toplamı, yirmialtı omuru bulmuştur.

Dördüncü Madde

Kaburga kemiklerini bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Kaburga
kemikleri, kuşattıkları nefs âdetlerini ve gıda âletlerinin yükseklerini
korumak için yaratılmıştır. Şu halde bunlara ağırlık olmak için ve birine
eren âfet hepsine ermek için gıda ve nefesten göğüs boşluğu dolup, geniş
yere muhtaç olduğundan açılmak kolay olmak için ve teneffüs işlerine tayin
olunan göğüs adalesi çözülmemek için müteaddit kaburga kemikleri olup,
hepsi tek kemik olmamıştır. Bu göğüs kemikleri, baş aza olan yüreği ve onun
ardında bulunan azayı kuşatmışlardır. Zira ki, o azalara ârız olan
âfetlerin tesiri, büyük iş olduğundan, onları tam bir ihtiyat ile korumak
lazımdır. Onun için üstteki yedi kaburga, kedi içlerinde olan nefsanî aza
üzerinde, göğüs yanında birleşip, yüreği her yönden korumakla her yönden
kuşatmışlardır. Ama gıda azasına komşu olan alt kaburgalar, arka taraftan
koruyucu kalkan gibi, karaciğer dalak vesair azayı korumak içindir ki,
birbirine bitişik olmayıp derece derece kısalmıştır. Yukarıdakilerin uçarı
arası yakın ve aşağıdakilerin uzak bulunmuştur. Ta ki, midein yeri geniş
olup, gıda ve nefesten dolduğunda güçlük çekip, incinmiş olmasın.
Üstteki yedi kaburga, göğüs kaburgaları ismiyle isimlendirilmiştir. Bunlar,
her taraftan yedişer kaburgadır ki, iki ortaları büyük ve uzun, etrafı kısa
kılınmıştır. Zira ki bu şekil, her yönden insanın uzuvlarını daha iyi
sarmıştır. Bu kaburgalar, yumruları üzere, önce aşağıya meyledip, ondan
yukarıya dönerek, kemikler, göğüse bitişmiştir ki, sardıkları mekan geniş
bulunsun. Nitekim kaburgaların her birinden iki çıkıntı, omurga omurlarının
her bir kanadında olan iki çukur omura girip, katmerli mafsal hâsıl
olmuştur. Bunun gibi, bu yedi kaburganın göğüs kemikleri ile bulunan
bileşimi, aynen omurga omurlarının omurga ile olan bileşimi gibi suret
bulmuştur.
Geri kalan beş kısa kaburga, arka kemiklerdir. Uçları sivridir. Uçları
kıkırdaklarla korunmuştur ve çarpmalardan uzaktır. Kırılmaktan emin,
yumuşaklıkla sertlik arasında ota bir kıkırdak cisim ile yumuşak uzuvlara
bitişik ve gömülüktür.
Göğüs kemiği, yedi kemikten oluşmuştur. Onun tek kemik olduğu, yine
hafiflik için bilinmiştir. Kendi, yumuşak kıkırdaklarla bağlanmış ve
mafsalları sağlam yaratılmıştır. Ta ki, solunum organlarının genişlemesinde
yumuşaklıkla müsaadeleri bulunsun. Bu kemiklerin sayısı, kendilerine bağı
olan kaburgaları sayısınca yedi bulunmuştur. Göğüs kemiğinin en altına
geniş bir kıkırdak kemik bitişmiştir ki, onun aşağı tarafı yuvarlak gibi
olup, hançere benzemekle, hançer kemiği nâmıyle şöhret bulmuştur. Bu
kemiğin faydaları: Midenin ağzını koruyup, göğüs kemiği ile yumuşak uzuvlar
arasında aracılık edip, sert ile yumuşak arasını birleştirmekte uyuntu
vermektir.

Beşinci Madde

Köprücük kemiğini bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Köprücük
kemiği, göğüs kemiğinin iki yanından her birinin üzerine konulmuş bir
kemiktir ki, onun boşluğundan boğazın yanında boş bir açıklık kalmıştır. Ta
ki ondan dimağa yükselen damarlar ve inen sinirler geçip yol bulmuştur. Bu
kemik, boşluğa meyledip, omuz tarafınada bitişmiştir. Omuz, bu kemikle
bağlanmış olup, ikisi birilikte kol kemiğine bağlanmıştır.
Omuz kemiği ince faydalar için vücuda gelmiştir. Bir faydası budur ki: Kol
ile el ondan asılı olup, göğse bitişsin. iki elin, birbirine hareketi kolay
olup, selasetten kalmasın. Bir faydası budur ki: Omuz, kaburga
kemiklerinden uzak olup, iki kolun hareketi geniş kalıp, engel olmasın. Bir
faydası budur ki: Göğse hasredilmiş olan uzuvlara kalkan olup, omurga
omurlarının senasin ve kanatları makamında durup, göğse âfet ermesin. Bu
omuz kemiği, göğüs boşluğundan yana ince, enseden yana kalın olmuştur.
Boşluk tarafı üzerinde bükülmemiş bir boşluk vardır ki, kolun dönen tarafı
ona girmiştir. Bunun içi çıkıntısı vardır ki, birisi arka ve süt tarafına
kalkılmıştır. O, karga burnu nâmını bulmuştur. Onunla omuz, köprücüğe
bağlanmıştır. O çıkıntıdır ki, kolun ucunu üst tarafa eğilmekten engel
olmuştur İkinci çıkıntısı, aşağı ve ön tarafa gelmiştir. Yine kol kemiğinin
çıkmasına engel olmuştur. Şu halde göğüsten yana uzaklaştıkça, geniş olup,
yayılmıştır. Bu çıkıntının dışı üzerinde üçgen gibi bir çıkıntı vardır ki,
onun kaidesi, boşluktan yana, dar açısı göğüste yana gelmiştir. Ta ki
sırtın düz olmasına halel gelmemek için, omurga omurlarının senasini
yerinde koruyucu olmuştur. Bu çıkıntıya bitişik olan kıkırdağın yuvarlak
tarafıyle omuz genişliği son bulmuştur. Bu kıkırdağın bitişmesi de, diğer
kıkırdaklar gibi bilinmiştir.

34-BÖLÜM:034:

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

İki el ve iki ayak kemiklerinin bileşik keyfiyetini, isim ve özelliklerini
yedi madde ile açıklar.

Birinci Madde

iki pazu kemiklerini bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Pazu kemiği
yuvarlak şekil üzere suret bulmuştur. Ta ki âfet kabulünden uzak olmuştur.
Üst tarafı yumru olu, omuz çukuruna gevşek bir mafsalla girmiştir. Bu
mafsala gevşekliğinden, çok çıkma ârız olmuştur. Bu gevşeklikte iki fayda
vardır: biri ihtiyaçtır, biri emniyet ve selamettir.
İhtiyaç: Bütün yönlerde selamet harekettir. emniyet ise, sâbittir. Zira ki
pazu, her taraftan yana hareket etmeğe muhtaçtır. Lakin o hareket, onda çok
ve devamlı gelir. Ta ki, bağlarının kopmasından korkula. Belki pazu, çoğu
durumlarda sâkin ve sair mafsalları hareketli bulunmuştur. O mafallar
pazudan ziyade muhkem yaratılmıştır. Pazu mafsalını dört bağ tutmuştur.
Biri, enine perde gibidir ki, o mafsal, sair mafallar gbi kuşatıcı
olmuştur. İkisi sonundan inmiştir. Birinin tarafı geniş olup, pazu tarafını
çevrelemiştir. biri büyük ve sert olup, dördüncü bağ ile kargaburun
çıkıntısından inmiştir. Şekilleri geniş olup, pazuya temas etmiştir. Pazu
kemiği göğüsten yana çukur olup, boşluktan yana yumru kılınmıştır. Ta ki
üzerinde toplanmış ve tertip edilmiş olan adaleler, sinirler ve damarlar
örtülmüş olup, avuçladığı nesne gökçek ve kolay avuçlansın. iki el,
birbirinin üzerine rahat ulaşsın.
Pazunun alt tarafını üzerine iki bitişik çıkıntı bileşmiştir ki, iç
tarafında olan uzun ve inci bulunup, bir nesne ile mafsalı olmayıp, ancak
sinir ve damarları korumak için yaratılmıştır. Dış tarafında olan çıkıntı
ie ve üstte olan çukurda bulunan lokma ile dirsek mafsalı tamam olmuştur.
İkisi arasında bir yeri vardır ki, onun iki tarafında iki oyuk vardır.
Üstteki oyuk önde ve alttaki oyuk arkada vâki olmuştur. Üst oyuğun engeli
yoktur. Düzgündür. Fakat ikinci oyuk, daha büyüktür. Göğüs oyuğuna yakın
olan yeri düz olmayıp, oyuğu dahi yuvarlak bulunmayıp, duvar gibi düz
yaratılmıştır. Ta ki onda, kol çıkıntısı, boşluk tarafından yana hareket
edip, ona ulaştığında dursun. Bu iki oyuğa, iki atabe adı vermişlerdir. Bu
mafsallar, bu yapı üzere düzen tutmuştur.

İkinci Madde

Bilek kemiklerini bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Bilek,
uzunlamasına iki kemikten oluşmuştur. Onlara: iki bilek kemiği derler.
Bunların başparmağa yakın ola üstteki ince olup, ona, üst bilek kemiği
derler. Küçük parmağa yakın olan alttaki, taşıyıcı olduğundan alt kemik
adını almıştır.
Üst bilek kemiğinin faydası: Onunla bileğin hareketi eğilip, bükülücü
olmaktır. Alt kemiğin faydası: Onunla bilek kavrama ve yayılmadan yana
hareket eder. Bu iki kemiğin her birinin ortası ince ve latif
yaratılmıştır. Ta ki, kalın adaleler onları sıkmasıyle ağırlık veren
kalınlıklarından kurtulmuş olalar. ama etrafı, et ve adaleden arınmış ve
bağlar ile gizlenmiş oldukları için, mafsalların hareketiyle sert
çarpmalara uğradıkları için kalın ve metin kılınmıştır. Üst kemik,
girintili-çıkıntılı olup; faydası, eğik hareketlere kabiliyeti olmak
bilinmiştir. alt kemik, yumma ve açmaya yaradığı için düz yaratılmıştır.
Dirsek mafsalı, adale ile süt ve alt kemi mafsallarındandır. Üst kemiğin
tarafında küçük bir çukur vardır ki, pazunun boşluk tarafında olan çıkıntı
onda raptedilmiştir. O çukurda, bu çıkıntının dönmesiyle eğri hareketler
hâsıl olmuştur. Alt bilek kemiğinin iki çıkıntısı vardır ki, aralarında
(sin) harfine benzer benzer bir yer bulunmuştur. Onun çukurunda olan yüzeyi
yumru kılınmıştır. Ta ki pazunun çukur tarafında olan yere girip, dirsek
mafsalı ondan bileşe. Vakta ki giren yer, çukur yer üzerinde geri ve süt
taraflarına hareket eylese, el yayılır. Kaçan çıkıntıyı haseden çukurdan
duvar eri ayrılsa; eli ziyade yayılmaktan haps ve men edip, adale ile bilek
istikametine yakın olur. Kaçan iki yer birbirinin üzerinde ön ve üst
taraflarına hareket eylese, el yumulup, bileği pazuda ön tarafa teğet
olur. İki çıkıntının aşağı tarafları, tek bir şey gibi toplanmış olup,
onlardan geniş ve ortak bir çukur meydana gelir ki, çoğunlukla alt
çıkıntıda bulunmuştur. Bu çukurdan fazla kalan âfetlerden uzak olmak için
yumru ve kaygan yaratılmıştır. Alt bilek kemiğinin çukuru gerisinde
uzunlamasına bir çıkıntı vardır ki, faydası: Korumak ve kollamaktır.

Üçüncü Madde

El ayasının kemiklerini bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: El ayası, bir
çok kemiklerden meydana gelmiştir. Ta ki cüzüne erişen âfet, bütününe
erişmesin. El ayası, eli yumduğunda, o kemiklerle çukurlaşmakta ve büyük
cisimler üzerinde avucun çukur olmasıyle, kayganların tutulması mümkün
olsun. Bu kemiklerin mafsalları birbirine zaptolunmuştur, ta ki dağılmasın.
Avucun aldığı nesnelerde tutuşu zayıf olmasın. Hatta ayanın derisi soyulsa,
bu kemiklerin hepsi bitişik ve tek görünür. Bu bitişme ile bile bu
kemikleri birbirine birçok bağlar, sağlam bağlayıp; bir miktar mutavaat
vermiştir. Ta ki avucun içinde kavramaya yarayan çukurluk meydana gelsin.
Aya kemikleri yedi ve bir de fazla kemik yaratılmıştır. Ama yedi asıl
kemik, iki saf kılınmıştır. Bir safı, bilekten yanadır ki, cisimleri ince
ve sayları üç bulunmuştur. İkinci safın kemikleri, parmak taraklarından yana
bulundukları için geniş olup, sayısı dört bilinmiştir. Şu halde üçü araya
sıkıştırılıp, bileğe yakın olan tarafı ince ve gayet bitişik bulunmuştur.
Öteki safa yakın olan tarafı, geniş ve bitişiklikleri az kılınmıştır.
Sekizinci kemik ise, el ayasının iki safını düzenlemek için değil, belki
ayaya yakın olan siniri korumak içindir. üç kemiğin açlarının
birleşmesinden, onun tek ucu hâsıl olup, iki bilek kemiği uçlarından hâsıl
olan geni çukura girip, ondan mafsal yumulur ve açılır. Alt bilek kemiğinde
açıklanan çıkıntı, aya kemiklerini yakın ola kemiğin çukuruna girip, onunla
mafsal, eğik ve açık olmuştur.
Tarak kemikleri dört olup, dört parmağa mukabil gelmiştir. Bu tarak
kemikleri, ayaya yakın olan tarafta birbirine yakın olmuştur. Ta ki bitişik
gibi olan kemikleri ayaya bitişmesi gökçek olsun. Parmaklar tarafından yana
bir miktarca açık olmuştur. Ta ki kemikler, farklı açıklıklara güzel
bitişsin. İç tarafından çukur olmuştur, ta ki genişlik ve sıkışıklığa
yardımcı olsun. Aya mafsalı ile tarak kemikleri, aya etrafında olan
çukurlara, kıkırdaklara bürünmüş olan tarak kemiklerinden çıkıntılar
girişiyle telif edilmiş yaratılmıştır.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
haydarı kerrar
Administrator

Administrator


Mesaj Sayısı: 2630
Kayıt tarihi: 24/05/09
Nerden: ANKARA

MesajKonu: Geri: İ.Hakkı hazretleri Marifetname 3   Ptsi Mart 01, 2010 6:33 pm

Dördüncü Madde

Parmak kemiklerini bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: El parmakları
eşyayı kavramakta yardımcı âletlerdir. Parmakların eti, kemiklerden hâli
yaratılmadı. Gerçi muhtelif hareketleri sülük ve balık hareketleri gibi
mümkün idi. Lakin parmakların işleri, el titremesi gibi zayıf olmayıp,
metin ve kavi olmak için kemiklerle dolu yaratılmıştır. Bu parmaklar, birer
kemikten yaratılmayıp, müteaddit kemiklerle bulunmuştur. Ta ki işleri zor
olmasın. Her parmak üç kemikten yaratılmıştır. Zira ki, üçden ziyade olsa,
ağır eşyayı zaptetmekten âciz kalırdı. Üçten az olsa, parmakların
hareketleri eksik olurdu. Parmak kemiklerinin uçları ince, kaideleri
geniştir. Üsttekiler alttakilerden boy boy büyük yaratılmıştır. Ta ki
yüklenici ve yüklenen arasında münasebet gökçek olsun. Bu kemikler yuvarlak
kılınmıştır. Ta ki âfetlerden korunmuş kalsınlar. Boşluksuz ve iliksiz,
sertlik üzere yaratılmıştır. Ta ki çekme ve kavrama hareketlerinde
metanetleri sağlam ve kuvvetli olsun. Dışları yumru, içleri çukur
bulunmuştur, ta ki tutma ve oğma kolay olsun. Dış tarafları dahi baş parmak
ve küçük parmak gibi parmak olmayan taraflar yumru kılınmıştır; ta ki
sıkışma anında âfetlerden korunmuş olan yuvarlak şekle benzesin. İçlerinde
et az olmuştur. Ta ki onları koruyup ve örtüp, kavrama ile temas olunan
nesnelerin altında eğilici olsun. Dış tarafları etsiz kılınmıştır. Ta ki,
ağır olmayıp, hafiflik bulsun. Parmakların etrafında tırnaklar olmuştur. Ta
ki uçları, etkili silah yerini tutsun. Parmakların uç etleri çoktur. Ta ki
birine yapıştığında iyice tutsun. Orta parmağın mafsalı uzun olup,
ötekilerininki daha kısa olmuştur. Ta ki, kavrama sırasında parmakların
etrafı eşit olup, avucun içinde boş yer kalmayı, muntazam olsu. Kavranan
yuvarlak üzerinde el ayası ve parmaklar çukurlaşıp, her taraftan ona temas
kılsın.
Baş parmaklar, diğer dördünden daha kısa ve kalın yaratılmıştır. Ta ki
hepsine mukavemette muadil kalsın. Eğer baş parmak, kendi yeri gerisinde
konulsaydı, faydası kalmayıp, engelleri peyda olurdu. Zira ki eğer
baş parak, elin içinde olsaydı, el içiyle ola işlerin çoğu yapılamazdı. Eğer
küçük parmak tarafında konulsaydı, iki el, kavradıkları nesnede, birbirine
mukabil ve uygun gelmezdi ve birbirine yardım edebilmezdi. Eğer elin
sırtına olsaydı, ziyade uzak olup, yararı kalmazdı. Başparmak, tarak
kemiğine bağlanmadı. Ta ki kendi ile dört parmak arasında mesafe dar
olmaya. Şu halde, vakta ki, dört parmak bir taraftan, bir nesneyi kuşatıp,
başparmak ta onlara mukavemet eylese; elin, bir büyük nesneyi alıp
kavraması mümkün olur ve bir tarafla başparmak, avucun kavradığı nesnenin
azası benzeridir ki, onu örter. Bütün parmakların asâyişi, rutubetli ve
yapışkan kılınıp, birine giren rutubetli ve yapışkan kıkırdak ve çukurlara
bitişik yaratılmıştır. Ta ki onunla rutubetleri sürekli olup, onlara
hareketlerinden kuruluk gelmesin. Mafsallarını, kuvvetli bağlar sarıp,
kıkırdak örtüleriyle bitişik yaratılmıştır. Ta ki muhkem olsunlar. Ziyade
sağlamlık için mafsallarında bulunan açıklıkları, küçük kemikler ile
doldurulup, metanet verilmiştir. Bunlara: Semsemaniye derler.
Tırnaklar dört fayda için yaratılmıştır. Birinci faydası: Bir nesneyi
bağlayıp düğümlemekte; parmaklara dayanak olmaktır. İkincisi: Onlarla ufak
nesneleri kaldırıp toplamaya kudret bulmaktır. Dördüncüsü: Bazı vakitler,
gerektiğinde, silah gibi onlarla düşmandan intikam almaktır. Tırnakların
etrafı, yuvarlak kılınmıştır. Ta ki çarpma âfetlerinden korunsunlar.
Yumuşak kemiklerden yaratılmıştır. Ta ki sert nesnelerle karşılaşmada
kolaylıkla eğilip, selametle bükülsünler. Mukavemetle yarılıp ve kırılmayıp,
sağlam kalsınlar. Kazınma ve törpülenme taraflarında bulunmuşlardır. Onun
için büyüyüp ve gelişip, uzar kılınmışlardır. Ta ki çarpmalarda mahvoldukça
yine tamam olsunlar. Uzadıkça, kesmekle karar bulsunlar.

Beşinci Madde

Kasık kemiklerini ve kalçayı bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Bedende bulunan
kemiklerin biri dahi kasık kemiğidir. O, kuyruk sokumu yanında sağlı ve
sollu iki kemiktendir ki, kasığın ortasında sağlam bir mafalla birbirine
bitişmiştir. Bunlar, adı geçen üstteki kemiklerin yesası gibi bilinmiştir.
Alttaki kemiklerin hepsinin yüklenicisi ve nakledicisi bulunmuştur. Bu iki
kemiğin her biri dört cüze taksim olunmuştur. Boşluktan yana olan
parçalarına hâsıla kemiği ve harkafe kemiği adı verilmiştir. Önden yana
olan parçalarına kasık kemiği denmiştir. Arkadan yana olan parçalarına virek
kemiği denilmiştir. içe ve aşağıya olan parçalarına kalça payı denilmiştir.
Zira ki, bularda, iki kalça kemiklerinin yumru uçları girecek oyuklar
bulunmuştur. Bu iki kemik üzerinde meni âletleri, rahim, makat, mesane gibi
latif azalar konulmuştur.
İki ayağın faydası: iki nesnedir. Biri nizam, üzere ayakta durmaktır ki,
iki ayak ile sabit ve kaimdir. Biri yukarı çıkma, inme ve düz durma
durumlarında intikallerdir. iki kalça ve iki ayak ile bu intikaller
yapılır. Zira ki, eğer ayağa bir âfet erişse, ayakta durma düzeni zor olur.
İntikal kolay ve rahat olur. Eğer kalça ve baldır adalesine bir âfet
erişse, o vakitte ayakta durma kolay olur, intikal zor olur. Ayak
kemiklerinin birincisi iki kalça kemiğidir ki, bedende olan kemiklerin en
büyüğüdür. Zira ki, bu iki kemik, üstlerinde olanı yüklenici ve altlarında
olanı nakledicidir. Bu iki kemiğin üst tarafları kubbe gibi yumru olup,
hakk'u-l vikete olan çukura girmiştir. Bu iki kemik, önden ve boşluktan yana
yumru, geri ve içeriden yana çukur ve kesik kılınmıştır. Ta ki büyük
adleleri, sinirleri, birçok damarı gökçek koruyup; hepsinden düz bir nesne
hâsıl olup, onula oturuş daha güzel olsun. Eğer hakk'u-l virek beraberinde
düz konulsaydı, iki oyluk arası uygunsuz ve geniş olup, yamuk olurdu. Bu
iki kemiğin alt tarafında diz mafsalları için her birinin iki çıkıntısı
vardır. Diz mafsalından önce baldır kemiklerini beyan ederiz, ta ki ondan
diz mafsalı ortaya çıka.

Altıncı Madde

Baldır kemikleri ve iki diz mafsalını bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: bilek gibi
baldır dahi iki kemikten yaratılmıştır. Biri büyük ve uzundur ki, ona büyük
kasba denilmiştir. Biri küçük ve kısadır ki; üst tarafı kalça kemiğine
bitişik olmayıp, ona küçük kasba adı verilmiştir. Kalça gibi baldır
kemiğinin boşluktan yana yumruluğu bulunmuştur. Küçük kasba, alt tarafta
içten yana yumru yaratılmıştır. Ta ki onlarla baldır adaleleri ve sinirleri
muntazam olsun. Hakikatte baldır, o büyük kasbadır ki, kalça kemiğinden
kısa bulunmuştur. Ta ki, hareket için hafif olsun. Bu baldıra bir mutedil
miktar verilmiştir ki; ne üstünü taşımaktan âciz olur; ne hareketten zorluk
bulur. Bununla bile küçük kasba ile dahi ona kuvvet ve sağlamlık
verilmiştir. Küçük kasbanın bu sağlamlığından dahi büyük kasba ie
aralarında olan sinirleri ve damarları örtücü ve koruyucu bulunmuştur.
Mafsal önünde büyük kasbaya iştirakle yumulma ve yayılmaya kuvvet vermek
için yaratılmıştır.
Diz mafsalı: Kalça kemiğinin alt tarafında olan iki çıkıntının baldır
kemiğinin üst tarafında bulunan iki çukura girmek ile hâsıl olmuştur.
Bunlar, birer lif bağı ile bağlanmış olup, iki taraftan iki metin bağ ile
muhkem düğümlenmiştir. İkisinin önleri diz kapağı kemiğinde yerleşmiştir.
Diz kapağı ayrı bir yuvarlak kemiktir ki, ona diz gözü denilmiştir. Bunun
faydası, diz üzerinde oturma anında diz mafsalını ayrılmaktan bu kemik ile
koruyup, emniyet bulmaktır. Bu ağır bedeni taşıyan mafsal, hareketi ile
kuvvet verip, ona direk olmaktır. Ve bu kemiğin yeri bu mafsalın önünde
bulunmuştur. zira ki bu mafsala ani saldırı ve çarpma çoğu zaman ön
taraftan olur, bilinmiştir. ama geri taraftan yana ani çarpma olmayıp, sağ
ve sol tarafa eğilmesi az bulunmuştur. Şu halde ani kalkma ve oturmalarda
diz mafsalına ön taraftan zor zahmet gelmekle ihtiyat kılınmıştır.

Yedinci Madde

Ayak kemiklerini bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Ayak, ayakta
sebat için âlet yaratılmıştır. Şekli, ayakucu tarafına uzamış bulunmuştur.
Ta ki üzerine dayanma ve dinelmeye yardımcı olsun. İç taraftan yana beli
ince kılınmıştır. Ta ki ayakta durma durumunda ön tarafı ayaktan yana dönük
olup, yürürken atılacak ayağın dayanmakla, yürüme düzeni uygun olsun.
Dikenli olan yere, ayak bastığında tabanı üzere olup, diken ona şiddetle
batmasın. Yuvarlak nesnelere ayak ayası, kolay ve sağlam basıp, bir tarafa
kayıp gitmesin. Ayağın çok kemikten oluştuğundan nice faydaları
bilinmiştir. Biri budur ki: Ayak, bastığı nesneyi gerektiğinde sağlam basıp
sabit olmaya kadir bulunmuştur. Zira ki ayak, bastığı nesneyi el ayasının
kavradığı gibi kavrar bilinmiştir. Sair faydaları, çok kemikli olan azanın
sayılan faydalarının aynısı bulunmuştur.
Bir ayağın kemikleri yirmialtı adet olmuştur. Biri topuk kemiğidir ki,
onunla bacak mafsalı tamamlanmıştır. Biri ökçe kemiğidir ki, ayakta
durmanın temel direği onunla bulunmuştur. Biri kayık kemiğidir ki, ayağın
ortası onuna yerden kalkıp ön tarafı dahi onunla yere gelir. Ayak bileğinin
dört kemiği vardır ki, onlarla ayak taraklara bağlanır. Biri merdiven
kemiğidir ki, altıgen şeklindedir. O, ayağın dış tarafından yana
konulmuştur. Ta ki, yer üzerinde o tarafın sebatı gökçek bulunsun. Beş
kemik dahi tarak için yaratılmıştır.
insanın ayak topuğu diğer hayvanların topuğundan daha çıkıntılı kılınmıştır.
Ayağın hareketinde faydalı olan kemiklerin en yararlı topuk bulunmuştur.
Nitekim ayağın sebatında faydalı olan kemiklerin en lüzumlusu topuk
bilinmiştir. Topuk, daha önce açıklanan iki baldır kemiğinin yuvarlak
tarafları arasında konulmuştur ki, onu üst tarafından, kafasından, dış
tarafından ve iç tarafından kuşatmıştır. Onun iki tarafı, topuk kemiğindeki
çukura girmiştir. Bu topuk, bacak ile ökçe arasında bir vasıtadır ki,
onunla birbirine gökçek bitişmesi bulunmuştur. O ikisi arasında mafsal,
metin olmuştur. Topuk ortada bulunup önünden kayık kemiğine, mafsal bağı
ile bağlanmıştır. Kayık kemiği, geri tarafından ökçe kemiğine, ön
tarafından bilek kemiğinin üstüne, dış taraftan yana bacak kemiğine
bitişmiştir. ökçe, topuğun altında konulup, kendi sert, arka tarafı
yuvarlak yaratılmıştır. Ta ki, afetlere mukavemet edip, sertlikle isabet
eden nesneleri iyi tarafa atsın. Alt tarafı düz kılınmıştır. Ta ki, düz
basması kolay olup, bastığı nesne üzerinde rahatla karar etsin. Ölçüsü
büyük olmuştur. Ta ki, bedenin yükünü taşımaya kudreti yetsin. Şekli, uzun
üçgen olup, yavaş yavaş incelip, ayağın ortasında dış tarafına ulaştığında
son bulmuştur. Ta ki, ayağın çukuru arkadan ortaya doğru yavaşlıkla gitsin.
Ayak bileği, el bileğine uymaz. Zira ki, ayak bileğinin kemikleri bir saf;
el bileğininkiler iki saf bilinmiştir. Bu bileğin kemik sayısı, ondan az
kılınmıştır. Zira ki, kavrama ve harekete ihtiyaç, elde çok bulunmuştur.
Ayaktan istenen, sebat ve sağlamlık bilinmiştir. Mafsal ve kemiklerin
çokluğu sebat ve sağlamlığa zararlı olduğu gibi, yoklukları dahi sebat ve
sağlamlığa zararlı olduğundan, insan ayağı bu biçimde yaratılmıştır.
Ayak tarağı, beş kemikten bileştirilmiştir. Ta ki, her birine beş parmaktan
biri bitişip, bir safta dizilsinler. Ayağın parmakları, elinkilerden daha
kısadır. Zira ki, ayakta istenen metanet, elde kavramak bulunmuştur. Ama
baş parmak iki büyük boğumdan ve ondan başka parmakların hepsi üçer
boğumdan yaratılmıştır. Ta ki, yürüme hareketi düzenini bulup, yürüyüşünde
âhenk olsun.
Böylece insan bedeni semsemelerle (susam şeklinde kemik) birlikte toplam
üçyüz kemikten oluşmuştur. Bu bileşim üzere bulunan şaşırtıcı terkipler,
akıl sahiplerine ibret olmuştur. Şaşırtıcı şekillerinde benzersiz yaratıcıyı
fikreden ve düşününe akıllılara hayret gelmiştir. Şaşanlar, bu sanat
şaheseri binadan çok ibret alıp, nice izzet ve lezzet bulmuştur. Yaratıcı
ve şekil veren Allah, münezzehtir, deyip hayrette kalmıştır.
35-BÖLÜM:035:

ÜÇÜNCÜ BAHİS

Uzuvların hareketleri keyfiyetini, adalelerin mahiyetini, cüzlerini,
metanet ve özelliklerini üç bölümde ayrıntılı olarak bildirir.

BİRİNCİ BÖLÜM

Adalelerin diziliş keyfiyetini, onlarla baş ve boyunda bulunan hareketleri
yedi madde ile açıklar.

Birinci Madde

Adalelerin dizilişini ve onlarla hâsıl olan hareketleri topluca bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: İnsan bedeninde
mevcut olan dörtyüzyirmi tane irade-i ihtiyarî hareketin tamamı sinirler
vasıtasıyle yürekten dimağa, ondan uzuvlara ulaşan kuvvetle hâsıl olup,
hareketli azanın temeli bulunan sert kemikler ile ince sinirlerin bitişmesi
uyumsuz olduğundan yaratıcı olan Allah, inayeti ile lutfedip, uzuv
kemiklerinden sinire benzer bağlar bitirip; sinirler ile tek bir şey gibi
toplamış ve birleştirmiştir. Bağlar ile sinirlerden bileşen baş, beyin e
omuriliğin hacimleri tahammülünce çıktığı yerde ince bulunup, özellikle
uzuvlara bölünüp ve yayıldığına her bir kemiğin payı, oldukça ince zayıf
olup, asıl çıkış yerinden uzaklaştıkça bozuşumu ortaya çıktığı için
yaratıcı Allah, hikmeti ile tedbir edip, sinirlerle bağlardan bileşen
uzuvları az yaratmakla kalın edip, aralarını et ile doldurup, zar ile perde
çekip, sinir cevherinden olan belkemiğini ortasında korumuştur. Şu halde
bunun hepsi sinirden, liften, etten ve zardan meydana gelmiş bir uzuv
olmuştur ki, ona adale derler. Bu adale toplandığında kısalır. Ondan uzuv
tarafına giden kirişi çeker. O durumda o uzuv buruşup, çekilmiş olur. Yine
bu adale kendi yayılması ile uzadığında, o kiriş gevşer. O vakitte, o uzuv
açılıp, uzar. İradî hareketlerin hepsi bu keyfiyetle hâsıl olup, çeşitli
nevilerle yerine göre suret bulur.

İkinci Madde

Yüz adalelerinin bazılarını ve onlarla hâsıl olan hareketleri bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Yüz adaleleri,
onda olan hareketli uzuvların hareketleri sayısınca bulunmuştur.
Yüzün hareketli uzuvları, alın, göz, göz kapakları, yanaklar, burun uçları,
alt çene ve dudaklardır.
Alnın hareketi, ince, geniş ve örgütlü bir adale iledir. Bu adale, alnın
derisi altında yayılmış olup, ona bir derece karışmıştır ki, alnın
derisinden bir cüz olup, ondan tecridi imkansız bulunmuştur. Alnın derisi
adaleden hareketli olan uzva kiriş bitişmiştir. Bu adalenin toplanması ile
iki kaş kalkıp, gevşemesi ile inip, göz kırpmalarına dahi yardımcı
kılınmıştır.
Gözbebeği ki, gözün içindedir. Onu hareket ettiren altı adaledir. Dördü,
gözün dört tarafındadır ki, her biri göz bebeğini kendi yönüne hareket
ettirmişti. ikisi, gözün gerisinde yani kaykacında korunmuştur. Onlarla göz
bebeğinin daire üzere olan hareketi bulunmuştur. Gözbebeğinin gerisinde
bir adale vardır ki, açıklanacak içi boş sinire dayanak olup, ona kendi
perdeleri ile metânet veriştir. Onu yumrulaşma sırasında gevşemekten men
ile zaptetmiştir Fakat gözün üst kapakları hareketi ile maksat tama olup,
gözün yumulması gerçekleştiğinden alt kapakları hareketine gerek
kalmamıştır. Hakk'ın inayeti ise mümkün oldukça âletlerin azalmasına sarf
olunuştur. Zira ki, âletlerin çokluğunda âfetler çok bulunmuştur. Üst kapak
sakin olup, alt kapağın hareketli olması mümkündü. Lakin Hakîm olan
Allah'ın inayeti, işleri çıkış yerine daha yakın olmakla sinir ona
ulaştığında bükülme ve değişime muhtaç olmadığı bilinir. Üst kapak için
gözün açılması sırasında kalkma hareketi ve kapanması vaktinde inme
hareketi gerekip, kapanma ise aşağı tarafa çeken adalelere muhtaç
olduğundan gözün iki tarafında iki adale yaratılmıştır ki, göz kapağını
aşağıya çeker bulunmuştur. Göz kapağının açılması için ortasına bir adale
inip, kirişinin tarafı kapağının tarafına yayılmıştır ki, o kısılıp
toplandığında gözün açılması hâsıl olur. Onun için bir adale yaratılıp,
doğru inip, kapağın iki perdesi arasında kıkırdak gibi geniş bir cisim
olup, kirpiklerin bittiği yerin atında yayılmıştır. Göz kapağı, göz
bebeğini korumak için ve kirpikler onu tozlardan korumak için
yaratılmıştır. Şu halde bütün beden azaları, nice hikmetler ve faydalar
için yaratılmıştır.

Üçüncü Madde

Yanakların, dudakların ve burun kanatlarının hareketlerine vesile olan
adaleleri bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Yanağın iki
hareketi vardır. Biri, alt çeneye tâbidir. Biri, dudağa ortak olarak, diğer
bir uzvun hareketine tâbi olan kendi hareketidir. Onun için yanak ile o
uzvun müşterek bir adaleleri vardır. O adale her bir tarafta geniş olup, bu
isim ile bilinmiştir. Bu iki hareketin iki adalesinin her biri, dört cüzden
bileşik bulunmuştur. Zira ki her birine dört yerden lif gelmiştir. Bir cüzü
köprücük kemiğinden çıkıp, sonları iki dudağın iki tarafına, alt taraftan
bitişik olup, ağzı yana ve aşağıya çekmiştir. İkinci cüz, iki tarafta,
böğür ve köprücük kemiğinden çıkıp, lifleri yanlara gitmiştir. Sağdan
çıkan, soldan çıkanla kesişip, geçmiştir. Şu halde ağdan gelen lif, dudağın
sol alt tarafına ve soldan gelen lif, onun üst sağ tarafına yetmiştir. Bu
iki lifin toplanmasıyle, ağız daralıp, dudaklar ön tarafa gelir. kesenin
ipliği, kendi ağzını topladığı biçimde olur. Üçüncü cüz, omuzda olan kemik
yanında bitip, o adalenin bitiştiği yerin üstünde bitişmiştir Dudağı iki
tarafa eşit ve imale ile meyilli kalmıştır. Dördüncü cüz, boyundaki
susamcıklardan gelip, iki kulak hizasından geçip, yanak cüzlerine
ulaşmıştır. Çizgi, onunla öyle açık harekete gelmiştir. O harekete dudak
dahi uymuştur.
Dudağın adalelerinin biri, yanak ile müşterek olan adaledir ki,
açıklanmıştır. Dudağa mahsus adaleler dört bulunmuştur. İkisi, elmacık
kemikleri üzerinden galip, dudağın iki tarafına bitişmiştir. iki adale dahi
aşağıdan gelip, dudağa ulaşmıştır. Dudağın hareketinde bu dördü yeterli
olmuştur. Zira ki, bu adalelerin her biri tek başına hareket ettiğinde,
dudağı kendi tarafına hareket ettirir. İkisi iki taraftan beraber hareket
etseler, dudak iki tarafa yayılıp gider. Dördü birlik hareket etseler,
dudağın hareketleri dört tarafa tamam olup, kusuru kalmaz. Bunlardan gayrı
onun hareketi olmaz. Müşterek olan adalelerin etrafı dudağa bir derece
kaynaşmıştır ki, onun cevheri olan etten fark olunmaz.
Burun kanatlarıdır ki, ikisine iki küçük sağla adalenin birleşmesi âdildir.
Küçük olduklarına, çok hareketli olan yanak ve dudağın adalelerini
yerlerinin lüzum ve genişliği yol açmıştır. Sağlam oldukları, onlarda kemik
olmadığındandır. Bu iki adalenin çıkış yeri elmacık kemikleri tarafında
bulunmuştur. Zira ki, elmacıkların lifine karışmış olup, burun kanatlarını
o tarafa hareket ettirir bilinmiştir. Hepsi Allah'ın hikmeti ile
konulmuştur.

Dördüncü Madde

Alt çenenin hareketini, faydalarını ve adalelerini bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Üst çene
hareket etmeyi, alt çene hareketli olduğunda nice faydalar vardır. Biri
budur ki, en hafif olanın hareketi uygun ve kolaydır. Biri budur ki,
hareketle zahmet çeken uzuvları kuşatmayanı hareket ettirmek daha doğru ve
daha güzeldir. Biri budur ki, üst çene sakin olduğundan, mafsalı ile
mafsal ucu metin ve sağlamdır.
Hareketli olan alt çenenin üç hareketi vardır ki: Biri ağzı açma
hareketidir. Biri kapama hareketidir. Biri çiğneme ve öğütme hareketidir.
Açma hareketi, çeneyi aşağıya indirir. Kapama hareketi, çeneyi yukarıya
kaldırır, öğütme hareketi, çeneyi iki tarafa meyil ile döndürür. Şu halde
kapama için iki adale yaratılmıştı ki; üst taraftan inip, çeneyi yukarıya
çekerler. İnsan çenesi hafif olup, hayvan gibi kesme ve koparmaya fazla
muhtaç olmadığından bu iki adalenin miktarı küçük yaratılmıştır. Oldukça
yumuşak olan beyin cismi ki, bunların çıkış yerleri kılınmıştır. Beyine
yakın oldukları için bunlar dahi yumuşak bulunmuştur. Zira ki bu adalelerle
dimağ arasında ancak bir kemik yaratılmıştır. Dimağdan çıktıkları yer
yanında bir çift kemik içinde o yaratıcı Allah bunları defnedip, perdeden
geçirmiştir. Ta ki, bu kemik sinirlerin başlangıç yerinden uzaklaşmakla
cevherleri bir miktar sertleşmiş olsun. Bu iki adaleden her birinin birer
büyük kirişi vardır ki,alt enenin kenarını çevirmiştir. Toplandıkça o çeneyi
yukarı kaldırıp, üst çeneye bitiştirirler. Bu iki adaleye iki adale dahi
yardımcı olmuştur ki, onlar ağzın içinden gelip alt çenede boşluğa
inmiştir. Ağzın içinden gelen adalelerden biten kirişlerin metanetleri için
ortalarından çıkmıştır.
Ağzın açılması ve çenenin indirilmesi, adalelerinin lifleri kulağın
arkasında olan ebriye çıkıntılarından inip, toplanıp, tek bir adale
olmuştur. Ondan ziyade sağlamlık için kısa ve halis bir kiriş oyup, çene
kemiğine ağlanacak yerde bitişip, birleştiğinde çeneyi arka tarafa çekip
aşağıya indirici olur. Çünkü bu çenenin tabii ağırlığı inişine yardımcı
kılınmıştır. Şu halde ona iki adale kifayet edip, başka bir yardımcıya
ihtiyacı kalmamıştır.
Çiğneme ve öğütme için iki adale yaratılmıştır ki, her tarafta birer üçgen
adale bulunmuştur. Kaçan açılarının darı olan tarafı elmacık kemiğine
girse, iki kenarı uzayıp; biri alt çeneye iner ve biri çift kemiğe
yükselir. Üçgenlerin tabanları, aralarında düz olarak birleşip, her bi açı,
kendi yerine gider. Ta ki sözü edilen üçgen adalesinin toplanmasından,
muhtelif yönleri meydana gelip, çiğneme ve öğütme onunla hâsıl olsun.

Beşinci Madde

Baş ve boyunun hareketlerini ve adalelerini bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Baş için
kendine özgü hareketler vardır Boğazın beş kemiğiyle dahi ortak hareketleri
vardır ki, başın eğilmesine boynun eğilmesi denir. Bu iki tür hareket ki,
özel ve ortaktır. Her biri ya ön tarafa veya arka tarafa doğrudur. Veya sağ
tarafa eğik veya sol tarafa eğiktir. Kâh bu iki tür hareket arasında iltiat
doğar ki, daire şeklini bulur.
Başın aşağı düşmesi ve kendine has olan hareketinin iki adalesi vardır.
Başın iki nahiyesinden gelmiştir. Zira ki lifleriyle yukarıda kulak
gerisinden ve aşağıda böğür kemiğinde çıkıp, tek bir bağlantı gibi olup,
başa çıkmıştır. Şu halde eğer biri hareket eylese, başı, o tarafa eğik ve
düşük eder. İkisi birlikte hareket etseler, baş, itidal üzere ön tarafa
düşmüş olur.
Baş ile boyunu birlikte ön tarafa eğer adaleler bir çiftti ki, yemek borusu
altında konulmuştur. Birinci omura ve ikinci omura ulaşıp, onarla kaynaşmış
bulunmuştur. Şu halde, eğer yemek borusuna yakın olan cüzleri toplandıysa,
baş aşağı düşer. eğer omurlara kaynaşmış olan cüzleri dahi toplandıysa,
boyun da ön tarafa eğik olur.
Başı geri tarafına kaykıltan adaleler dört çifttir ki, açıklanan bir çift
adalenin altında örtülmüştür. Bu çiftlerin bitiş yeri,mafsalın üstünde
bulunmuştur. Bir çift, birinci omurun iki kanadına gelmiştir. Bir çifti,
ikinci omurun sensenesine (susamsı) bitişik olmuştur. Bunun özelliği, başın
eğilmesini, kaykılma sırasında düz edip, tabii haline getirmektir. Dördüncü
çiftin başlangıç yeri, onların üzeri olup, üçüncü çiftin altında dıştan
yana geçip, birinci omurun kanadına gelmiştir. iki önceki çift, başı iki
tarafa meyilsiz geri tarafına döndürürler. Üçüncü çift, başı, düz tutar.
Dördüncü çift, başı, eğik olarak geri tarafa döndürür.
Başı, boyun ile birlik geri tarafına eğer adaleler dört çifttir ki, üç
çifti, dördüncünün altında örtülü olup, o, onları kuşatmıştır. Bu dördüncü
çiftin her biri bir üçgendir ki, tabanı, dimağın bir başka kemiği olmuştur.
Onda olan, boyuna inmiştir. Bunun altında yayılmış olan üç çiftin birisi,
boyun omurlarının iki tarafıyle aşağıya inmiştir. Bir çifti, fazlaca
kanatlara meyl ile gitmiştir. Bir çifti dahi omurların iki tarafıyle,
kanatların arasını bağlamıştır.
Başı, iki tarafa meylettiren adaleler iki çifttir ki, baş mafsalına
bitişmiştir. Bir çiftin yerleri, öndedir ki, onun biri baş ile ikinci
omurun arasını, sağ taraftan; biri sol taraftan birleştirmiştir. İkinci
çiftin yeri, arkadır ki, onun biri, baş ile birinci omurun arasını sağ
taraftan, biri sol taraftan toplamıştır. Şu halde bu dört adalenin, hangisi
toplanıp, kısalırsa, baş, onun tarafına meyleder. Bunların hangi ikisi bir
tarafta beraber toplanıp, kısılırsa, baş onların tarafına dümdüz meyl eder.
Eğer bunların dördü birlikte hareket ederse, baş, yerinde düz olarak sâkin
olur. Bu adale, diğer adalelerden küçüktür. Lakin yerleri yakın ve
düzenleri sair adalelerin altında muntazam olduğundan, büyük adalelerin
görevini görmüşlerdir.

Altıncı Madde

Sesin yeri olan hançerenin kıkırdaklarını, adalelerini ve hareketlerini
bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Hançere,
kıkırdaktan bir uzuvdur ki, ses için âlet yaratılmıştı. Bu hançere üç
kıkırdaktan oluşmuştur. Biri o kıkırdaktır ki, boğazın önünde ve çenenin
altında, hissedilen ve dokunulandır. onun içi çukur, dışı yumru olduğundan,
ona: Kalkan derler. İkinci kıkırdak, onun gerisinde, boğaza yakın konulup,
boğaza raptolunmuştur. Üçüncü kıkırdak, ikinci üzerinde tas gibi kapanmış
olup, ikinciye bitişip, kalkana bitişiksiz kavuşmuştur. Kapanmış kıkırdak
ile bitişik olduğu ikinci arasında çukurlu bir mafsal vardır ki, ikinci
kıkırdağın iki çıkıntısı o iki çukura girip, hançerenin daralma ve
genişlemesinde, birbirinden uzaklaşır ve birbirine ayrı düşerler. ikinci
kıkırdağın, kalkan kıkırdak üzerine kapanma ve kavuşmasıyle ve odan
uzaklaşmasıyle hançerenin kapanması ve açılması bulunur. Hançere önünde
üçgen bir kemik vardır ki, yunanca lam şeklinde olduğundan, ona: Lam kemiği
denilmiştir. Nitekim kemiklerle açıklanmıştır. Bu kemiğin faydası budur ki:
Hançereye dayanak olup, onun latif adaleleri bundan çıkmıştır. Şu halde
kalkan kıkırdağına, ikinci kıkırdağı yapıştırmak için, üçüncü kıkırdağı
ikisine tatbik için ve üçüncüyü ikisinden uzaklaştırmak ile hançereyi açmak
için nice adaleler gerekmiştir.
Hançereyi açan adaleler bir çifttir ki, lam kemiğinden çıkıp, kalkan
kıkırdağının önüne gelip, üzerine yayılıp, bitişmiştir. Vakta ki, büzülme
ile toplanıp, kapanmış kıkırdağı, ön ve üst tarafına çekse, hançere açılma
ile genişler. Bir çift adale, boğazı aşağıya çeken adalelerle müşterektir.
Bunların çıkış yerleri, kalkandan yana olan iç kemik kısmındandır. İki çift
adalesi dahi vardır ki, bir çifti iki adaledir. Onlar kapanmış kıkırdağa
gelip, gerisinden ona bitişmiştir. Vakta ki aynı büzülmeyle toplansa,
kapanmış kıkırdağı yukarı kaldırıp, geri tarafa çekse; kalkandan uzaklaşıp,
hançzere genişler. İkinci çiftin iki adalesi, kapanmış kıkırdağın ii
tarafına gelip, yayılmıştır. Vakta ki büzülseler, kapananı kalkandan yerine
uzatıp, hançerenin yayılmasına yardımcı olur.
Hançereyi daraltan adalelerin bir çifti, lam kemiğinden gelip, kalkan
kıkırdağına bitişir. sonra genişleyip, ikinci kıkırdağa sarılıp, onun
gerisinde iki adalenin iki tarafı bitişik olmuştur. Şu halde vakta ki,
büzülseler, hançere daralır. Dört adalesi dahi kalkan kıkırdağıyle, ikinci
kıkırdağı iki tarafı arasını birleştirmiştir. Şu halde bunlar büzüldükçe,
hançerenin aşağı tarafı daralır.
Hançereyi kuşatan bir çift adaledir ki, kalkan kıkırdağının kökünden çıkıp,
içinden gidi, ikinci kıkırdağın köküne kapanmış olup, üçüncünün etrafına sağ
ve solundan bitişmiştir. Vakta ki, yukarı kalksalar, mafsalı raptedip,
hançereyi öyle kaplarlar ki, nefesi hapsetmekte göğüs adaleleri ve
zarlarına mukavemet ederler. Bu iki adaleler, küçük ve sağlam
yaratılmıştır. Ta ki hançerenin içinde sıkışmasız, kuvvetle onu kaplayıp,
nefesi hasreylesinler. Bu iki adalenin eğimleri az olup, düz olarak
yükselmiştir. Kalkan kıkırdağıyle ikinci kıkırdağın aralarını birleştirmeğe
gitmişlerdir. İki adale de kapanmış olanın altında adı geçen küçük
adalelere yardımcı olmak için konulmuştur. Bunlarda nice sanat bulunmuştur.
Sübhanallah!

Yedinci Madde

Boğazın, lam kemiğini ve boynun adalelerini ve hareketlerini bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Boğaz bir
cümledir. Onun iki çift adalesi vardır ki, onu aşağıya çeker. Bir çifti,
hançerede adı geçendir. öteki çifti, böğür kemiğinden bitip, üst tarafa
çıkıp, lam kemiğine ve ondan boğaza bitişip, onu aşağıya çekerler.
Boğazın adaleleri, boğazın içine konulmuş iki et parçasıdır ki, onun iki
adalesi onlar bulunmuştur. Onlar, yutmağa yardımcı olmak için
yaratılmıştır.
Lam kemiğinin hem kendine özgü, hem de öteki adale ile ortak adaleleri
vardır. Ama kendine özgü olan adaleleri, üç çifttir ki, bir çifti, çenenin
iki tarafından gelip, bu kemik üzerinde olan düz çizgiye bitişip, kemiği
çene tarafına çekmiştir. Bir çifti, çene altından çıkıp, dil altından
geçip, bu emiğin üst tarafına yetmiştir. Bu dahi, bu kemiği çene tarafına
çekmiştir. Bir çifti, iki kulak yanında olan çıkıntılardan çıkıp, bu
kemiğin üzerinde bulunan düz çizginin aşağı tarafına bitişip, onu aşağıya
çekmiştir.
Lam kemiğinin ortak olan adaleleri, yakında açıklanacaktır. Ama dili
hareket ettiren dokuz adaledir ki, ikisi çıkıntılardan bitip, geniş olup,
dilin iki tarafında bitişmişlerdir. İkisi lam kemiğinin yukarısından bitip,
uzun olup, dilin ortasına bitişmişlerdir. İkisi, lam kemiğinin aşağı
kaburgasından bitip, uzun ve geniş adaleler arasından dili geçip, onu
hareket ettirir. İkisi dahi dili yayar, bulunmuştur. Onların yerleri, adı
geçenlerin altında olup, lifleri dil atında genişlemesine döşenmiştir. Şu
halde bu iki adale, alt çene kemiğinin tümüne bitişik kılınmıştır. Biri dil
ie lâm kemiği arasını birleştirir ve birbirine çeker bilinmiştir.
Boynu hareket ettiren iki çift adaledir ki, bir çifti sağda ve bir çifti
soldadır. Şu halde herhangisi tek başına büzülüp, toplanırsa boyun onun
tarafına çekilir. ikisi birlik bir taraftan büzülürse, boyun o tarafa eğik
olur. Eğer dördü beraber büzülseler boyun eğilmeksizin yerinde kısa olur.
Eğer dördü birlik durumu üzere kalırlarsa boyu dahi durumu üzere kalır. Şu
halde bir kere düşünülsün ki, insanın sadece baş ve boynunda yaraıcı olan
Allah'ın nice benzersiz sanatları bulunmuştur. (Yaratıcıların en güzeli
olan Allah'ın şanı ne yücedir).

36-BÖLÜM:036:

İKİNCİ BÖLÜM

Göğüs, omuz, el ve parmak adalelerinin keyfiyet ve hareketlerini altı madde
ile açıklar.

Birinci Madde

Göğsü kavrayan ve yayan adaleleri bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilgileri demişlerdir ki: Göğsü hareket
ettiren adalelerin bazısı, ancak yayar kavramaz. Göğsün bu adalelerindendir
ki, nefs uzuvlarıyle gıda uzuvları arasında perde olan açıklanacak adaleler
bunlardandır. Bir çift adale dahi boyun kemiği altında konulmuştur ki, bitiş
yeri omuz başına uzayan adı geçecek cüzden bulunmuştur. Göğsün birinci
kaburgasına sağ ve soldan bitişip, o kaburgayı çekmek içindir. bir çift
adalesinin iki kat ferdinin iki cüzünün üstleri boyuna bitişik olup, onu
hareket ettirmiştir. Aşağıları, göğsü hareket ettirmeğe yetmiştir. Göğsün
beşinci ve altıncı kaburgasına bitişik olan, aşağıda anlatılacak, bir
adaleye karışıp gitmiştir. Bir çift adalesi dahi omuzdan bir çukur yerden
bitmiştir ki, birinci omurdan omuza inen bir çift adaleye yetmiştir. İkisi
bir adale gibi olup, arkadaki kaburgalara gitmiştir. Dördüncü çift
adalesi, boyunun yedinci omurundan ve göğsün birinci ve ikinci omurundan
çıkıp, böğür kaburgalarına bitişik olmuştur ki, göğsü yayan adaleler
bunlardır.
Göğsü kavrayan adalelerin biri tali olarak kavrayıcı perdeden ve bizzat
kavrayan adalelerden bir çift adaledir ki, üst kaburgaların esasları altında
uzayıp, göğsü bağlamış ve toplamıştır. Bir çifti dahi bu kaburgaların
etrafı yanında, çene ile hançere arasında bitişip, karnın düz adalelerine
karışmıştır. İki çift adale dahi bu çifte yardımcı kılınmıştır.
Göğsü hem kavran, hem de yayan adaleler onlardır ki, kaburga aralarını
birleştirmişlerdi. Şu halde her kaburga arasında dört adale vardır ki,
liflerinin bazısı, kaburgaların dışına, bazısı içine varıp
bitişmişlerdir. İki adale boynun omuz tarafına gelip, evvelki kaburgaya sağ
ve soldan bitişmiştir. Onu yukarıya kaldırıp, göğsün ayrılmasına yardımcı
kılınmıştır. Şu halde göğüs adalelerinin hepsi doksana ulaşmıştır.
Omuzu hareket ettire yedi çift adaledir ki, iki çifti başın sonundan gelip,
bir çifti omuzun üstüne, boyun kemiğine varıncaya dek yetmiştir. Baş
nahiyetinde eğim ile omuzu kaldırmıştır. Öbür çifti dahi, omuzun aslına
bitişik olup, onu, baş hizasına kaldırmıştır. Bir çift adale dahi birinci
omurdan gelip, omuz üstüne bitişip, onu boyuna yakın etmek için yetmiştir.
Dördüncü çift, lam kemiğinden bitip, yine omuzun üzerine gidip, onu
kaldırmıştır. İki çift adale, göğüs omurlarında ve boyun omurlarında olan
susamsılardan bitip, omuzu, geriye ve aşağıya hareket ettire gitmiştir.
Yedinci çift, kalandan çıkıp, sadece omuzu aşağıya ve öne çekerler. Omuzu
adale ile beraber yukarı tarafa kaldırırlar. Göğsün yayılmasında dahi
yardım ederler.

İkinci Madde

Omuz mafsalını pazu ile hareket ettiren adaleleri bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Omuz mafsalını
hareket ettiren pazu adaleleridir ki, onların üçü göğüsten gelip, pazuyu
aşağıya çekerler. Bu üç adalenin biri, meme altından çıkıp, pazuya yakın
olan omurun önü yanında pazunun önüne bitişik olup, omuzu aşağı getirmek
ile, pazuyu göğüse yakın eder. Adı geçen üç adalenin biri dahi bağır
kemiklerinden çıkıp, pazunun ucu iç tarafında bitişip, pazuyu
kaldırmasıyla göğüse yakın eder. Üçüncü büyük adale, bağır kemiğinden
çıkıp, pazunun ön aşağısına bitişmiştir. eğer üstteki cüz'ü lifi ile amel
ederse pazuyu kaldırarak, göğüse getirir. Eğer iki cüz'ü ile beraber amel
ederse pazuyu düz olarak göğüse getirir Pazunun iki adalesi koltuk altından
çıkıp, büyük adalenin bitişmesinden ziyade bitişip, bir büyüğü böğür
kemiğinden ve kaburgalar gerisinden gelip, pazuyu bu kaburgalar tarafına
düz olarak çeker. İkinci incesi koltuk altı derisinden ortaya eğik gelip,
meme semtinden üst tarafa çıkan adalenin kirişine bitişip, arka tarafa
eğilip, batmıştır. Evvelki adaleye yardımcı olmuştur. Bu pazunun beş
adalesi dahi vardır ki, hepsi omuz kemiğinden çıkmıştır. Bunların biri,
omuzun üst kaburgası ile diyaframı doldurup, ucu pazu tarafından dış
tarafın üst cüz'üne geçip gitmiştir. Bunların ikisinin çıkış yereri omuzun
üst eğesi olmuştur. Biri büyüktür ki, lifii alttaki cüz perdelerine
gönderip, diyafram ile alt eğenin arasını doldurmuştur. Pazunun ucuna dış
taraf sonunda bitişip, pazuyu dıştan yana meyil ile uzaklaştırmıştır.
İkincisi, birincisine bitişik olup, bununla bunun görevini yerine
getire gelmiştir. Lakin ikinci adale, omuz üstüne bağlı olup, pazunun dışına
bitişip, onu dıştan yana eğik kılmıştır. Dördüncü adale omuz kemiğinin çukur
yerini doldurup, kirişi pazunun ucunun iç tarafından giren adalenin
cüz'lerine bitişip, pazuyu geriden yana kaykıltmıştır. Beşinci adalenin
bitiş yeri omuzun alt eğesinin aşağı tarafındandır. Kirişi koltuk altının
üstünden yükselip, küçük adalenin birleşimi üstünde pazuda bitişik
olmuştur. Bu adalenin işi, pazunun üt ucunu yukarı tarafa çekmektir.
Pazunun iki başlı bir adalesi dahi vardır ki, onun işi boyunun altından ve
boyundan gelip, pazuyu kuşatmaktır. Bunun bir başı pazuya girmiştir. Öteki
ucu pazunun dışından omuz altından hasıldır. Bir miktar dolaşık şekilde
dışa eğimlidir. Şu halde eğer iki cüz'ü ile amel ederse, pazuyu düz olarak
kaldırır. Pazunun iki küçük adalesi dahi vardır ki, biri meme üstünden
gelir. Biri omuz mafsalında gömülmüştür.

Üçüncü Madde

Kolun adalelerini ve hareketlerini bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Kolu hareket
ettiren adalelerin bazısı yayar, bazısı kavrar. Bunlar pazu üzerinde
konulmuştur. Bunların bazısı pazunun yüzü üzerine kapanır. Bazısı yayar ve
gevşektir. Bu adaleler pazu üzerinde değildir. Lakin yayanlar, bir çift
adaledir ki, ikisinden biri içeride meyl ile kolu açar. Zira ki bu, pazunun
önü altında ve omuzun alt eğesinden çıkıp, dirseğe iç cüzleri yanında
bitişmiştir. ikincisi dışarıya meyleder. Kolu yayar. Zira ki bu adalenin
kafasından gelip, dirsekten çıkan cüzlere bitişir. Bu iki adale, işte
toplandığında, kolu düz olarak yayarlar.
Kavrayanlar, bir çift adaledir ki,ikisinden büyüğü kolu, içe meyl ile
kavrar. Zira ki bu, omuzun alt çıkıntısından karga burnun tepesinden çıkıp,
pazunun içine meyledip, dirseğin ön üst kirişine bitişir ikincisi kol
dışına meyledip, kavrar. Zira ki bunun çıkış yeri pazunun dış gerisindendir.
Bu bir adaledir ki, iki et başı vardır. Biri pazunun arkasından, biri
önünden geçip, dışarıya meyl ile kavrayan, alt dirseğin alt önüne ve içine
meyl ile kavrayanı üstüne bitişmiştir. Ta ki, sağla çekeler. Bu iki adale,
bu iki işte birleştiğinde kolu düz olarak toplarlar. Bu iki yayıcı adalenin
içinde bir adale vardır ki, pazu kemiğini kuşatıp kavrar. Kolu yüzü üzere
kapayan adaleler, bir çifttir ki, dışarıda konulmuştur. Bu iki adalenin
birisi pazu başının iç tarafının üstünden çıkıp, dirseğin üstüne bitişip,
bilek mafsalı olmuştur. İkincisi, ondan küçük, lifi geniş, uçları sinirli
olup, dirseğin altından doğup, bilek mafsalı yanında bilek kemiği üstüne
bitişmiştir.
Kolu, dışı üzere yayan adaleler, bir çifttir ki, ikisinden biri iki bileğin
dışında konulmuştur. Bilek üstüne kirişsiz bitişmiştir. ikincisinin çıkış
yeri, pazunun dış ucundan yana, üstteki cüzünden uzayan ince kemikten olup,
koldan geçerek, nüfuz etmiştir. Ta bilek mafsalına yakın oluncaya değin
gitmiştir. Böylece bileğin üst tarafından iç cüzüne gelip, kiriş
perdeleriyle bu adaleye bitişmiştir.

Dördüncü Madde

Bilek adalelerini ve hareketlerini bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Bilek mafsalını
hareket ettire adalelerin bazısı yayıcı, bazısı kavrayıcı; bazısı dışı
üzere yaycı, bazısı yüzü üzere kapanmıştır.
Bileği yayan adalelerin bazısı birbirine bitişik olup, birbirinin alt
ortasından çıkıp, kirişi başparmağa bitişik olup, onunla işaret parmağından
uzaklaşır. Biri dahi üst bilek kemiğinden çıkıp, kirişi bilek kemiğinden
başparmağın hizasıa konulan evvelki kemiğe bitişmiştir. Bu ikisi bile
hareket ettiğinde bileği biraz açarlar. Eğer sadece ikinci adale hareket
eylese, bileği sırtı üzere eğer. eğer yalnız pazu hareket eylese, hem
bileği düşürür ve hem başarmağı, işaret parmağından uzaklaştırır. Bir
adale, pazunun uç altlarından çıkıp, bilek üstünün dış tarafından yana
konulup, iki başlı bir kirişini gönderip; bir başı, işaret parmağıyle ön
ortasında konan tarağın ortasına bitişik olup, öbür başı bilek yanında
bileğin üstü üzerine dayanıp, bileği yaymıştır.
Bileği kavrayan adalelerin bir çifti, kolun dış tarafı üzerindedir ki, onun
bir adalesi pazu ucu tepesinden bitip, serçe parmağın önünde olan tarağa
bitişmiştir. Üst adalesi, onun üstünden çıkıp, yine sözü edilen tarağa
bitişmiştir. Onunla bi adalesi, pazunun alt cüzlerinden çıkıp; açıklanan
iki adalenin yerleri arasına girmiştir. Bunun iki ucu vardır ki, birine
haç gibi girmiş olup, işaret parmağıyle ortası arasında olan yere
bitişmiştir. Bu ikisi birlikte hareket ettiğinde, bileği kavrarlar. Şu
halde açıklanan kavrayıcı ve yayıcı adaleler bizzat bileği eğri ve bombeli
dahi ederler. Eğer küçük parmağın önünde bulunan tarağa itişen adale yalnız
hareket ederse, avucu bir miktar sırtı üzere döndürür. Eğer başparmağın
açıklanacak adalesi, bu adaleye yardım ederse, avucu tamam döndürür. Eğer
başparmak önünde bileğe bitişik olan adale tek ve hareketli olsa, avucu bir
miktar yüzü üzere katlar. Eğer küçük parmağın açıklanacak adalesi buna
yardımcı olsa, avucu tamamen katlamış, kapamış olur.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
haydarı kerrar
Administrator

Administrator


Mesaj Sayısı: 2630
Kayıt tarihi: 24/05/09
Nerden: ANKARA

MesajKonu: Geri: İ.Hakkı hazretleri Marifetname 3   Ptsi Mart 01, 2010 6:34 pm

Beşinci Madde

Parmakların adalelerini ve hareketlerini bildirir.

Ey aziz, malum olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Elin
parmaklarını hareket ettiren adalelerin bazısı, aya kemiklerinde hâsıldır.
Bazısı bilek kemiklerine bitişiktir. Eğer hepsi ayada olsalardı, etin
çoğalmasıyle aya büyük olup, hafiflik olmazdı. Onda bu letafet kalmazdı.
Çünkü bilek adaleleri parmaklardan uzak olmuştur. Şu halde onun için
kirişleri yuvarlak, metin ve uzun olup, her taraftan gelen perdelerle
sağlamlık bulmuştur. Hareketli azaya bitişmeleri için, lifleri geniş ve
kuşatıcı kılınmıştır. Parmakları açıp, aşağıya hareket ettiren adalelerin
hepsi bilek kemiği üzerinde konulmuştur. Şu halde parmakları aşağıya
hareket ettirmekle açan adalelerin biri bileğin sırtının üzerinde
konulmuştur. Şu halde pamakları aşağıya hareket ettirmekle açan adalelerin
biri bileğin sırtının üzerinde konulmuştur ki, pazunun alt ucunun dış
cüzünden çıkıp, kirişlerden dört parmağa gönderip, onları aşağıya hareket
ettirmekle açmış ve yaymıştır. Bu açan adalelerin üçü dahi bir tarafta, biri
irine bitişik olup, biri pazunun uç ve dışının iki çıkıntısı arasında orta
cüzünden çıkıp, küçük parmakla yanındakine iki kiriş göndermiştir. Bu
bitişik o an adalelerin ikincisi pazu kemiğinin iki çıkıntısı altından ve
alt çıkıntı tarafından çıkmış, ortası ile küçük parmağa iki kiriş
göndermiştir. Üçüncüsü üst bileğin üstünden çıkıp, başparmağa bir kiriş
göndermiştir. Bu adale yanında bir adale dahi vardır ki, bilek adalelerinde
açıklanmıştır. Onun çıkış yeri, bileğin alt ortasıdır ki, onun kirişi
küçük parmaktan başparmağı uzak etmiştir.
Parmakları açan ve kapayan adalelerin bazısı, bilek kemiği üzerinde,
bazısı avuç içinde konulmuştur. Ama bilek üzerinde olanlar, üç adaledir ki,
kolun ortasında biri birini üzerinde tertip üzere konulmuştur. En
değerlileri aşağıda gömülü olup, bileğin alt kemiğine bitişik ola adale
bulunmuştur. Bunun işi, önemli olduğundan yeri dahi korunmuştur. Bu alt
adale, pazunun dış ucunun ortasından çıkıp, ondan kirişi geniş olup, beş
kirişe ayrıldıkta; her bir parmağa girip, dört parmağın evvelki, ikinci ve
üçüncü mafsallarını kavramıştır. Başparmağın kirişi, ikinci ve üçüncü
mafsalını kavramıştır. İkinci adale, bunun üstünde, bundan küçük olup, pazu
kemiğinin ucu içinden çıkıp, bilek altına bitişmesi azdır. Bileğin üt
yüzeyi ki, iç ve dış tarafa müşterektir, onun üzerinden geçip, baş parmak
tarafına ulaştıkta; içeriye meyledip, kirişlerini dört parmağın
mafsallarına gönderiştir. Ta ki onları kavrasınlar. Ama üçüncü adale,
kavramak için değildir. Lakin kirişiyle avuç içine girip, aya içinde
genişlemiş ve yayılmıştır. Ta ki el ayasına dokunma ve his duygusu bahsedip,
ki bitmesinden ani olup alma ve yakalamada kuvvet ve metanet vere.

Altıncı Madde

El ayasındaki adaleleri ve faydalarını bildirir.

Ey aziz, malum olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdi ki: Kol
adalelerinden başparmağı kavramak için bir tek adaleye ihtiyaç olup, dört
parmak, ikişer adale ile kavranmış olmalarında hikmet budur ki, dördünün en
önemli işleri, kavramaktır. Başparmağın ise en lüzumlu işleri, açılmak ve
işaret parmağından uzaklaşmaktır.
El ayasının kendinde olan adaleler, onsekiz bulunmuştur ki, biri birinin
üzerinde iki saf kılınıp, tertip ile düzen olmuştur. Birinci saf,
el ayasının iç aşağısında ve bu saf, el ayasının dış üstünde kılnmıştır. Ama
aşağı safta muntazam olan yedi adaledir ki, biri, parmakları üst tarafa
çekip, meğilli edenlerdir. Başparmağın adalesi bilek kemiklerinin
evvelinden çıkıcıdır. Altıncı adalesi, kısa ve geniş bulunup, lifi kıvrımlı
kılınmıştır ki, ucu ve ortası hizasında tarak kemiğine bağlanmıştır.
Kirişi, başparmağa bitişik olup, onu aşağıya göndermiştir. Yedini adalesi,
küçük parmak yanında olan tarağın kemiğinden çıkıp, küçük parmağı aşağı
indirmişti. Bu yedi adaleden hiçbiri parmakları kavramak için değildir.
Belki beşi yukarı kaldırmak ve ikisi indirmek içindir. Ama üst safta
muntazam olan onbir adaledir ki, sekizinden her ikisi, dört parmak
mafsallarından evvelki mafsallarına, biri birinin üzerinde bitişiktirler. Ta
ki evvelki mafsalları sağlam kavrayalar. Ama üçü başparmak ile küçük
parmağa üçer adale indirici tayin olunup, geri kalan üçünün her birine
ikişer adale indirici verilmiştir. Her parmağın kavrayıcısı dört,
kaldırıcısı birer adale yaratılmıştır.


37-BÖLÜM:037:

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Karın ve bel adalelerini, tenasül uzuvlarının, ayak ve ayak parmaklarının
adaleleri keyfiyetini; bunların hareketlerini ve faydalarını yedi madde ile
açıklar.

Birinci Madde

Bel adalelerini bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki anatomi bilginleri demişlerdir ki: Beli hareket
ettiren adalelerin bazısı, onu, ön tarafa ve bazısı arka tarafa eğer ve
büker. Belin diğer hareketleri dahi bu iki hareketten hâsıl olur.
Beli, ön tarafa eğen adaleler iki çifttir. Bir çifti üst tarafta
konulmuştur. O, boynun ucunun hareket ettiren adalelerden bilinmiştir. Bu
çift, yemek borusunun iki tarafından geçip, alt tarafı, göğsün üstteki
omurlarından beş omura bitişip, üst tarafı boyun ve başa gelmiştir. Bunun
ikisi dahi göğsün onuncu ve onbirinci omurlarından çıkıp, aşağıya inip,
beli ön tarafa ziyadece eğik eder. Beli arka tarafa eğik ve bükük eden iki
adaledir ki, onlara, belin iki adalesi derler. Her biri yirmiüç adaleden
meydana gelmiştir. Zira ki bu iki adalenin her birine, birinci omurdan
gayri, er bir omurdan birer adale gelmiştir. Şu halde bu adalelerin hepsi,
itidal üzere uzasalar, beli düz olarak tutarlar. Eğer ifrat ile uzasalar,
beli arka tarafına eğik ve bükük ederler. Eğer sadece bir tarafta olan
adaleler hareket edip, uzasalar, bel o zamanda öbür tarafa eğiklik ve
bükülür. Bu ad geçen adaleler, belin diğer normal hareketlerine kafî
gelmişlerdir. Zira ki belin her semtine eğilip, bükülmesinde, ön ve arka
hareketlerine uyumu bulunmuştur.

İkinci Madde

Karın adalelerini bildirir.

Ey aziz, malum olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Karın adaleleri
sekiz adaledir ki, nice faydaları müşterektir. Bir faydası mesanede bulunan
fazla idrarı ve rahimde bulunan cenini tutma ve korumaya yardım etmektir.
Bi faydası dahi diyaframa destek olup, kuvvet verip yel ve kabızla dolu
oldukta, yardımcı olmaktır. Bir faydası dahi mideyi ve bağırsakları
sıcaklıkları ile ısıtmaktır. Şu halde o sekiz adaleden bir çift düz adale
hançere kıkırdağı yanından düz olarak inip, lifi kasığa varıncaya
dek uzunlamasına uzamış olup, etrafını kasık üzerine yaymıştır. Bu çiftin
cevheri, başlangıcından sonuna dek ettendir. iki adale dahi, karın
üzerinde uzanmış olan perdenin üzerinden çıkıp, o uzamış iki adale ile
enlemesine dik açılar üzere kesişip, aşağıya gitmiştir. İki çift adalesi
dahi bu adalelerin kıvrımı üzere dik olup, her biri bir tarafta, sağ ve
solda bulunmuştur. Her çifti iki adaledir ki eğeden kasığa dek, koltuk
altından hançere kıkırdağını dek çapraz olarak kesişip, iki adalenin iki
tarafı sağ ve soldan kasık yanında kavuşup; öbür ikisinin iki tarafı dahi
hançere yanında kavuşmuştur. Bu ikisi her taraftan iki geniş adalenin et
cüzleri üzerine konulmuştur. Bu iki çift adalenin dahi cevherleri, ta düz
adaleye perde gibi geniş kirişlerle temas edinceye dek ettendir. Bu iki
çift, geniş adale üzerine konulan iki uzun adale üzerine konulmuştur. Bu
dahi Allah'ın sanatı bilinmiştir.

Üçüncü Madde

Tenasül adalelerini bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Erkekler içi
iki husye adaleleri dört bulunmuştur. Onları korumak ve kaldırmak için
yaratılmıştır. Ta ki husyler aşağı sarkmayı, gevşeklikle aşağı inmeyip,
çarpmalardan yumurtalar korunmuş olsun. Şu halde onun her biri için bir çift
adale tayin olunmuştur. O yumurtalar sert olup, tabiatleri sıcak bulunduğu
için, dumanından erkeklerin yüzünde sakal bitmiştir. Zira ki, yumurtası
olmayanın veya sıcak olmayanın sakalı olmaz. Yumurtalar koparılsa, sakalı
varsa dökülür, kalmaz. Ama kadınlar için onlara bir çift adale yeter. Zira
ki onların iki husyesi, erkeklerinki gibi dışarıda asılı değildir, içerde
yapışıktır. Şu halde her bir husye için bir adale tayin olunmuştur. Ama
rahimin ağzı üzerinde ir adale vardır ki, onun lifi oldukça geniş olup
rahmi ve ağzını tümde kuşatmıştır. Bu adalenin bir faydası, hayza dek
rahmin ağzını sağlam kavrayıp, rahim kanını onda hapsetmektir. Hayz zamanı
olduğunda gevşemektir. Ta ki toplanmış kandan rahim boşalsın ve
temizlensin. Bir faydası dahi cima anında gevşemektir. Ta ki rahmin ağzı
açılıp, nutfeyi çekip, içine alsın. Sonra rahmin ağzını yine sağlam
bağlayıp, cenini korumaktır. Ta ki doğum zamanı gelsin. Bundan sonra
oldukça gevşek ve yaygın olmaktır. Ta ki doğum mümkün olsun.
Mesane ağzı üzerinde bir adale vardır ki, onun dahi lifi enli olup, mesaneyi
ve ağzını kuşatmıştır. Bu adalenin faydası, idrar vaktine dek idrarı
hapsetmektir. Kaçan idrar dökmek istense, bu adale gevşeyip, karın
adaleleri dahi mesaneyi sıkıp, itme kuvvetinin yardımıyle idrar ondan çıkar,
akar.
Zekeri hareket ettiren adale iki çifttir ki, bir çifti kasık kemiğinden
bitip, zekerin iki yanından geçmiştir. Vakta ki bunlar gevşek olurlar,
idrar yolu açılıp, genişlik bulur. O zaman ondan idrar ve meni kolaylıkla
akar. Bir çifti yine kasık kemiğinden bitip, zekerin kökünde kıvrımlarla
bitişmiştir. Şu hale bunun ikisi beraber uzasa, âlet düz olarak yayılır.
Eğer yürekten şehvet rüzgârı gelip, zekerde olan damarlara dolduysa, âlet
kıvama gelir. Eğer şiddetle dolduysa, âlet büyük ve sert olup, kasık
tarafına eğik olur. Eğer bu uzama adı edilen çift adalenin birine ârız
olduysa, âlet öbür tarafa meyl ile yayılır.
Makat adaleleri dörttür ki, biri onun çıkışı etrafını tutmuştur. etine
gayet karışması gereklidir. Bu adale, kesenin ipi gibi makatın etrafına
toplama ve büzme ile kapamış ve düğümlemiştir. Menfezde kalan fazlalığı
sıkma ve indirme ile atmıştır. Onda bir adale daha konulmuştur ki, sözü
edilen adalenin üzerinde yani makatın içinde olup, bacak tarafında zekerin
köküne bitişip; kadınlarda fercin etrafını kuşatmıştır. Bu iki adalenin
üzerinde bir çift adale vardır ki, makatın etini kaldırıp, içeriye çekmek
içindir. Bunun gevşemesi ile makat dışarıya çıkar bulunmuştur. Bu
adalelerin hepsi şekil verici ve hakîm olan Allah'ın icadı bilinmiştir.

Dördüncü Madde

Oyluk adalelerini ve hareketlerini bildirir.

Ey aziz, malum olsun ki: Anatomi bilginleri demişlerdir ki: Oyluğu hareket
ettiren adalelerin büyüğü onun mafsalını yayan ve açan adalelerdir. Sonra
onu kapayan adalelerdir. Zira ki, işlerin en önemlisi oyluğun yayılması ve
kavranmasıdır. Yayılma ile ayağa kalkma hasıl olduğundan yayılma kavramadan
daha önemlidir. Bundan sonra oylukları birbirine yaklaştıran büyük
adalelerdir. Sonra oyluğu arka tarafına eğik eden adaleler büyüktür.
Oyluk mafsalını yayan adalelerin en büyüğü, bedende olan adalelerin
hepsinden daha büyüktür. Bu bir adaledir ki, kuyruk sokumu kemiği ve kasık
kemiğini kuşatıp, oyluğun arka ve iç taraflarına bitişik olup, diz kapağına
dek ulaşmıştır. Bunun liflerinin başlangıç yerleri muhtelif olduğundan
türlü işleri dahi muhtelif olmuştur. zira ki, bazı lifinin başlangıcı kasık
kemiğinin altından olup, oyluğu iç tarafa meylettirerek, yaymıştır. Bazı
lifinin bitiş yeri bunun bir miktar üstünden olup, oyluğu ancak üst tarafa
kaldırmıştır. Bazı lifinin bitiş yeri bunun az üstünden olup, oylu iç
tarafa imale ile kaldırmıştır Bazı lifinin bitiş yeri kuyruk sokumu
kemiğinden olup, oyluğu düz olarak yayar. Bir adalesi, kuyruk sokumu
mafsalını önünden yana kuşatıp, oyluğu yine düz olarak yaymıştır. Bir
adalesi kuyruk sokumu mafsalını arkadan yana kuşatmıştır ki, üç enli
kirişi ve iki ucu vardır Bu üç kirişin bitiş yerleri leğen kemiğinden,oyluk
kemiğinden ve kuyruk sokumundandır ki, o makat yanında olan büyüktür. Bu
üç kirişten ikisi ettendir, birisi zardandır. İki ucu oyluğun tepesinden
öbür cüz'üne bitişiktir. Şu halde bu adale eğer, bir tarafı ile çekerse,
oyluğu kendine meyl ile yayar. Eğer iki tarafı ile çekerse, oyluğu düz
olarak yayar. Bir adalenin bitiş yeri leğen kemiğinin bütün yüzeyinden
olup, büyük çıkıntının üst semtine bitişip, bir miktar ön tarafta uzadıkça;
oyluğu içe doğru eğerek yayar. Bunun benzerleri adaleler önce küçük
çıkıntının altına bitişip, ondan inip, evvelki adalenin işini görürler. Bu
adalenin farkı budur ki, bunun yayılması az ve eğilmesi çoktur. Çıkış yeri
leğen kemiğinin dış altındadır. Bir adalesi dahi oyluk kemiğinin altından
arka tarafına eğik bitip, oyluğu o tarafa az bir meyil ile ve iç tarafa çok
meyil ile yayar.
Oyluk mahsalını kavrayan adalenin biri, oyluğu iç tarafına az meyil ile
kavrar Bu bir düz adaledir ki, leğen kemiğinden bitip, ondan inip, iki
kirişinin biri metin kemiğinin sonuna, biri küçük çıkıntıya bitişmiştir.
Bir adalesi kasık kemiğinden bitip, küçük çıkıntının alına bitişmiştir. Bir
adalesi dahi, bu ikinci adalenin tarafına kıvrım üzere uzayıp, büyük
çıkıntıdan yir cüz gibi olmuştur. Dördüncü adalesi leğen kemiğinden dikilen
dik nesneden çıkıp, oyluğu kavrayarak baldırı dahi çekmiştir.
Oyluğu iç tarafa eğen adalelerin bazısı yayma ve kavrama bahsinde
açıklanmıştır. Bu tür hareket ettirmenin bir hususi adalesi vardır ki,
kasık kemiğinden bitip, oldukça yuvarlak olup, dize ulaşmıştır. Oyluğu dış
tarafa eğen iki özel adaledir ki, bitiş yerleri enli kemiktendir Oyluğu
arka tarafa eğen yine iki adaledir ki, biri kasık kemiğinin dış tarafından
ve biri iç tarafından çıkıp, birbirine kavuşma ile kıvrımlı olup, büyük
çıkıntının sonu yakınında olan çukur yerde etle karışmıştır. Bunların
hangisi çekerse, oyluk az yayılma ile onun tarafına meyl eder. Eğer ikisi
birlik çekerlerse, oyluk düz olarak arka tarafına eğik olur. Bütün bunları
ibretle düşünen kimse Allah Taâlâ'nın şaşırtıcı sanatını bilir.

Beşinci Madde

Diz mafsalı adalelerini ve hareketlerini bildirir.

Ey aziz malum olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Diz mafsalını
hareket ettiren adalelerin üçü oyluk önünde konulmuştur. Bunlar oylukta
bulunan adalelerin en büyüğü ve en nefisi bulunmuştur. İşleri yaymak
bilinmiştir. Bu üç adalenin biri iki kat gibi görünmüştür. Bunun iki ucu
vardır ki, biri büyük çıkıntıdan ve biri oyluk önünden bitmiştir. Ve bu iki
ucun biri etten olup, kiriş olmadan diz kapağı kemiğine bitişmiştir. Öbür
ucu zardan olup, oyluğun iç tarafında son bulmuştur. Kalan iki adalenin
birisi oyluğu kavrayan adaleler ile açıklanmıştır ki, leğen kemiğinden olan
köprüden çıktığı bilinmiştir. İkincisi, dış çıkıntıdan bitip, diz kapağı
kemiğini kuşatarak, altında olan cüzlere metanet vermek için gitmiştir.
Ondan baldır kemiğine yetip, dizi yayma ile baldırı uzatmıştır. Bir yayıcı
adalesi kasık kemiği bitişiğinden çıkıp, oyluğun iç tarafından kıvırım
üzere inip gitmiştir. Baldır kemiğinin üstünden olan çukura yetmiştir.
Baldırı, iç tarafına eğime yayıp, bir diğer adale oyluk kemiğinden
yetmiştir. Dış taraftan oyluk üzere inip, sözü edilen adalenin mukabiline
yetmiştir. Odan geçip, derin yere gitmiştir. Baldırı dış tarafına eğim ile
yaymıştır. Eğer bu ikisi bereler yaysalar, baldırın yayılması düz olur.
Baldırı kavrayan adalelerde biri, bir ince ve uzun adaledir ki, leğen
kemiğinden, kasık kemiğinden bitmiştir. Yayıcı iç adalenin bitiş yerine
leğen kemiği ortasında bulunan köprüye yakın gitmiştir. Odan dizin iki
tarafına kıvrım üzere girip, ondan giren dışa gelmiştir. Diz altı çukurunda
son bulup, ona yapışmıştır. Bununla baldır, üst tarafa çekilip, ayağı,
ucuna doğru meyillendirmiştir. Üç adalesi dahi vardır ki, biri içte, biri
dışta ve biri ortada bulunmuştur. Dıştaki ile ortadaki, ayağı dış tarafına
eğim ile kavramıştır. Ama içtekinin bitiş yeri oyluk kemiği tabanından
olup, kıvrım ile oyluğun gerisine geçip, ta iç tarafta baldırda olan oyuğa
varıp, ona bitişmiştir. Onun rengi, yeşile yakın gelmiştir. Dıştaki ile
ortadakinin bitiş yerleri, yine oyluk kemiğinin tabanından olup, ondan
yetmiştir. Lakin bunun ikisi çukur cüze bitişmede, dıştan yana meyl
etmiştir. Diz mafsalında gömülmüş bir adale vardır ki, ortadakinin
yardımına yetmiştir? Şu halde bu sanatları seyreden hayrete gitmiştir.
Kendine gelip acayip hikmet seyretmiştir. Bedeni tanımakla, kendini tanımaya
yetmiştir.

Altıncı Madde

Ayak mafsalını hareket ettiren adaleleri bildirir.

Ey aziz, maum olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Ayak mafsalını
hareket ettiren adalelerin bazısı, ayağı üst tarafına kaldırır. Bazısı
aşağıya kaldırır. Ayağı aldıranlarda bir büyük adale vardır ki ayağın iç
önünde konulup, ayak ucunun dış cüzünden bitip, başparmak tarafına geçme
ile baldıra meyilli gitmiştir. Baş parmağın köküne yakın yere bitişip,
ayağı kaldırmıştır. Bir adale yine dış ucundan bitip, ondan bir kiriş
yetmiştir. Küçük parmağa yakın yere bitişip, ayağı kaldırmıştır. Özellikle
birinci adale buna mutabık olunca, ikisi birlik ayağı düz olarak
kaldırmıştır.
Ayağı aşağıya indiren adalelerin bir çifti, oyluk ucundan bitip, sonra
bitişip, ayağın öbür içine meyledip, et yolmuştur. Onlardan bir büyük kiriş
bitip, topuk kemiğine bitişmiştir. Topuk kirişi nâmıyle şöhret bulmuştur.
Şu halde bu kiriş, topuğu dış tarafına kıvrımlı çekici olmuştur.
Ta ki ayak, yer üzerinde sâbit olsun. Buna bir adale yardımcı olmuştur ki,
rengi patlıcanî olmuştur. Dış uçtan bitip, kiriş göndermeksizin et olduğu
halde kendi inip, topuk arkasına birinci adalenin birleştiği yerin üstünde
bitişmiştir. Eğer bu iki adaleye veya kirişlerine bir âfet ârız olsa, ayak
kötürüm olur. Bir adale dahi topuk ucunu içinden bitip, aşağıya gidip, iki
kiriş ayrılmıştır ki, biri başparmak önünde bilek altına bitişmiştir. Şu
halde bu kirişle ayak, aşağı düşmüş ve toplanmıştır. İkinci kiriş, birinci
kirişi geçip, başparmağın evvelki mafsalına gidip, onu iç tarafa kıvrımlı
yaymıştır. Oyluğun dış ucundan bir adale bitip, bu iki adalenin birine
yetmiştir. Sonra baldırın içini geçtikte; yine ondan ayrı gitmiştir.
Kirişi, ayağın aşağısına geçip, ayağın içine yayılan adale gibi bu dahi
ayağın altına tamamıyle yayılıp, kuşatmıştır. Ta ki el ayasında bulunan
faydalar, ayak tabanında da bulunsun. Bu sanatlarda nice hikmetler
bilinsin. Allah'ın kudretinden nice ibretler alınsın. Sâni ve hakîm olan
Allah münezzehtir, denilsin. Her ayıp ve noksandan tenzih ve takdis
olunsun. Şanının azametine huşu ile huzu' kılınsın.

Yedinci Madde

Ayak parmaklarının adalelerini bildirir.

Ey aziz, malum olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Ayak
parmaklarını hareket ettiren adalelerden çoğu, kavrayıcı adalelerdir.
Onların biri topuğun dış ucundan bitip, onun üzerinde uzama ve inme ile
gitmiştir. Bir kiriş göndermiştir ki, iki kirişe bölünüp, ortası ile küçük
parmağı kavramıştır. Bir adale dahi budan küçük olup, baldır gerisinden
gelip, ayak sırtına bir kiriş göndermiştir ki, yine iki kirişe bölünüp,
orta parmak ile küçük parmağı kavramaya gitmiştir. Bundan sonra bu iki
kısmın her birinden birer kiriş ayrılıp, öbüründen ayrılan kirişe bitişip,
ikisi bir kiriş oldukta; başparmağa gelip, onu kavramıştır. Üçüncü adale ki,
yukarıda geçmiştir. O, iç topuğun dış tarafından bitmiştir, iki topuğun
arasından aşağıya inmiştir. Bir cüzünü, ayağı kavramak için göndermiştir.
Öbür cüzünü başparmağı kavramak ve hareket ettirmek için onun evvelki
boğumuna indirmiştir. Bunlar baldır kemiği üzerine konulup, parmakları
kavramak ve hareket ettirmek için kılınmıştır.
Ayak topuğunda konulan adalelerden, on adale, beş parmağa gelip, her birine
sağ ve soldan bitişik bulunmuştur. Şu halde eğer ikisi birlik hareket
ederlerse, parmağı düz olarak kavrarlar. Eğer biri yalnız hareket ederse,
kedi tarafına eğimle kavrar. Dört adale bilek üzerinde konulup, her biri
bir parmağa bitişip, onu kavramıştır. İki adale dahi baş parmak ile küçük
parmağa has olup, onları kavramaya yetmiştir. Ayağı kavrayan adalelerin
çokluğunda hikmet budur ki: Parmakların hepsine sağlamlık ve kuvvet
vermiştir. Ta ki oturmada ve kalkmada bedenin ağırlığına metanetleriyle
mukavamet edeler. Yürüme durumunda iyi gidişle, düzen üzere gideler. ayak
parmaklarının adalelerinden beş adale, ayağın üstünde konulmuştur. Ta ki
parmakları dış tarafa eğeler. Beş adale dahi ayak altında konulup, her
biri, iç yarıktan kendine yakın olan parmağa gidip, onu iç tarafa eğmiştir.
O halde, insan edeninde bulunan dörtyüzyirmi adet iradî ve ihtiyarî
hareketlerin tamam ve kemaline vâsıta olan adalelerin hepsi açıklandığı
üzere tamam, beşyüz otuz adet adaleye ulaşmıştır. (Yaratıcı ve şekil verici
olan Allah münezzehtir.) Bu ne sanattır ki bu şaşırtıcı tertip üzere, böyle
nizam bulmuştur. Hakka ki, bunu düşünen akıllı kimse çok ibret almıştır. Bu
sanattan sanatkârını bilmiştir. (Ey Allah'ımız! Bizi işlerini düşünenlerden
kıl. Vücununun cüzlerini senin nimetlerinden görenlerden kıl. Nimetlerine
şükredenlerden kıl. Seni isimlerinle zikreden, sıfatlarınla tanıyan, kazâna
rıza gösteren, bütün durumlarda senin rızanı isteyen kimselerden ki.
Sübhanallahi ve bi hamdihi Sübhanallahü'l-azim.)



38-BÖLÜM:038:

DÖRDÜNCÜ BAHİS

Sinirlerin, atar ve toplar damarların keyfiyetini; bedenlerin kuvvetlerini,
kıyafetle insanların ahlâk ve tavırlarının bilinmesini; uzuvların şekil
farklılığı haseiyle olan insanî vasıflar; uzuvların çekme ve seyrilmesine
bağlı olan durumları beş bölüm ile hakimâne tafsil eder.

BİRİNCİ BÖLÜM

Sinirlerin bitme yerlerini ve faydalarını beş madde ile açıklar.

Birinci Madde

Sinirlerin konuluş hikmetlerini ve şekillerini bildirir.

Ey aziz, malum olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Bedende olan
sinirlerin bazısının faydası, bizzat; bazısının dolaylıdır. Zatî olan
faydası budur ki, sinirler vasıtasiyle dimağ, diğer uzuvlara his ve hareket
bahşeder. Dolaylı olan faydası budur ki, eti sağlam ve bedeni kuvvetli
etmiştir. Sinirlerin köklerinin başlangıç yeri dimağ, dallarının bitiş yeri
insan cildidir. Dimağ (beyin) iki yönle sinirlerin başlangıç yeri olmuştur.
Zira ki dimağ sinirlerin bazısına bizzat başlangıç bulunmuştur. Bazısına,
kendisinden omurga omurlarına akan omuriliğin vasıtasıyle başlangıç yeri
bilinmiştir. Ama dimağın kendisinden biten sinirlerde ancak baş, yüz ve iç
organlar his ve hareket bulmuştur.
Diğer uzuvların sinirleri, omurilikten his ve hareket almıştır. Gerçekte
ki, o şânı celil olan, ihsanı genel olan Hannan ve Mennan Allah Taala
hazretleri, lutf ve inayet edip, dimağdan iç organlara inen hareket
sinirlerini koruma ve himayede büyük ihtiyat etmiştir. Zira ki
başlangıçlarından uzak oldukları için, ziyade metanet gerektiğinden, üç
yerde kıkırdaklarla sinir arasında kıvamı orta olan cisimler ile
perdelemiştir ki: Birinci yer hançere, ikinci yer kaburgaların kökleri,
üçüncü yer göğsün altıdır.
Dimağın sair sinirlerinden o sinir ki, onun faydası azaya his vermektir.
Ama başlangıç yeride bulunan tesiri kavrayıcı ve kuvvetli olmak için o
sinir kastedilen uzva en yakın tarafından girmiş ve bitişmiştir. Bu his
sinirleri ziyade yumuşak oldukça, his kuvvetini ziyade eda ederler.
Metanete muhtaç oldukları için bunlar, hareket sinirleri gibi sert ve metin
olmayıp, latif ve yumuşak bulunmuştur. Dimağın önü, öbür tarafından daha
yumuşak ve ziyade hassas olduğundan, his sinirleri önden, hareket sinirleri
öbür taraftan yaratılmıştır. Yaratıcı ve şekil verici olan Allah Taala'nın
bu işlerinden çok ibret alınmıştır.

İkinci Madde

Dimağdan biten karşılıklı sinirleri bildirir.

ey aziz, malum olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Dimaın
kendisinden biten sinirlerin hepsi, yedi çift sinir bilinmiştir. Birinci
çifti koklama âletinin başlangıcı olan, meme ucuna benzer iki çıkıntı
yakınında dimağdan ön boşluğun içindendir ki, o bir küçük boşluktur. Bu
çiftin solundan biten teki sağına, sağından biten teki soluna gelip, biri
birine kavuşup, çapraz şekilde kesişmiştir. Sonra bükülüp, sağdan biten sağ
göze, soldan gelen sol göze gitmiştir. Züccâciye (camsı) adı verilen
rutubeti kuşatmak için ağızları geniştir. Bu kesişmenin faydası üçtür. Biri
budur ki, iki gözün birine akan ruh, öbürüne dahi akmasın. Birine âfet
erdiğinde, öbürü onun yerini tutsun. Onun için bir göz kapandığında, açık
gözün görüşü kuvvet bulur. Zira ki kapalı gözün nuru ona akar. İkinci
faydası, iki gözün kavraması birlikte olup, ikisinin görüşü, kesişme içinde
tek görüş olsun. Ta ki görünen bir nesne müşterek çizgide bir şekillensin.
Onun için şaşı kimse bir nesneyi iki görür zira ki, onun bir gözü üst
tarafa, bir gözü alt tarafa kayıp, göz ile kanalın kesişmesine doğru nüfuzu
bâtıl olmuştur. Müşterek çizgi önünde, sinir kırılmasından bir başka çizgiyi
vücut bulmuştur. Üçüncü faydası budur ki, sözü edilen iki sinir, biri birine
dayanak olup, biri birini dayanma ile kuvvet bulsun ve bir yaklaşma ile
bitiş yerleri göze yakın olsun.
Dimağ sinirlerinin ikinci çifti, açıklanan birinci çiftin bitiş yeri
arkasından, dış taraftan bitip, gözü kuşatan çukurun deliğinden çıkıp, göz
adalelerine bölünmüştür. Bu çift sinir gayet kalın bulunmuştur. Ta ki onun
kalınlığı başlangıcına yakınlığından lazım gelne yumuşaklığına mukavamet
kılsın. Onunla kuvvet bulup, hareket ettirmeye gücü yetsin.
Gözün on tabakasının tafsili uzun olup, bu özetleme dahi Mevla'nın
kudretinin kemaline delil olduğundan, azanın açıklanmasında uzatmaya hacet
kalmamıştır. Yaratıcı, bâri, şekil verici ve güçlü olan Allah müezzehtir.
Hiçbir şey onun dengi değildir. O işiticidir, görücüdür. Ne güzel Mevla, ne
güzel yardımcı. Ey Rabbimiz, bağış senden, dönüş sana! Büyük ve yüce
Allah'dan başka güçlü ve korkulacak yoktur.

Üçüncü Madde

Dimağdan biten sinirlerin geri kalan beş çiftini bildirir.

Ey aziz, malum olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Dimağ
sinirlerinden üçüncü çift, müşterek bir çizgiyle dimağın önü, arkası ve
tabası arasından bitip, önce dördüncü çifte bir miktar karışıp, ondan
ayrılıp, dört şubeye bölünmüştür. Evvelki şubesi, açıklanacak boyun damarı
girişinden çıkıp, boyundan inip, mide zarını geçip, onun altında bulunan
organlarda dağıtılmıştır. İkinci şubesi, elmacık kemiği deliğinden çıkıp,
ayrıldıkta; açıklanacak beşinci çiftten ayrılan sinire bitişmiştir. Üçüncü
şubenin maksadı, yüz önünde konulan sinirler olup, ikinci çift çıktığı
delikten önemi sinirler olan birinci çiftin boş menfezinden geçmeyip,
izdiham ile onun boşluğunu doldurmuştur. Şu halde bu şube, o delikten
ayrıldıkta; üç kısma bölünmüştür. Birinci kısmı göz pınarına meyledip,
elmacıklar, iki göz pınarı, iki göz kapağı, kaşlar ve alın adalelerine
bitişmiştir. ikinci kısmı, göz ucu yanında olan deliklerden burun içine
geçip, burnun içi tabakasında gömülmüştür. Üçüncü kısmı büyük olup, elmacık
kemiğinde bulunan boşluğa inip, iki kol olmuştur. Bir kolu, ağı ziçi
boşluğuna girip, üs dişlere ve onların köllerinde olan etlere dağılma ile
ulaşmıştır. Öbür kolu, onda olan elmacığın, burun uçlarının ve dudağın
derisi gibi görünen uzuvlara dağılmıştır. Bunlar, üçüncü çiftin üçüncü
şubesinin üç kısmıdır. Ama onun dördüncü şubesi, üst çene deliğinden dile
geçip, dış tabakasında dağılıp, dil ondan tatma duygusunu bulmuştur. Onun
ziyadesi, alt dişler arasıda ve köklerinde bulunan etlerine, alt dudağın
içine dağılmıştır. Dile gelen şube, göz sinirinden inme olduğundan daha
sert olmuştur. Bunu sertliği, onun kalınlığına eşit olup, muadil gelmiştir.
Dördüncü çiftin bitiş yeri, üçüncü çiftin gerisinden dimağın tabanına
eğimli olmuştur. Üçüncü çifte bir miktar karışıp, sonra ondan ayrılmakla
damağa çıktıkta, bundan damak his bulmuştur. Bu dördüncü çift, üçüncü
çiftten daha küçük ve daha sert olmuştur.
Beşinci çiftin her bir siniri, bir çift olup, dimağın iki tarafından
biterek vücut bulmuştur. Bunun her bir çiftinin birinci kısmı kulağın iç
perdesine dayanıp, onun içinde hepsi dağılmıştır. Kulağa duyma hissi ondan
gelmiştir. İkinci kısım, birinciden küçük olup, hançere kemiğinde âmâ adı
verilen (kör delik) delikten girmiştir. Ortaya çıktıkta; üçüncü çiftin
sinirine karışmıştır. İkisinin çoğu, elmacık adalesi tarafına gelmiştir.
Diğerleri şakak adalelerine varıp, dağılmıştır.
Altıncı çift, dimağın arka tarafından beşinci çifte bitişik bitip, lam
kemiği yivinin sonunda olan delikten çıkıp, üç kısma bölünmüştür. Bir
kısmı, yedinci çiftin hareket ettirmesine yardım için, boğaz adalelerine
ulaşan dile gelmiştir. İkinci kısım, omuz adalelerine dağılmıştır. Üçüncü
kısım, ikisinden daha büyük bulunup, boyun damarının yükseleceği yerde ona
bağlanmıştır. Ondan iç organlara inerken, hançere paraleline geldiğinde,
ondan şubeler ayrılmıştır. Hançereyi kıkırdaklarıyle kaldıran etrafı
üstünde olan adaleleri bitişmiştir. Hançerden yükseldikte; ondan yine
şubeler çıkıp, hançerenin üçüncü kıkırdağını kapayan ve açan alt çevresini
kuşatmış olan adalelere gelmiştir. Onun için tıpçılar nazarında bunun ismi:
Dönen sinir, olmuştur. Bu sinir, omurilikten çıkmayıp, dimağdan inip
gelmiştir. Ta ki düz olup, çekilmesi sağlam olsun. Bu sinir, beşinci
çiftten ve yedinci çiftten olmayıp, altıncı çiftten olmuştur. Zira ki bunun
başlangıcı yumuşak, sonu kıvrımlı olduğundan, bunun gibi sertlik ve düzlükle
inmezler ki, metanet bulup, yükselme ve dönüşe kabiliyetli olurlar. Bu
dönen şubeleri, başlangıçlarından uzaklaştırmanın hikmeti, sertlik ve
kuvvet kazandırmaktır. Dönen sinirlerin en sağlamı, hançereyi, adalelerin
örtüsüne yayıcı olan sinirdir. Sonra bu sinirin ziyadesi, ondan inip,
şubeleri diyafram ve göğsün zar ve adalelerine gidip, onda yürek, akciğer
aort ve atar damarlara dağılmıştır. Ama kalanı diyaframa geçip, açıklanan
üçüncü çiftten inen şubeye iştirakle, iç organların zarlarına dağılıp,
kürek kemiğinde son bulmuştur.
Yedici çiftin bitişik yeri, dimağ ile omuriliğin ortaklaşmasından olup,
çoğu, dili hareket ettiren adalelere gelmiştir. Ondan şubelere ayrılıp,
kalkan kemiğiyle lam kemiğinin ortak olan adalelerine varıp, dağılmıştır.
Azı, bunlara komşu olan sinirlere dağılmıştır. Bu şaşırtıcı tertip ve acaip
bileşim, o yaratıcı Allah'ın kudret ve hikmetiyle nizam bulmuştur.

Dördüncü Madde

Boyun omurları omuriliğinden biten sinirleri bildirir.

Ey aziz, malum olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Boyun
omuriliğinden çıkıp, omurlarından ilerleyen sinirlerin hepsi sekiz çift
sinir bilinmiştir.
Birinci çifti, birinci omurun iki deliğinden çıkıp, mücerret adale
uçlarıyle dağılmıştır. Bu çift, ince ve küçük kılınmıştır. Ta ki çıkış yeri
dar olsun ve omur kemiği metaneti üzere kalsın. İkinci çiftin çıkış yeri,
birinci omur ile ikincinin aryasında açıklanan ortak deliklerden
bulunmuştur. Bu çiftin çoğundan uzuv uçları his ve dokunma duygusu
bulmuştur ki, kafanın üstü dolaşıp yükselip, baş önüne eğilmiştir. İki
kulağın duş tabakalarında yerleşip, açıklanan küçük çiftin eksiğini tedarik
kılmıştır. Bunun kalanı boyun arkasında olan adalelere ve geniş adaleye
gelmiştir. Onlar onunla hareket bulmuştur.
Üçüncü çiftin çıkış yeri, ikinci omur ile üçüncü arasında müşterek olan
deliklerdendir ki, her bir siniri, iki kola ayrılıp, bir kolu onda bulunan
adalelere dağılmıştır. Özellikle aş ile boyunu bağlayan adalelere bu
sinirin şuberi gelmiştir. Onda ola omurların dikenlerine yükselip, onların
köküne yapışmıştır. Ondan onların başlarına çıkıp,o susamsılardan biten zar
bağları ile karışmıştır. Ondan geçip, iki kulak etrafına eğilmiştir.
Hayvanların bedenlerinde iki kulağı hareket ettirmek için, iki kulağa
ulaşmıştır. İkinci kolu, ön tarafa eğilip, geniş adaleye gelmiştir. Çıkışa
başladığında, ona damar ve adaleler rastlamıştır. Onlarla metanet ve
sağlamlık bulmuştur. Bu ikinci kol, hayvanlarda şakak ve kulak adalelerine
karışmıştır.
Dördüncü çiftin çıkış yeri, üçüncü omur ile dördüncü arasında müşterek olan
Deliklerden olmuştur. Üzerinde bulunan üçüncü çift gibi bir cüzü öne, bir cüzü
geriye bölünüp, ön cüzü küçük olduğundan, beşinci çifte karışmıştır. Öbür
cüzü, geriye dönüp, o adalelere şubeler gönderip, ondan omurgaya inip, son
bulmuştur.
Beşinci çiftin çıkış yeri, dördüncü omur ile beşinci arasında müşterek olan
deliklerden olmuştur. Yine yukarıdaki gibi iki yok olup, ön kolu küçük
olduğundan yanak adalelerine gelmiştir. Başı, ön tarafa eğilimli edip, baş
ve boyun adaleleri ile müşterek olan adalelere dağılmıştır. Öbür kolu, iki
şube olup, bir şubesi ön kol ile ikinci şube arasında aracı olmuştur.
Omuzun üstlerine gelip, altıncı ve yedinci çiftin birer miktarına
karışmıştır. İkinci şube dahi, altıncı ve yedinci çiftin şubelerine
karışıp, diyafram ortasına geçmiştir.
Altıncı ve yedinci çiftin çıkış yerleri, açıklanan deliklerin düzeni üzere
altında bulunan deliklerden olmuştur.
Sekizinci çiftin çıkış yeri, boyun omurlarının cüzleriyle omurga
omurlarının evvelsi arasında müşterek olan deliklerden olmuştur. Bu üç
çiftin şubeleri, biri birine karışmıştır. Altıncı çiftin çoğu, omuz yüzeyine
gelmiştir. Azı, dördüncü ve beşinci çiftin azlarıyla diyaframa inmiştir.
Yedinci çiftin çoğu gelip, azı beşinci çiftin azlarıyla diyaframa inmiştir.
Yedinci çiftin çoğu gelip, azı beşinci çiftin azıyle baş, boyun ve
omurganın adalelerine ve ondan diyaframa ulaşmıştır. Sekizinci çiftin azı,
omuza galip, çoğu adale ve kola dağılmıştır.
Diyafram, sözü edilen sinirlerden nasibini aldığından hikmet budur ki,
diyaframa gelen yukarıdan indiğinden, bölünmesi kolay olmuştur. Diyaframın
işi önemli olduğundan, sinirleri müteaddit yerlerden gelmiştir. Ta ki bu
başlangıç yerlerine isabet eden âfetle işi bâtıl olmasın. Yaratıcı, bâri,
şekil verici ve şanı yüce Allah her şeyden münezzehtir.

Beşinci Madde

Göğüs ve omurga omurlarının omuriliklerinden biten sinirleri bildirir.

Ey aziz, malum olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Göğüs
omurlarının iliğinden biten sinirlerin cümlesi oniki çift sinir
yaratılmıştır.
Birinci çiftin çıkış yeri, göğüs omurlarından birinci omurla ikincinin
arasında müşterek olan deliklerden bulunmuştur. iki cüze bölünmüştür. Büyük
cüzü, sert adalelere ve kaburgalara dağılmıştır. Küçük cüzü, iki evvelki
kaburgaya uzanıp, boyun sinirlerinin sekizinci çifti eşliğiyle birlik el
taraflarına gelip, kol ve omuzlara ulaşmıştır. Sekizinci çiftin çıkış yeri
ise açıklanan müşterek deliklerden olup, iki cüze bölünmüştür. Bir cüzü,
pazunun dışına yönelip, ona his ve dokunma bahşetmiştir. Bir cüzü dahi
diğer cüzlerle toplanıp, omuz mafsalını ve beli hareket ettiren adalelere
gitmiştir.
Bel omurlarından biten sinirlerin omuza gelmeyen şubeleri, bel ve kaburga
adalelerine gelmiştir. Kaburga omurlarından biten sinirler, ancak
kaburgalar arasında bulunan adalelere ve karın adalelerine ulaşmıştır. Bu
sinirlerin şubeleriyle beraber atar ve toplar damarlara akıp, açıklanan
sinir çıkış yerlerinden hepsi içeri girmiştir.
Katan (kasık) sinirleri, karın ve bel sinirleriyle müşterek bulunmuştur
Zira ki kasık sinirleri, iki cüze bölünmüştür. Onun bir cüzü, üç çift
kılınmıştır ki, adaleler onlarla bilinmiştir. Diğer cüzü, iki çift
bulunmuştur ki, karın adaleleri onlar kılınmıştır. Evelki cüzüne dimağdan
inip, sinir karışmıştır. İkini cüzü ki, karından gelen iki çift adale
olmuştur. On baldırlar tarafına büyük şubeler gönderip, evvelki cüzünün
ikinci çiftinden onlara şubeler gelmiştir. Bir cüzü dahi kuyruk sokumu
sinirlerinin evvelkisinden gelip, hepsi biri birine karışmıştır. Bazıları
kasıkta alıp, bazıları baldırlar aşağısına inmiştir. Ama bedenin arkasında
ve oyluklar içinde çok damarlar ve çok adaleler olduğundan, kasık kemiği
tarafından biten adalelerin bedenin gerisinden ve oyluklar içinden ayaklar
tarafına yolu olduğundan, bacak adaleleri için özel sinirlerden bir cüz,
husyeler içine inen kanala varıp, girmiştir. Ta ki kasık adalelerine
yönelip, ondan dizlere inip gitsin.
Kuyruk sokumudur ki, adaleleri altı çift olduğu şaşırtıcıdır Onun ir çifti,
kasık adalesine karışmıştır. Kalanı beş çift sinir, kuyruk sokumu yanından
biten bir tek sinir, bunlardan hepsi makat, zeker, mesane ve rahim
adalelerine, karın zarlarına, kasık kemiğinin içinin dışa bakan taraflarına
ve kuyruk sokumu kemiğinden gelen adalelere, bütün bunlara dağılmıştır.
Bu bölümde açıklanan sinirlerin sayısı, daha önce anlatılan adalelerin
sayısı miktarı tamamen, beşyüzotuz sinirde son bulmuştur. Açıklanan
bedeninince sanatları, o sâni ve hakîm Allah'ın kudretinin kemaline delalet
edip, insan türüne olan büyük nimetine, beden azalarının cüzleri her an
şahadet kılmıştır. Şu halde bu surette toplanan sanatları seyreden uyanık
kimse, yaratıcısını bilmiştir. Kendisini nimet denizine gark olmuş
bulmuştur. Mevla'sına can ve gönülden muhabbet kılmıştır. Her halde ona
yönelmiştir.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
haydarı kerrar
Administrator

Administrator


Mesaj Sayısı: 2630
Kayıt tarihi: 24/05/09
Nerden: ANKARA

MesajKonu: Geri: İ.Hakkı hazretleri Marifetname 3   Ptsi Mart 01, 2010 6:34 pm

39-BÖLÜM:039:

İKİNCİ BÖLÜM

Atar damarların bittiği yerleri ve faydalarını ayrıntılı olarak beş madde
ile açıklar.

Birinci Madde

Yürekten biten atar damarları bildirir.

Ey aziz, malum olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Bedende olan
atar damarlar ki, onlara, şiryan derler. Bunlar hareket eden can
damarlarıdır. Bunların birden maade hepsi hareketli bulunmuştur.
İçindekileri korumak için bütün damarlardan daha sert yaratılmıştır. Zira
ki bunlar, ruh cevherinin kastedilen kuvvetli hareketinin artmasına
yararlar. Bunların bitiş yeri, yüreğin iki boşluğundan sol boşluğu
kılınmıştır. Zira ki sağ boşluğu karaciğere yakın olduğundan gıdayı çekmek
ve sindirmekle meşgul bilinmiştir.
Kalça damarları ki, hepsinden önce ve küçük olmuştur. Yüreğin sol
boşluğundan bitip, akciğerde bölünme ve teneffüs yeri olan derinliğe
gelmiştir. Bu atardamarlar, akciğerin gıdası olan kanı yürekten ona
ulaştırmışlardır. Zira ki akciğer gıdasını yürekten almıştır. Bu damarların
bitiş yeri, yüreğin boyun cüzlerinden kan damarlarına geçecek yerden
olmuştur. Bu damar, ötekilerin hilafınca bir tabakadan vücuda gelmiştir. Ta
ki açılma ve kapanma için daha yumuşak ve daha selis olsun. Akciğer
cevherine, mülayim bunlara mensup olan latif kan, yürekten akciğer içine
saçıldıkta; ondan o saçılma kolaylık bulsun. Açıklanacak kan damarı içinden
akacak kanın ziyade pişmesine muhtaç olduğu gibi bunda ihtiyaç olmaya.
Özellikle bunun yeri yüreğe yakın olmuştur: Buna sıcaklıkla pişiren ısıtma
kuvveti, kolaylıkla ulaşmıştır. Bu kan damarının iki perdesi vardır ki,
çıkış yeri dışından içine nüfuz etmiştir. unun sağlamlığa ihtiyacı
olmadığından iki perde ile yetinilmiştir. Ta ki duman buharının ve sıcak
olarak pişirilmiş kanın akciğer semtine gönderilmesi kolay olsun. ama
açıklanacak boş kan damarı gerçi akciğerin komşusudur, lakin omurga
yakınında, akciğere arka tarafından gelmiştir. Önünden kollara ayrıldıkta;
cüz ve şubeleri akciğer içine nüfuz bulmuştur. Bunlar dahi Bâri Taala
hazretlerinin kudretine delalet edip, inayetinin kemaline şehadet
kılmıştır. Sübhanallah!

İkinci Madde

Yürekten biten büyük atardamarın vücudunu, şubeleriyle el ve avuca çıkışını
bildirir.

Ey aziz, malum olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: büyük atardamar
yüreğin sol boşluğundan bitip, iki şube olmuştur. Büyük şubesi, yüreğin
etrafını tavaf ve devredip, yüreğin cüzleriyle karışmıştır. Küçük şubesi
dahi yüreğin arkasından geçip, azı, sağ boşluğa yayılmıştır. Bu iki şubenin
çokları, yine iki kısım olmuştur ki, küçük kısmı yukarıya çıkıp, büyük
kısmı aşağıya inmiştir. İnen kısmın miktarı, çıkan kısımdan daha büyük
olduğunda bu hikmet bu olmuştur ki, inen kısım, yürekten aşağıda konulan
büyük ve küçük uzuvları sıcaklığıyle yetiştirip, can ve güç vermek
olmuştur. Yüreğin üstünde bulunan önemli uzuvlar, küçük ve az olduğundan,
onları besleyen yukarı çıkan kısım, küçük kılınmıştır. Bu büyük
atardamarın çıkış yeri üzerinde üç sağla kapak vardır ki, yüreğin içinden
onunla beraber dışarı yay çıkıp, ona sağlamlık veregelmiştir. Bu iki kısmın,
yukarı çıkan kısmı, yüreğin üstünde yine iki kısım olmuştur. Bunun büyük
kısmı gerdana çıkıp, ondan sağ tarafa kıvrımlı dönüp, onda olan yumuşak ete
eriştikte; bu dahi üç kısım olmuştur. Bunun iki kısmı, iki sübab olup,
açıklanacak şahdamarlarla boyunun sağ ve solundan başa çıkıp, bölünmede
onlara eşlik etmiştir. Üçüncü kısmı, böğüre ve iki evvelki kaburgalara, üst
boyun omurlarının altısına ve boynun halka kemiğine dağılıp, omuz üzerine
varmıştır. Ondan iki el uzuvlarına inip, onlarda dağılmıştır ve son
bulmuştur. Yukarı çıkan kısmın, küçük kısmı sol omuza çıkıp, hemen büyük
kısmın üçüncü kısmı gibi dağılmıştır. Şu halde atardamarlar vasıtasıyle
beden uzuvları hayat ve can bulmuştur. Yaratıcı ve bâri olan Allah ne
büyüktür ki, bedenlerin bileşimini, tertip ve nizamını türlü uzuvlarla
kılmıştır. Her uzva, can damarlarından hayat, kan damarlarından gıda
bahşetmiştir.

Üçüncü Madde

Baş uzuvlarına çıkan atar damarları bildirir.

Ey aziz, malum olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Bedende olan
atar damarlar ki, onlara, şiryan derler. Bular hareket eden can
damarlarıdır. Bunların birden maade hepsi hareketli bulunmuştur.
içindekileri korumak için bütün damarlardan daha sert yaratılmıştır. Zira ki
bunlar, ruh cevherinin kastedilen kuvvetli hareketinin artmasına yararlar.
Bunların bitiş yeri, yüreğin iki boşluğundan sol boşluğu kılınmıştır. Zira
ki sağ boşluğu karaciğere yakın olduğundan gıdayı çekmek ve sindirmekle
meşgul bilinmiştir.
Kalça damarları ki, hepsinden önce ve küçük olmuştur. Yüreğin sol
boşluğundan bitip, akciğerde bölünme ve teneffüs yeri olan derinliğe
gelmiştir. Bu atardamarlar, akciğerin gıdası olan kanı yürekten ona
ulaştırmışlardır. Zira ki akciğer gıdasını yürekten almıştır. Bu damarların
bitiş yeri, yüreğin boyun cüzlerinden kan damarlarına geçecek yerden
olmuştur. Bu damar, ötekilerin hilafınca bir tabakadan vücuda gelmiştir. Ta
ki açılma ve kapanma için daha yumuşak ve daha selis olsun. Akciğer
cevherine, mülayim bunlara mensup olan latif kan, yürekten akciğer içine
saçıldıkta; ondan o saçılma kolaylık bulsun. Açıklanacak kan damarı içinden
akacak kanın ziyade pişmesine muhtaç olduğu gibi bunda ihtiyaç olmaya.
Özellikle bunun yeri, yüreğe yakın olmuştur: Buna sıcaklıkla pişiren ısıtma
kuvveti, kolaylıkla ulaşmıştır. Bu kan damarının iki perdesi vardır ki,
çıkış yeri dışından içine nüfuz etmiştir. Bunun sağlamlığa ihtiyacı
olmadığından iki perde ile yetinilmiştir. Ta ki duman buharının ve sıcak
olarak pişirilmiş kanın akciğer semtine gönderilmesi kolay olsun. Ama
açıklanacak boş kan damarı gerçi akciğerin komşusudur, lakin omurga
yakınında, akciğere arka tarafından gelmiştir Önünden kollara ayrıldıkta;
cüz ve şubeleri akciğer içine nüfuz bulmuştur. Bunlar dahi Bâri Taala
hazretlerinin kudretine delalet edip, niyetinin kemaline şehadet kılmıştır.
Sübhanallah!

Dördüncü Madde

Yürekten aşağıya inen atar damarın büyük kısmını bildirir.

Ey aziz, malum olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Yürekten beden
uzuvlarına dağıla atardamarın açıklanan büyük kısmı, önce yürekten düz
olarak beşinci omura dayanmıştır. Zira ki onun yeri yüreğin başı karşısında
olmuştur. Adı geçen omurdan aşağıya eğilip, omurga omurları üzerinde inip,
kuyruk sokumu kemiğine ulaşmıştır. Bu büyük kısım inerken yüreğin sağ
boşluğunda dağılan atardamar, göğsün hizasına geldikte; bir küçük şube
göndermiştir ki akciğerin göğüsten olan tarafına dağılıp, akciğerin soluk
borusu etrafına dahi ulaşmıştır. Sonra bu inen kısım, göğsün hizasında olan
omurlara geldiğinde, her birine birer şube göndermiştir ki, omurilik ve
kaburga aralarına dağılmıştır. Sonra göğsü geçtikte; ondan iki atardamar
ayrılıp, sağ ve soldan diyaframa gidip, onun cüzlerine ayrılmıştır. Sonra
bu inen kısımdan atardamar uzanmıştır ki, bir şube karaciğere, bir dalağa,
biri dahi makada ulaşmıştır. Karaciğer şubesi ondan geçip, mesaneye dahi
gelmiştir. Sonra bu inen kısımdan bir atardamar uzanmıştır ki,
bağırsakların çevresinde olan ince deriyi bulmuştur. Sonra bu inen kısımdan
üç atardamar ayrılmıştır ki, en küçüğü özellikle sol böbreğe gelmiştir. o,
bundan hayat bulmuştur. O böbreğin liflerine ve onu kuşatanlara
dağılmıştır. O iki büyüğü, iki böbrek içine girmiştir. Onlardan iki böbrek,
kan suyu gibi karaciğeri anlatılan biçimde çekici olmuştur. Zira ki
karaciğerin içinde ikinci hazımdan kıvama gelmeyen kanın latif suyu,
böbreklere dolup, ondan gıdalardan aldıkta; onlarda kalan kesif su,
mesaneye gelmiştir. böbreklerden dahi iki damar ayrılıp, erkeklerde ve
kadılarda tenasül uzuvlarına inmiştir. Sağ böbrekten ayrılan, sağ yumurtayı
bulmuştur. Sol böbrekten ayrılan sol yumurtaya gelmiştir. Sonra bu inen
kısımdan birçok damarlar ayrılıp, düz bağırsağın çevresinde bulunan çaba, o
damarlara ayrılmıştır. Şubeleri, omurlar deliklerinde omuriliğe girip, onda
hepsi dağılmıştır. Sonra bu inen kısımdan üç damar uzanıp, ikisi leğen
kemiğine, birisi tenasül organı cildine varıp, onda dağılıştır. Sonra
inenin kökünden bir küçük çift atardamar ayrılıp, erkeklerde ve kadınlarda
öne gelmiştir. Onda olan damarlara karışmıştır. Sonra inenin kökünden ki,
büyük kısımdır, o, omurga omurlarının sonuna vardıkta; açıklanacak
damarlarla birlik iki kısım olmuştur. Bir kısmı sağa, bir kısmı sola,
gidip, her biri kuyruk sokumu kemiğini kuşatıp, onda iki oyluğa inmiştir.
Her birinden kuyruk sokumu altında birer şube ayrılıp; biri mesaneye, biri
göbeğe ulaşmıştır. Göbek yanında biri birine kavuşup, ikisinden birçok
kollar ayrılmıştır. Bazısı kasık kemiği üzerinde konulan adalelere
dağılmıştır. Bazısının uçları, mesane yolundan erkeklerde düz olarak âlete
gelmiştir. Kadınlarda önlerin ucuna gelip, içe katlanıp, yine onda
yapışmıştır. Ondan bir küçük çift kalmıştır ki, rahme gelip, girmiştir.
Sanatlarının benzersizliğinde akılları hayrete düşüren Allah münezzehtir.
İnsanı, kusursuz olarak en güzel suretle suretlendiren Allah münezzehtir.
Onlardan bir kısmını erkek, bir kısmını kadın yapmıştır. Acizlikten
unutkanlıktan ve eksiklikten uzak olan Allah münezzehtir.

Beşinci Madde

Oyluklara, baldırlara ve ayaklara inen atardamarları bildirir.

Ey aziz, malum olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Bacaklar
tarafına inen iki kısımdan her biri, ikişer büyük şube olmuştur. Bir şubesi
dış, bir şubesi iç nâmıyle şöhret bulmuştur. Baldırda konulan adalelere
şubeler göndermiştir. Sonra bacaklara inerken, onda olan adalelere dahi
şubeler indirmiştir. Sonra ayağa inip, ön tarafa baş parmak ile orta parmak
arasına büyük şubesiyle meyletmiştir. Kalan şubeleri, ayak cüzlerinin
çoğunda gömülmüştür. Açıklanacak kan damarı şubelerinin altından geçip,
diğer parmaklara gelmiştir.
Açıklanan atardamarlar ki, can damarlarıdır, bunların bazısı atar kan
damarlarının şubesi gibi beşinci omura giren atar damarı şubeleri gibi omuz
mevziine çıkan atardamar şubeleri gibi içlere meyleden atar damarın
şubeleri gibi, şebekede dağılan iki sübab ve meşime gibi, diyaframa gelen
atar damarın şubeleri gibi, bir şube ile omuza nüfuz eden atar damar gibi,
mideye, karaciğere, dalağa ve bağırsaklara inen atar damarlar gibi, karın
tarafından kuyruk sokumu kemiğine tek başına inen atar damarlar gibi, iç
organlarda olan atar damarların hepsi, çarpmalardan korunmak için damarlar
altında örtülü kalıp, kan damarları, atardamarlara kalkan gibi koruyucu
olmuştur. Aort adı verilen damarlar ki, kan damarlarıdır. Atar damarlar adı
verilen can damarları, iki fayda için biri birine yakın olmuştur. Birisi
budur ki, kan damarına (aort) parmak bir zar ile bağlı olup, onlara teğet
olan aza, ikisinden kan ve can istifade ederler. İkinci faydası budur kik,
can damarları ile kan damarları biri birlerinden can ve kan kazanır. Şu
halde insan bedeninde onulan ve düzenlenen can damarları bunlardır ki,
açıklanması kaleme gelmiştir. Hepsi tamam, ikiyüz adet atardamara
ulaşmıştır. İnsanı en güzel surette yaratan Allah münezzehtir. Bizim için
büyük ve yüce Allah'dan başka kudret, kuvvet ve korkulacak kimse yoktur.
Ey âlemlerin Rabbi! bizi âlimlerden ve amel edenlerden kıl!

40-BÖLÜM:040:

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Sakın damarların bitiş yerlerini ve faydalarını altı madde ile ayrıntılı
olarak açıklar.

Birinci Madde

Karaciğerden biten bâb damarının dallarını ve faydalarını bildirir.

Ey aziz, malum olsun ki, anatomi bilginleri emişlerdir ki: Sakin damarların
hepsi karaciğerden bitmiştir. Karaciğerden önce iki damar vücuda gelmiştir
ki, biri karaciğerden, dip tarafından vucütu bulmuştur. Onun çoğunlukla
faydası, gıdayı mideden karaciğere çekmektir. Bu damar, tabibler arasında,
bâb ismiyle şöhret bulmuştur. İkinci damar, karaciğerin yumru tarafından
meydana gelmiştir. Onun çoğunlukla faydası, budur ki, gıdayı karaciğerden
uzuvlara ulaştırmak ve dağıtmaktır. Bu damar, ecvef nâmını almıştır.
Bâb olan damarın, karaciğer boşluğunda ayrılan tarafı, önce beş kısma
yetmiştir. Uçları karaciğerin yumru tarafına yettikte; şubelere
ayrılmıştır. Bir şubesi, öd kesesine gitmiştir. Bunun şubeleri, yeraltında
olan kökler gibi karaciğer içinde dağınık bitmiştir. Ama babın karaciğer
dibine bitişik olan ucu, ondan ayrıldıkta; sekiz kısım olmuştur. İki kısmı
küçük, altı kısmı büyük suret bulmuştur. iki küçük kısmın biri, oniki parmak
adı verilen bağırsağın kendisine bitişmiştir. Ondan gıdayı çeke gelmiştir.
Bundan dahi şubelere ayrılıp, pankreas adı verilen cisme dağılmıştır.
İkinci kısım, midenin altına inip, idenin alt ağzı olan kapakçıklar yanında
dağılıştır ki, ondan gıda cezbetmiştir. Ama geri kalan altı kısmın biri,
mide yüzeyi tarafına gelmiştir ki, midenin dışında gıdasını ondan almıştır.
Zira ki mideni n içinde gıdalara kavuşmakla gıdalanır olmuştur. Altı kısmın
ikincisi, dalağa ulaşmıştır ki, dalağa ulaşmasından önce ondan şubeler
ayrılıp, pankreasa gelmiştir ki, ona gıda vermiştir. Dalağa bitişmesiyle
bile ondan bir şube geri dönüp, midenin sol tarafında bölünmüştür ki, o
taraf ondan gıdasını bulmuştur. Dalağa giren şulbe ortaya geldikte; iki
cüze bölünmüştür ki, bir cüzü yukarı çıkmış, bir cüzü aşağı inmiştir.
Yukarı çıkan cüzü, iki cüze bölünüp, bir cüzünden dalağın üst cüzünde yani
yarısında şubeler ayrılmıştır ki, o yarıya onlardan gıda gelmiştir. İkinci
cüzü dışa gelip, midenin yumrusu sonuna erip, onda iki cüz olup, biri
midenin sol dışı tarafına dağılmıştır ki, o taraf gıdasını ondan almıştır.
Bir cüzü mide ağzına dağılmıştır ki, siyah köpüğün fazla asidini ona
itmiştir. Fuduldan çıkıp, mide ağzını duraklatmaya ve hareket ettirmeye
yetmiştir. Şehve ve iştihayı uyarıp, dalgalandırmıştır. Dalağın ortasında
olan şubeden inen cüz dahi iki cüz olmuştur. Birinin şubeleri, dalağın alt
yarısına dağılmıştır ki, o yarı ondan gıdalanmıştır. İkinci cüzü içyağından
meydana çıkıp, onda dağılmıştır ki, ondan içyağına gıda gelmiştir.
Altı bölümün üçüncüsü, sol tarafa varıp, düz bağırsağın çevresinde olan
damarların ince kanallarına dağılmıştır ki, gıdanın aşağıda bulunan
hâsılından gıdasını almıştır.
Altı kısmın dördüncüsü, saç gibi ince şubelere ayrılıp, bazısı midenin
yumrusunun sağ tarafı dışında dalak tarafından idenin soluna gelen cüze
karşılık olduğu halde dağılmıştır. Bazısı içyağının sağına yönelip, dalak
damarının şubelerinden ve midenin solundan sağına glen cüze karşı olduğu
halde dağılmıştır.
Altı kısmın beşincisi, kalınbarğısakların çevresinde olan ince kanallara
dağılmıştır ki, gıdayı ondan alagelmiştir. Ama altıncı kısmın çoğu, yukarı
çıkanın çevresinde, bazısı a'ver (coecum)e bitişik olan ince lifler
çevresinde ağılmıştır ki, gıdayı onlardan almıştır. Sübhanallah! Kudreti
kemal bulmuş, azaeti celal bulmuş olan, rızık verici ve yaratıcı Allah
münezzehtir.

İkinci Madde

Karaciğerden biten ecvef damarın bazı kollarını ve faydalarını bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: ecvef damarın
kökü önce karaciğer içinde kıl gibi dağılıştır ki, yine kıl gibi şubelere
ayrılan bab damarının şubelerinden gıdayı çekegelmiştir. Ecvef damarın
şubeleri, karaciğerin yumru dış boşluğunda vârit olmuştur. Bab damarının
şubeleri, karaciğerin dibinden boşluğa gelmiştir. Şu halde bu ecvefin
gövdesi, karaciğerin yumru yüzünde doğup, iki kısım olmuştur ki, biri
büyük, biri küçüktür. Küçük kısmı, yukarı çıkmış, büyük kısmı aşağı
inmiştir. Yukarı çıkan küçük kısmı, diyafram içine geçip, ona iki damar
verip, onda dağılmıştır ki, ona gıdayı lutfetmiştir. Sonra yukarı çıkan
kısım, yüreğin örtüsü hizasına gelip, ona birçok kollar göndermiştir.
Onda kıl gibi dağılmıştır. Diyaframa gıda ondan gelmiştir. Sonra yukarı
çıkan kısım ikiye bölünmüştür ki, biri büyük, biri küçük suret bulmuştur.
Ama büyük kısım yüreğe gelip, onun sağ kulakçığı yanında içine girmiştir.
Bu damar, yürek damarlarının en büyüğü olduğunda hikmet bu olmuştur ki,
diğer damarlar, havayı çıkarmak için bulunup, bu büyük damar, gıda için
kalmıştır. Gıda ise havadan kalın olduğundan, menfezi daha geniş, zarfı
daha büyük olmağa muhtaç olmuştur. Bu büyük damar yüreğe girdiğinde, ona üç
perde vermiştir ki, faydaları dışarıdan içeriye gelmiştir. Bu üç perde,
diğerlerinden daha sert olmuştur. Ta ki yürek uzama sırasında onardan
gıdayı çekip, yayıldıkta, geri dönmesin. Ama küçük damar budur ki, öbürüyle
birlikte çıktıkta, ona üç ısım damar göndermiştir ki, biri yürekten
akciğere gitmiştir. Atar damarların bitiş yeri yanında yüreğin ağına yakın
yerde bitmiştir. Sağ boşlukta akciğer tarafına dönüp, ona yetmiştir. Bu
damar, atardamarlar gibi iki zardan bitmiştir. Onun için tabibler buna,
şiryan (atar damar) adını vermişlerdir. Bunun faydası bu olmuştur ki,
bundan saçılan kan oldukça incelmiştir. Akciğer cevherine benzemiştir. zira
ki bu ince kan, yürekte çok az kaldığından, bunda pişme olmayıp, atar
kan damarına girdikte, onda hararetle pişmiştir.
Üç kısmın ikincisi, yürek çevresinde dolaşıp, içinde dağılmıştır ki, yüreğe
gıda ondan gelmiştir. Üçüncü kısmı, özellikle insandan sol tarafa meyledip,
göğüs omurlarından beşinci omura gidip, ona dayanıp, sekiz alt kaburgaya ve
onlara yakın olan kaburgalara dağılmıştır. Yukarıya çıkan kısım, yüreğin
nahiyesini geçtikte; ondan göğsü ikiye bölen perdelerin ve kılıfların
yukarılarına ve tev'e adı verilen yumuşak ete saç gibi şubelerle
dağılmıştır. Sonra yukarı çıkan kısım boyun kemiği hizasına geldikte; ondan
iki şube ayrılmıştır ki, birbirinden uzaklaşarak, boyun kemiği nahiyesine
gelmiştir. Her bir şube, iki kola bölünmüştür. Her taraftan, biri bağır
kemiği üzerinde sağ ve soldan inmiştir. Ta ki hançereye varmıştır. Sonra
yukarı çıkan, üç şubeye ayrılmıştır. iki şubesi, kaburgalar arasında
bulunan adalelere dağılmıştır. Ağızları onda dağılmış olan atar damarların
ağızlarına kavuşmak ile mutabık gelmiştir. Bu iki şubeden birçok damar,
göğüsten dışarı olan adalelere dağılmıştır. Hançereyi tamamladıkta; bir
bölük damar dahi omuzu tamir edip, onda sıralanan adalelere dağılmıştır. Bu
iki şubeden bir bölük damar dahi, düz adalelerin altında aşağı inmiştir.
Şubeleri onlara dağılmıştır. Sonları, açıklanacak kuyruk sokumu kan
damarında, yukarı çıkan adalelere ve atar damarlara bitişmiştir. Yukarı
çıkan kısmın üçüncü şubesi, iki omuza gıda vere gelmiştir. Yaratıcı, bâri ve
şekil verici olan Allah münezehtir. Bu ne yaratılıştır ve bu ne sanattır ve
ne hikmettir ki, gerçeklerinin inceliğinde akıl sahipleri şaşırıp kalmıştır.
Sübhanehü ve Taâlâ!

Üçüncü Madde

Kara ciğerden biten ecvef damarın; göğüs, omuzlar, çeneler, boyun, baş ve
yanak ayasına çıkan kıllarını bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Göğüs ve omuz
adalelerine dağılan iki şubenin geri kalanı bir çift şubedir ki, her bir
damarı beşer şubedir. Her bir damarın birer şubesi, göğüste dağılmıştır
ki, üstteki dört kaburgaya onlardan gıda gelmiştir. İkinci şubeleri
omuzlara dağılmıştır ki, o iki yerde olan adaleler, onlardan gıdalarını
almıştır. Üçüncü şubeleri, iki taraftan boyunda gömülmüş olan adalelere
dağılmıştır ki, o adaleler onlardan gıda bulmuştur. Dördüncü şubeleri
boynun üstteki dokuz omuru deliklerine bölünmüştür. İki tarafından onlara
girip, başa yükselmiştir. Onda olan adalelere bunlardan gıda gelmiştir.
Beşinci şubeleri, hepsinden daha büyük olup, iki taraftan omuz içine gelip,
her biri dört kol olmuştur. Ama her şubenin birer koku, böğür kemiği
üzerinde, omu mafsalını hareket ettiren adalelere dağılmıştır. ikinci
kolları yumuşak ete ve atar damarlar içlerine dağılmıştır. Üçüncü kolları,
göğü üzerinde geçip, yumuşak kısma inmiştir. Dördüncü kolları büyüktür ki,
her biri üçer cüze bölünüp, ikişer cüzleri omuz diplerine gelmiştir. Onda
olan büyük adalelere ve küçük adalelere ve içinde olan büyük adalelere
dağılmıştır. Üçüncü cüzleri büyük olup, her biri ikişer şube olmuştur.
Göğüs üzerinden geçip, iki el nahiyesine gidip, onlarda olan adalelere
dağılmıştır. Tıpçılar onlara, ıbti (koltukaltı) adını vermiştir.
Yukarı çıkan kısmın, üçüncü şubesi, boyuna çıkarken iki kısım olmuştur ki,
biri dış, biri iç şah damarı suretini bulmuştur. dış damar, boyun kemiğine
yükseldikte; iki kısım olmuştur ki, biri ondan ayrıldıkta, ön tarafa
yükselmekle gelmiştir. İkinci kısmı, öne ön tarafa inip, ondan yükselip,
boyun kemiğinin dışına ulaşmıştır. Ondan yükselip, boynun dışına gidip,
evvelki kısma ulaşmış ve karışmıştır. Şu halde iki kısımdan, bilinen şah
damarı meydana gelmiştir. Bu ikinci kısım, birinci kısma karışmadan önce,
bundan iki cüz ayrılmıştır ki, bir cüzü enlemesine gidip, içeri gireceği
yerde, iki boyun halka kemiğinin kovuştuğu yerde, yine birleşmiştir. İkinci
cüz, boyunun dışında kıvrımlı olup, sonra iki damarından ayrılmıştır. Bu
iki çift damardan örümcek ağı gibi dağılıp, omuz üzerinde uzadıklarından,
her biri omuz damarı nâmıyle şöhret bulmuştur ki, baş damarı dahi bunda
olmuştur. Bu iki omuz damarının iki tarafından iki damar, omuz üstüne dek
buna eşlik etmiştir. Lakin biri onda haps olup, dağılmıştır. biri omuz
üstünü geçip pazu başına gidip, onda dağılmıştır.
Omuz damarı, ikisini dahi geçip, ellerin sonuna gitmiştir. Dış şah
damarının iki damarı karışmalarından sonra iki kısım olmuştur. Biri içe
gömülüp, küçük kollara ayrılmıştır ve üst çeneye dağılmıştır. Onlardan büyük
şube ayrılmış ve alt çenede dağılmıştır. Bu iki sınıf şubelerden ince damar
cüzleri dilin çevresine gelmiştir. İkinci kısım dışta olup, iki kulak ve
başa şakın olan yerlere dağılmıştır İç şah damarı, yemek borusuna eşlik
edip, onuna doğru üst tarafa gidip, şube göndermiştir ki, dış şah
damarından gene şubelerle karışmıştır. Hepsi yemek borusuna, hançereye ve
gömülmüş adalelere bölünüp, sonu nihayet lam yivine gelmiştir. Sonra ondan
nice şubeler dağılmıştır ki, birinci ve sekizinci omurdan çıkan sinirle
dağılmıştır. Ondan bir saç gibi baş damarı ve boyun mafsalanı gelmiştir.
Ondan kollar hâsıl olup, beyin üstündeki kafa kemiği perdesi mahalline
ulaşmıştır. Kafa kemiğinin iki hacminin birleştiği yere çıkıp onda kafa
kemiğinin içine gömülmüştür. Adı geçen kolları gönderdikten sonra kalan
damarlar, lam yivi sonunda, kafa kemiği boşluğuna girmiştir. Ondan dimağ
zarlarına şubeler dağılmıştır. O zarlar gıdasını bu şubelerden almıştır.
Sert zarları, çevrelerinde bulunan cüzlerle bu şubeler raptedip, ondan
ayrılmıştır. Bunlardan kafatasının perde mahalline gıda gelmiştir. Sonra
ince perdelerden dimağa inip, atar damarların dağılması gibi, onda
dağılmıştır. Bütün atar damarları sağlam raptedip geniş yerde
karşılamıştır ki, ağızlarına kan dökülüp, onlarda toplanıp, pişsin. Sonra
iki tak arasına dağılmıştır ki, o, sıkıcı nâmını almıştır. Ondan kollanan
kanallardan kanı çekip, ondan orta karından iki ön karna uzanıp, oraya
yükselen atar damarlara kavuşmuştur. İşte bu perde meşime şebekesi ile
örülmüştür. Bunların hepsi, Allah Taâlâ'nın kudretinin kemaline delalet
kılmıştır. (Herkese rızık veren, şanı yüce olan, şekil verci ve yaratıcı
Allah her şeyden münezzehtir.)

Dördüncü Madde

Karaciğerden biten ecvef damarın kol ve ellere gelen kollarını ve
faydalarını bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Kol damarının
aslı, omuz damarıdır. Ondan ayrışan şulelerin başlangıcı kol damardır ki,
o, pazuya hizalandıkta; ondan pazunun dış cüzlerine ve derisine dağılan
şubelerdir. Sonra dirseğin mafsalın yakın olmasıyle üç kısım olmuştur ki,
biri kol ipidir. Bu kısım üst oynağın dışı üzerinde uzanmıştır. Ondan dış
tarafa dağılmıştır. İkinci kısmı kolun dışında dirsek boğumuna yönelip,
içeriden bir şubeye bitişmeye gidip, ikisinden ekhal damarı vücut
bulmuştur. Üçüncü kısmı derine inip, onda olan adalelere dağılıp, son
bulmuştur. Ancak bir şubesi, kol kemiğine varmıştır. Bu, dirseğin iç
mafsalına yakın geldikte; iki kısım olmuştur. Bir kısmı derine gidip, kafa
damarından gömülen şubeye bir miktar bitişip, sonra ayrılmıştır. Şu halde
bu mafsalın biri, iç tarafa inen serçe parmak ve yanındakinin hepsine ve
orta yarıma varmıştır. İkici mafsala yükselen kemiklere temas eden et
cüzlerine bölünmüştür. İçtekinin ikinci kısmı, kol içinde dört kol olmuştur
ki, bir kolu, kolun aşağılarında bileğe varıncaya dek dağılmıştır. İkinci
kolu, birinci kolun üstünde onun gibi dağılmıştır. Üçüncü kolu, hepsinden
büyük gelip, üstte ve dışta olup, onun bir kolu, kol damarının bir şubesine
bitişip, ikisinden ekhal hâsıl olmuştur. Kalanları, basilik damarıdır ki,
bir dahi gömülüp, derine gitmiştir.
Ekhal damarı, iç taraftan bitip, üst oynağa çıkıp, ondan dış tarafa gidip,
yunan lamı şeklinde iki kol olmuştur. üst kolu, üst oynağın tarafına inip,
dirseğe yönelmiştir. Başparmağın arkasında ve onunla işaret parmağı arasına
ve işaret parmağının kendinde dağılıştır. Aşağı kolu, aşağı oynağın
tarafına inip, üç kol olmuştur ki, bir kolu, işaret parmağı ile orta
parmağın arasına gelip, üst kolan işaret parmağına gelen damarın bir
şubesine bitişip, onunla tek bir damar olmuştur. ikinci kolu ki, esîlmdir.
Orta parmak ile yanındaki arasında dağılmıştır. Üçüncü kolu serçe parmak ile
yanındaki arasına yönelmiştir. Bunların hepsi, parmak mafsallarına
bölünmüştür. Bunlardan iki elin parmakları her an Allah'ın kudretiyle
beslenmiştir. İnsanın en güzel şekilde yaratan hakîm ve sâni Allah
münezzehtir.

Beşinci Madde

Ecvef damarın kara ciğerden bedenin aşağısına inen büyük kısmının kollarını
ve faydalarını bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki 0 Ecvefin inen
cüzü ki, büyü kısmıdır. O kara ciğerden doğdukta; omurgaya dayanmazdan önce,
ondan bir büyük damar ayrılıp, kılcal damarlara dağılmıştır. Sağ böbreğin
liflerine ulaşıp, onda ve ona yakın olan cüzlerde dağılmıştır. Hepsine
gıda vermiştir. Sonra bu inen kısımdan bir büyük damar ayrılıp, yine
kılcallar gibi damarlara dallanmıştır. Sağ böbreğe gelip, onun liflerini
bulup, civarında olan cisimlerde dağılmıştır. Hepsine bu dallarla gıda
gelmiştir. Sonra bu inen kısımdan büyük damar dağılmıştır ki, onlara
doğnalar ismi uygun gelmiştir. Bunlar, gıda vermek için iki böbrek içine
girmiştir. Zira ki açıklanan atar damarlar gibi, bu doğanlar dahi
böbreklerin gıdalarını çekici olmuştur ki, karaciğer kan suyu onlara gıda
gelmiştir. Bu doğnaların solundan bir damar ayrılıp, erkekler ve kadınlarda
sol yumurtaya inmiştir. Bir damar dahi, sağdan şubelere ayrılıp, sağ
yumurtaya gelmiştir. Böbreklerden, tenasül organları içine, sağdan sağa ve
soldan sola gelen iki sert damar tarafına bükülmüş ve şekilleri yuvarlak
olduğundan, böbreklerden onlarda yumurtalara akan halis kan sıcaklıkla
pişip, kırmızı kan döken beyaz meni olmuştur. İki damar dahi omurgadan iki
yumurtaya ulaşmıştır. bu duarlar zekerde, ferçde ve rahmin derinliğinde
kaybolmuştur. Sonra bu inen kısım omurgaya dayanıp, inerken her bir omur
yanında ondan yine şubelere ayrılmıştır ki, bazıları o omurlara girip,
omuriliğe ulaşmıştır. Bazıları yanında konulan adalelere dağılmıştır.
Bazıları iki leğen kemiğine gelip, karın adalelerinde son bulmuştur. Bu
inen kısım anlatılan durumları ile omurga omurlarının sonuna ulaştığında,
onda iki kısmı bölünmüştür ki, bir kısmı sağ oyluğa ve bir kısmı sol oyluğa
yol bulmuştur. Bu iki kısım oyluklara inmezden önce her birinden on tabaka
damar ayrılmıştır. Evvelki tabakaları sert yerlere gelmiştir. İkinci
tabakaları kıllar gibi dağılıp, kuyruk sokumu altlarına yayılmıştır. Üçüncü
tabakalar kuyruk sokumu kemiği üzerinde olan adalelere dağılmıştır.
Dördüncü tabakaları makat adalelerine ve kuyruk sokumu dışına bölünmüştür.
Beşinci tabakaları, kadınlarda rahme yönelip, bazısı onda ve ona bitişik
olan cüzlerde dağılmıştır. Kalanları mesane tarafına gelip, iki kısım
olmuştur. Biri mesanede dağılıp, biri mesanenin boynuna gelmişti. Bu
beşinci tabaka erkeklerde çok olmuştur ki, hem mesaneyi kuşatıp, hem zeker
olmuştur. Altıncı tabakaları oyluk kemiği üzerinde konulan adalelere
yönelip, onda dağılmıştır. Yedinci tabakaları karın üzerinde beden
doğrultusunda giden adalelere yükselmiştir. Bu damarlar, o damarların
uçlarına bitişmiştir. Göğüsten onlar karın boşluğuna inmiştir. Bu
damarların kökünden kadınlarda dört damar bitip, dört taraftan rahme
gelmiştir. Onlardan sekiz damar iki meme tarafına yükselmiştir ki, bu
damarlarla rahim, memelere eş olmuştur. sekizinci tabakaları erkeklerde
zeere, kadınlarda bız'a gelip, onlarda dağılmıştır. Dokuzuncu tabakaları,
oyluğun iç adalelerine inip, onlarda dağılıştır onuncu tabakaları iki leğen
kemiğine çıkıp, eller tarafından inen damarların içlerine ulaşmıştır.
Hepsinden bir cüz'ü büyük hasıl olup, yumuşak adalelere inip, onda
bölünmüştür ki, yirmi tabakaya varmıştır. Bu damarların bu tevzi ve
ayrılmalarından nice kimseler ibret almıştır. (Damarlarda kanı nehirler gibi
akıtan kahredici ve tek olan Allah münezzehtir.)

Altıncı Madde

Ecvef damarın inen kısmında oyluklar altına giden dallarını ve faydalarını
bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Sözü edilen iki
kısmın adı geçen tabakalarından arta kalanı, oyluklar içine inip, her bir
kısım bir oyluk içinde onbeşer şube olmuştur ki, biri oyluğun önü üzerinde
konulan adalelere bölünmüştür. Biri oyluğun arkasında olan adalelere
dağılmıştır. Biri iç taraf adalelerine dağılmıştır. Biri dış taraf
adalelerine inmiştir. ikisi diz mafsalı adalelerine gelmiştir. Üçü şubenin
kalanlarının dıştakileri küçük kemik üzerinde topuk mafsalına dek
uzanmıştır. Orta şubesi diz sonundan baldır içi adalelerinde şubeler
bırakarak inmiştir. Ondan iki şube kaldıkta, biri baldır cüzlerinin içinde
kaybolur. Biri iki kemik arasında uzayıp, ayak önüne inişte sözü edilen dış
damarın bir şubesine karışmıştır. üçüncü iç şubesi baldır derinliğine
yönelip, büyük kemiğin yumru tarafından topuğun altına gidip, ayağın iç
tarafına gelmiştir. Açıklanan üç şube, onda dört şueye bölünmüştür. ikisi
içtedir ki, küçük kemiğin tarafından ayağa girmiştir. ikisi içtedir ki, iki
dıştakinin birine içtekinin en içteki ulaşmıştır. Ayağın üstüne çıkıp,
üstlerinde dağılmıştır. ikincisine iç kısmın dış şubesi bitişip, ayağın alt
cüz'lerine dağılıp son bulmuştur. Şu halde insan bedeninin tümünde bulunan
kan damarları bunlardır ki, açıklamaya gelmiştir. Hepsi tamam üçyüzaltmış
kan damarına varmıştır. Hakîm ve şekil verici olan Allah'ın en güzel
şekilde yarattığı insan bedeninde olan benzersiz sanatları fikiretmeye ve
düşünmeye vesile olmak için onda bulunan birbirine benzer parçaları bu
miktarca açıklamakla yetinilmiştir. Bundan sonra bazı güç ve hisleri,
uzuvların şekil farklılığını dahi iki bölüm ile açıklamağa lüzum
görülmüştür. Bedende bulunan sonsuz ince sanatlardan açıklanan azaların
anlatımı kısa kesilmiştir. Zira ki, bedende yaratılan bütün uzuvların
çeşitli cüzlerinin uzun uzun anlatılması ve durumlarını filozoflar nice yüz
kitap ile ancak açıklamışlardır. (Yaratıcıların en güzeli olan Allah ne
yücedir.)


41-BÖLÜM:041:

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM

İnsan bedeninde bulunan cinsleri ve kuvvet çeşitlerini, uzuvlarının
içlerinin başlangıcını ve hayat verici dört nefsi, his ve kuvvet gibi
hizmetçileri olan eşyayı altı madde ile açıklar.

Birinci Madde

insan bedeninde olan kuvvetlerin tür ve cinslerini, uzuvların içlerinin
başlangıçlarını kısaca bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Kuvvetler ile
fiiller birbirinden anlaşılmıştır. Zira ki, her bir kuvvetin başlangıcı bir
fiil olup, her bir fiil ancak bir kuvvetten çıkmıştır. Şu halde fiiller gibi
kuvvetler dahi iki cins olmuştur ki, biri tabii kuvvetler, biri nefsanî
kuvvetler bulunmuştur. Bu kuvvetlerden her birisi için bir baş uzuv vardır
ki, o uzuv o kuvvetin madeni olup, fiilleri o uzuvdan vücuda gelmiştir.
Tabii cins ki, bitkisel nefs olmuştur. O iki türü içine almıştır. Bir
türünün gayesi, bedeni tedbir ile korumaktır. Bu tür gıda işinde
mutasarrıftır ki, bedenin bekası sonuna dek ona gıda vermiştir. Büyümesi
sonuna dek ona gelişme vermiştir. Bu türün yeri ve fiilinin çıkışı
karaciğer bulunmuştur. ikinci türün gayesi bedenin o türünü korumak
bilinmiştir. Bu tür tenasül işinde mutasarrıftır ki, beden karışımından
meni cevherini ayırıp, ondan Hak'kın emri ile bedenin benzeri
şekillenmiştir. Bu türün yeri ve fiilini çıkışı tenasül organları
bulunmuştur.
Nefsanî cins ki, ona hayvanî nefs denilmiştir. O iki türe kuşatıcı
bilinmiştir. Onun bir türü müdrike kuvveti iki, bir tür hareket kuvveti
bulunmuştur. Müdrike kuvveti ki, iki kısımdır. Birine dış ve birine iç
denilmiştir. Bedenin dışında idrak edici olan beş kuvvettir ki: Duyma,
görme, koklama, tatma ve dokunmadır. Bedenin içinde idrak eden dahi beş
kuvvettir: His, hayal, fikir, vehim ve hafızadır. Bu tür müdrikenin yeri ve
fiilinin çıkışı dimağ bulunmuştur. Ama hareket kuvveti bir türdür ki,
hareketlerin başlangıcı hasebince kısımlara bölünmüştür. Zira ki her bir
adele, bir başka tabiatta yaratılmıştır. Bir tür damarların hareketi olup,
bedenin kirişlerini, titreşim ile kavrama ve salıvermeyle yayan
kuvvetlerdir ki, bunlarla mafsallar yayılıp, uzuvlar hareket kılmıştır. Bu
kuvvetlerin yerleri ve menfezleri adalelere bitişik olan sinirler olmuştur.
Bu hareket kuvvetinin bir kısmı gazap kuvveti, bir kısmı şehvet kuvveti
kılınmıştır.
Hayvanî nef gazabına ârız olan, kavrama bilinmiştir. Şehvet de ona ârız
olan yayılma bulunmuştur. Gazapla şehvetin yerleri ve hareketlerinin çıkış
yerleri yürek kılınmıştır. Hakikatte bütün kuvvetlerin başlangıcı yürek
bulunmuştur. Lakin bu merkezler, nitelendirilen kuvvetlerin fiillerinin
ortaya çıkış yeri bulunduğundan her biri başlangıç yeri adını almıştır.
Nitekim hislerin başlangıç yeri dimağ iken yine her his için tek bir uzuv
olunmuştur. Zira ilk o hissin fiili kendine mahsus o uzuvdan meydana
çıkmıştır. ama bazı tek fiiller, gıdayı hazmetmek gibi, tek bir kuvvet
ile tamam olmuştur. Bazısı yemek iştihası gibi iki kuvvetle kemalini
bulmuştur. Zira ki bu iştiha çekici bir kuvvetle, bir de hem midede konulan
hassas kuvvetle tamam olmuştur. Çekme kuvvetini uzun lif, rutubetle
harekete geçirir. Midenin girişindeki his kuvveti, bu işlemle iştihayı
uyaran siyah köpüğü ekşidir. Zira ik bu hisse bir âfet ârız olsa, acıkma ve
iştiha bâtıl olup gider. Sebeblerin müsebbibi Allah münezzehtir. Rablerin
rabbi Allah münezzehtir.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
haydarı kerrar
Administrator

Administrator


Mesaj Sayısı: 2630
Kayıt tarihi: 24/05/09
Nerden: ANKARA

MesajKonu: Geri: İ.Hakkı hazretleri Marifetname 3   Ptsi Mart 01, 2010 6:35 pm

İkinci Madde

insan bedeninde olan tabii nefsi ve bitkisel nefsi, bunların hizmetçileri
bulunan kuvvetleri ayrıntılı olarak bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Ana karnından
dünyaya gelen çocuk, dört can ile zinde olduğu halde doğmuştur. O dört
ruhun birisi tabii nefs, biri bitkisel nefs, biri hayvanî nefs ve biri
insanî nefs bilinmiştir.
Tabiî nefs: Bir kuvvetten ibarettir ki, cismin cüzlerini koruyup,
birbirinden ayrılıp dağılmaktan mâni bulunmuştur. Bütün beden bu nefsin
yeri kılınmıştır. Bunun iki hizmetçisi vardır. Birine hafiflik, birine
ağırlık adı verilmiştir. Hafiflik o kuvvettir ki, çevreye meyilli
bulunmuştur. Ağırlık, onun aksidir ki, merkez tarafına meyilli bulunmuştur.
Bitkisel nefs: Bir kuvvetten ibarettir ki, cismi, uzunluk, genişlik ve
derinlikte uzatıp, miktarını büyük kılmıştır. Bu nefsin yeri kara ciğer
olmuştur. Sözü edilen tabiî nefs, iki hizmetçisiyle birlikte bu bitkisel
nefsin hizmetini kılmıştır. Bitkisel nefsin, bunlardan başka kendisi için
dokuz yardımcısı dahi bulunmuştur: çekme kuvveti, tutma kuvveti, hazmetme
kuvveti, ayırt etme kuvveti, itme kuvveti, üreme kuvveti, şekil verme
kuvveti, gıda alma kuvveti ve büyüme kuvveti.
Çekme: Bir kuvvettir ki, faydalı gıdayı dışarıdan cismin içine çeker,
demişler. Bu kuvvet bu fiili, kendi yeri olan idenin üst ağının uzun lifi
ile işler.
Tutma: Bir kuvvettir ki, gıdayı içeride korur. Bu kuvvet bu fiili, kendi
yeri bulunan midenin alt ağzının enlemesine kıvrık lifi ile eder.
Hazmetme: Bir kuvvettir ki, çekmenin çektiği, tutmanın koruduğu faydalı
gıdayı değiştirir. Onu bir kıvama getirir ki, üremenin açıklanacak fiili
için hazırlar. Kalanı karışıp, uzuvların gıdası olur, gider. Bu işleme hazm
adı verilir. Bu kuvvet, bu pişirme ve karıştırmayı kendi yeri olan mide,
karaciğer ve damarlar içinde onların hararetiyle işler.
Ayırma: Bir kuvvettir ki, gıdayı içeride korur. Bu kuvvet bu fiili, kendi
yeri bulunan midenin alt ağzının enlemesine kıvrık lifi ile eder.
İtme: Bir kuvvettir ki, gıdadan gıda almaya layık olmayan fazlayı veya
yeterli miktardan ziyade kalan fazlayı iki yoldan, ya ona mutad olan
menfezlerden çıkarır. Nitekim ağaçtan zamkı çıkarır. Veya o ziyade yolan
fazlayı, önemli azadan daha az önemli azaya ve katıdan yumuşağa iter. Bu
kuvvet bu fiilleri, mide altında konulmuş olan enli ve sıkıcı lifin bir
kirişinden toplamasıyle eder.
Üreme: Bir kuvvettir ki, en latif gıdayı toplar. Ta ki ondan o cismin
benzeri hâsıl ola. Nitekim o toplama bitkilerde tohum, hayvanlarda nutfe
denilmiştir. Bu kuvvet iki türdür ki, bir türü erkek ve dişide meniyi
doğurur. Bir türü, rahmin içine gelen nutfede olan kuvvetleri, birbirinden
ayırıp, her uzva mahsus bir mizaç hâsıl oluncaya dek meczeder. Bu kuvvet,
bu fiilleri, kendi yerleri olan beden damarlarında işler.
Şekil verme: Bir kuvvettir ki, Hak'kın kudretiyle bütün azanın teşekkül,
karışım, miktar, yer, boşluk ve delikleri sonlarına bağlı olan bütün işleri
görüp, korumak için gıda türünde tasarruf sahibi olup, onu cismin rengi
eder. Bu kuvvet bu fiilleri, kendi yerleri olan atar damarlar içinde eder.
Gıda alma: Bir kuvvettir ki, alınan gıdanın benzerliğine çevirip, bedenden
ayrılanın yerine verir. Bu kuvvet bu fiilleri, kendi yerleri olan bütün
azalarda eder.
Büyüme: Bir kuvvettir ki, cismin bütün çaplarını tabii uygunluğu üzere
ziyade eder. Büyümesinde imdat eder ki, cisme giren gıda ile gelişir ve
büyür. Bu kuvvet bu fiilleri, kendi yerleri olan bedenin tümünde işler.
Bu iki nefs, adı geçen hizmetçileriyle, açıklanacak hayvanî nefin
hizmetçisi olmuştur. Hakîm ve kadîr olan Allah'ın boyun eğdirmesiyle, o
nefse boyun eğerek itaat kılmıştır. Hayvanî nefs dahi, konuşucu nefsin
binek ve atı olmuştur. (Bunu bizim emrimize veren ve bizi onun emrinde
etmeyen Allah münezzehtir. Şüphesiz biz Rabbimize dönücüleriz.)

Üçüncü Madde

insan bedeninde olan hayvanî nefsi ve onun bedende olan hizmetçilerinden
dıştaki beş duyuyu ayrıntılı olarak bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Hayvanî nefs,
bir kuvvetten ibarettir ki, o bedenin tümünde sirayet kılmıştır. Beden onun
ihtiyarıyle hareketli olup, hissiyle eşyayı bilmiştir. Bu hayvanî nefsin
yukarıda açıklanan hizmetçilerinden başka oniki hizmetçisi dahi vardır ki;
onu, on duyudur, biri gazap ve biri şehvettir. On histen beşi bedenin
dışınadır ki, yerleri: Kulak, göz, burun, ağız ve bedenin tümüdür. Beşi
bedenin içindedir ki; onların yerleri, dimağ boşluklarıdır. Onlar: Ortak
his, hayal, vehm, fik ve hâfızadır. Bütün bu on histen her birinin özel bir
şuğulu vardır ki, onun işi o hizmettir.
Beş dış hissin biri işitme kuvveti, biri görme kuvveti, biri koklama
kuvveti, biri tatma kuvveti ve biri dokunma kuvvetidir. İşitme kuvvetinin
şuğulu budur ki, sesleri ve harfleri işitip, birbirinden ayırt eder. Ancak
bunun vasıtasıyle kelam işitilip, anlanıp, intikal olunur. Bu idrak, bu
kuvvete mahsustur ki, sair kuvvetler bu işten âciz kalmıştır. Bu işitmenin
yeri, kulak içinde sıvı olmuştur. O bir nohut kabı kadar zarf içinde latif
buhar dolmuştur.
Görme kuvvetinin şuğulu budur ki, şekilleri ve renkleri görüp, idrak eder
ki; beyazı ve siyahı, uzun ve kısayı, büyük ve küçüğü, uzak ve yakını, güzel
ve çirkini, aydınlık ve karanlığı birbirinden fark edip ayırmıştır. Bu idrak
ise, bu kuvvetin kendine özgü şanına gelmiştir ki, sair kuvvetler, bu işten
âciz kalmıştır. Bu kuvvetin yeri, gözbebeği olmuştur.
Koklama kuvvetinin şuğulu bu olmuştur ki, güzel kokuları ve kötü kokuları
idrak edip, birbirinden fark edip, ayırmıştır. Bu idraki bu özel kuvvet
almıştır ki, sair kuvvetler bu işten âciz kalmıştır. Bu kuvvetin yeri,
dimağın önünde meme ucu gibi iki pâre et gelmiştir.
Tatma kuvvetinin şuğulu, eşyanın tadını tatmaktır. Şu halde acıyı tatlıdan,
ekşiyi tuzludan ayırmaktır. Bütün yiyecek ve meyvelerin tat ve lezzetleri
idrakine yetmek bu kuvvete mahsus olmuştur. Bu idrak ancak bu kuvvetin
şanına gelmiştir ki, sair kuvvetler bu tat ve lezzetten âciz kalmıştır. Bu
kuvvetin yeri, boğaz içi ile di üstüne yayılmış olan adale olmuştur.
Dokunma kuvvetinin şuğulu budur ki, yumuşağı sertten, sıcağı soğuktan, yaşı
kurudan, hafifi ağırdan teşhis edip, ayırmıştır. Bu idrak ise ancak bu
kuvvetle vücuda gelmiştir ki, sair kuvvetler bu işten âciz kalmıştır. Bu
kuvvetin yeri, bedenin dışının tümü olmuştur. Lakin el ayasında ve
parmaklarda ziyade ortaya çıkıp başın ortasında kemalini bulmuştur.
Bu konum ve düzen, o yaratıcı Allah'ın kudretinin kemalini, nimet
vericiliğinin nimetini açıklamıştır. Hayret ediciler bu sanattan nice ibret
almıştır.

Dördüncü Madde

Hayvanî nefsin insan bedeninde olan beyan olunan hizmetçilerinden beş iç
duyguyu ayrıntılı olarak bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Dimağın üç
boşluğunda olan beş iç hissin biri müşterek his, biri hayal kuvveti, biri
fikretme kuvveti, biri vehmetme kuvvet i ve biri hafıza kuvvetidir.
Müşterek his kuvveti: ilk hizmetçidir. Buna iki mânâ yönünden müşterek his
denilmiştir. Birinci mânâ budur ki, iki gözün idrak eylediği bir nesnenin
sureti, müşterek hisde yine bir müşahade kılmıştır. Zira ki bir kimsenin
gözüyle müşterek hissi arasında bir bozulma vâki olsa, o kimse şaşı olup,
bir nesneyi iki görmüştür. İkinci mânâsı budur ki, müşterek his, dış
hislerin sonunda ve iç hislerin evvelinde aracı olduğundan, dış hisler ile
idrak olunan eşya, önce bu müşterek hisse gelip, o nehirler bu denizde
toplandıkta; ondan iç hislere ulaşmıştır. Kalbe gelen fikirler, önce dimağa
çıkıp, onda olan hisleri geçip bu müşterek hisse gelip, o pınar ve
kaynaklar ona doldukta; ondan dış hislere ulaşmıştır. Şu halde onun için bu
kuvvete üşüterek his denilmiştir. Bunun şuğulu, yazılan tercümanlık
bulunmuştur. Bu kuvvetin şanı, bir tercümanlık bilinmiştir ki, sair
kuvvetler bu işten âciz kalmıştır. Bu kuvvetin yeri, fiilin başlangıcı
beyan olunduğu üzere üç boşluktan birinci boşluğun ön cüzü olmuştur.
ikincisi hayal kuvvetidir. Bunun işi ve sanatı budur ki, dış hislerden bir
nesne idrak olunsa, mesela bir kimseyi görmüş bulunsa, o kimse hazır
bulunmasa, bu hayal kuvveti, onu kayıp iken müşahede edebilir. Yahut bir
kimse bir şehri seyredip, bir başka yere gitmiş olsa, o şehri murat
eyledikçe, gaip iken müşahede edebilir. Çünkü hayalin işi, hayal emekle
mânâları idraktir. Şu halde hakikatte hayal, kâtib misalidir ki, mânâları
suretten uzak etmek onun halidir. Yani madem ki bir kelam, telaffuzla suret
bulmadıkça mânâsı hâsıl olmaz ve bir kimseye ulaşmaz. Lakin suretsiz,
kâtip, suret ve lafız olan mânâları gayriye ulaştırabilir. Bunun gibi hayal
de, sureti hazır olmayan eşyayı, diğer hislere gösterebilir. Bu mânâların
idraki, bu kuvvete mahsus olmuştur. diğer kuvvetler bu işten âciz
kalmıştır. Bu hayal kuvvetinin yeri ve fiilinin başlangıcı, müşterek hissin
arkasında, ona bitişik olan birinci boşluğun diğer cüzü olmuştur.
Üçüncüsü fikretme kuvvetidir. Eğer bunu, insanî konuşma kuvveti kendi
faydasına kullanırsa, o anda bu kuvvete mütefekkire, müfekkire, mutasarrıfa
ve zâkire derler. Eğer hayvanî vehmetme kuvveti bunu kullanıp, onun fiili
için hazır olursa, o durumda bu kuvvete, hayal etme derler. Bu fikretme
kuvvetinin işi budur ki dış ve iç hislerden hafıza kuvvetide her ne yazılış
ise, bu, o şekilleri görüp, okur. Bu kuvvetle, birinci ve ikinci kuvvetlerin
farkı budur ki, hissolunanlardan çıkarak onlara gelenleri ancak biri kabul
ve toplayıp, biri o toplamı hıfzeder Lakin bu üçüncü kuvvet, ikinci kuvvette
olan suretlere mutasarrıf olduktan başka o suretlere uygun ve uygunsuz olan
muhalleri dahi hazır edebilir. Onun için bu fikretme kuvveti, vehmetmeye
âlet gibi gelmiştir. Bu idrak ancak buna mahsus olmuştur ki, sair kuvvetler
bu sanattan âciz kalmıştır. Bu fikretmenin yeri ve fiilinin başlangıcı,
dimağdan orta boşluğun ön cüzü olmuştur.
Dördüncü vehmetme kuvvetidir ki, bunun şuğulu ve sanatı odur ki, gördüğü ve
görmediği nesneleri, doğruyu ve yalanı nefse gösterir. Şehadetler âleminde
(dünyada) sureti olan ve olmayan mânâları idrak eder bulunmuştur. Vehmetme
kuvveti, mesela âlemde yüzbin güneş vehmedebilir. Halbuki âlemde ütrü
ferdine münhasır olan güneş, birden ziyade değildir. Veyahut cıvadan bin
deniz vehmeder. Halbuki biri dahi bulunmaz. Veyahut altın ve gümüşten ve
türlü cevherlerden binlerce tepe ve dağ vehmedebilir. Halbuki âlemde iri
dahi olmaz. konuşmayan hayvanın aklı, ancak bu vehmetme kuvvetidir ki,
bununla kuzu, bir sürüde annesi benzeri bin koyun içinde kendi annesini
bilir. Çobanın sadakatiyle kurdun düşmanlığını bu kuvvetle hissedip, bilir.
Şu halde bu vehmetme kuvveti diğer hayvanlardan insana mahsus olan akıl
makamında olur. Zira ki hisle değil akılla algılanan sadakat ve düşmanlığı,
koç, vehmetmenin hükmüyle bilir. İnsan dahi bu kuvvetin bazı hükümlerine
tâbi olup, hayvanlık eder. Zira ki vehmetme kuvveti, hayal etme kuvvetini
kullanıp, olan duruma aykırı ve işin gerçeğine ters nice yollara gider Nice
yalancı hayaller icat eder ki, akıl hükmünce muhal ve âtıldır. Nakil
hükmünde sapık ve bâtıldır. Onun için vehmetme kuvvetine beden şeytanı adı
vermişlerdir. Zira ki beden kuvvetlerinin tümü, insan aklının hükmü altında
emriyle gitmişlerdir. illa ki, vehmetme insana itaatkâr ve boyun eğici
değildi. Nice ki Rahman'ın mekleklerinin tümü, hazreti Adem'e secde
etmişlerdir, ancak iblis ona secde eder değildir. Habib-i Ekrem Sallallahü
Aleyhi ve Sellem hazretleri, hadis-i şerifte0 "Her doğan ki, ana rahminden
dünyaya gelir. Onunla şeytanı beraber doğar," buyurduğu vehmetme
kuvvetinden kinayedir, demişler. İra ki vehmetme kuvveti, yalan söylemekten
ve eşyayı ters gösterip, hile yapmaktan asla hâli kalmaz. Onun tasallutu
oldukta; aklın hükmü kalmaz. Vehmin fehme galebesinden Allah'a sığınırız. Bu
kuvvetin yeri, dimağı tümüdür. Lakin fiilinin başlangıcı, orta boşluğun
sonu olmuştur.
Beşincisi hâfıza kuvvetidir. Bu kuvvet levhaya benzer olmuştur. İnsanın
levh-i mahfuzu bilinmiştir. Zira ki iç ve dış hisler, buna her ne şekil ve
suret gelirse, onun nakşı olduğu gibi bu levha üzerinde sâbit olup,
görünmüştür. Mesela iki kimse birbirini bir kere görmüş olsalar, sonra bir
dahi görüşmeseler, elbette birbirini tanıyıp bilirler. Zira ki önce
görüştüğünde, ikisinin de sureti hâfıza kuvvetlerinde resim ve
nakşolunmuştu. Şu halde o evvelki nakş ki, hâfızalarda yazılmıştı. Bu
ikinci kerede yazılan nakşa tatbik olunduğunda, iki nakş uygun gelip,
beraber olurlar. Ondan bilir ki, bundan önce bir dahi görüşmüşlerdir. Bu
hâfıza kuvveti, hissolunan ve olunmayan suretlerden,vehmetme kuvvetine
gelen mânâların hazinesi bulunmuştur. Nitekim hissolunan suretler müşterek
hisse gelen mânâların hazinesi hayal bilinmiştir. Bu hıfz, ancak bu kuvvete
mahsustur ki, sair kuvvetler bu işten me'yustur. Bu hâfızanın yeri ve
fiilinin başlangıcı, dimağın üç karnından son karnının cüzünün
başlangıcıdır. Şu halde hakikatte bu hâfıza kuvveti yazılmış bir levha
misalidir. Fikretme kuvveti onu okuyan âlim gibidir. Hayal kuvveti kâtip
misalidir, vehmetme kuvveti şeytan gibidir, müşterek his bir deniz
misalidir ki, dış nehirler ve iç kaynakların hem toplamı, hem taksim edicisi
bulunmuştur. Hemen yukarıda açıklanmıştır. Beden şehrinin sultanı insanî
ruh, nefsler ve kuvvetleri onun avanesi bilinmiştir.
NAZM
Tenin şehr oldu canın pâdişahı
Gönlün arş ve dimağın tahtgâhı
Hayalin kâtib hıfzın çü defter
Ulûm-u fikr o defterde musavver
Ases akl ve behimî nefs bîdad
Çü şeytan vâhime aşk oldu cellad
(Tenin şehir oldu, canın onun padişahı. Gönlün arş, dimağın onun
tahtgâhıdır. Hayalin kâtib, hıfın defterdir. Fikrin ilimleri o defterde
şekillenmiştir. Polisi akıldır. Hayvanî, adaletsiz nefstir. Vehmetme şeytan
gibidir. Aşksa cellat gibidir.)

Beşinci Madde

Hayvanî nefsin insan bedeninde bulunan bu hizmetçilerinden, ahlakın kaynağı
olan asabî kuvveti ve şehvanî kuvveti ayrıntılı olarak bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Her bir hareket
ki o, muzırı def için veya gayre üstünlük için hayvanî nefsten yürekte
meydana gelmiştir; o hareketin ismi gazap kuvveti olmuştur. Bu gazap, o def
ve galebeyi, kendisine şuğul ve rehber kılmıştır. Bunun yeri ve fiilinin
başlangıcı yürek olmuştur. Gazabın itidali şecaattir ki, onunla öne
alınacak işler, öne alınmıştır. O övülmüş ahlak olup, şeriat ve mürüvvette
makbul bulunmuştur. Gazabın ifratı, tehevvürdür ki, onunla öne alınmayacak
iş, öne alınmıştır. O, kötü ahlak bilinmiştir. Gazabın azlığı cübündür.
Onunla öne alınacak işlerden imtina olunmuştur. Bu kötü ahlak, tehevvür
gibi bulunmuştur.
Her bir hareket ki, o menfaati çekmek için veya lezzeti istemek için
hayvanî nefsten yürekte bulunmuştur.O harekete şehvet kuvveti denilmiştir.
Bu şehvetin şuğulu ve sanatı o çekme ve isteme bilinmiştir. Bunun dahi
yeri ve filinin başlangıcı yürek fiili bulunmuştur. Bu şehvetin itidali
iffettir ki, onunla şeriat ve mürüvvete uygun olan arzulara girişilmiştir.
Bu iyi ahlak, güzel bulunmuştur. Şehvetin ifratı şerehtir ki, onunla şeriat
ve mürüvvete uygun gelmeyen arzulara girişilmiştir. O kötü ahlak
bulunmuştur. Şehvetin azlığı hamuttur ki, onunla yararlanılması lazım gelen
arzuları edadan kusur olunmuştur. Bu kötü ahlak,onun gibi kötü bilinmiştir.
Şu halde eğer gazap kuvveti ve şehevhi kuvvet, açıklanacak insani nefsin
hükmü altına gelip, köleler gibi her durumda emrine itaatli ve boyun eğici
oldularsa, ikisi dahi itidal bulup, iki iyi ahlak hâsıl olur ki, biri
şecaat, biri iffettir. Gazap ve şehvete üstün ve mâlik olan insâni, nefs,
hür ve olgundur. Eğer iş, aksine dönüp, gazap ve şehvet insani nefsin
üzerie üstün gelip, onu hükümleri altına alıp, köleler gibi kullandılarsa,
o zaman gazap ve şehve itidalden kalıp, ikisinden dört kötü ahlak vücuda
gelir ki, onlar: Tehevvür, cübün, şereh ve hamuttur. Nice kötü ahlak, bu
dördünden doğup, çoğalır. Gazap ve şehvete mağlup olan insanî nefs, esir ve
eksiktir ki, kendini bilmez. Cahildir. Mevla'sından dahi gâfildir.
Çün nefs-i behimî kuluyuz kıl bizi âzad
Kul eyle sana kıl gazab ve şehvete mâlik

Altıncı Madde

insan bedeninde mutasarrıf olan dört nefin sonuncusu insanî nefsi,
hizmetçileriyle hakimâne bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Konuşan insanî nefs ki,
insanî ruh ve rabbanî emridir. O bir cevherdir ki, kendi zatında her maddeden
mücerret iken aşk ile bağlandığı bedenin işlerini tedbir için hayvanî
nefsin yeri olan yüreğin ortasında bulunan siyah nokta süveydada hayvanî
nefs ile yakınlaşmış ve kucaklaşmıştır. Onun vasıtasıyle beden cüzlerenin
tümünde mutasarrıf olmağa yer bulmuştur. Zira ki toprak cisim gayet kesif,
pak ruh gayet latif ve hayvaî nefs önemli ve önemsiz arasında olduğundan
ikisinin arasında aracı olmuştur. Bununla kesif bedene milli olan latif
ruh münasebet kazanmıştır. Hayvanî nefs ile kucaklaşmaktan bu ulvi ruhun
ismi gönül olmuştur. Bu şerifli nefsin bir semtini, hayvanî nefsin kesafeti
karanlık kılmıştır. Onun için Cemal'in aynası ve Zü'l-Celal'in nazargâhı
olmuştur. Bu mertebe itibar, izzet ve şeref bulmuştur. lakin bu ayna,
hayvanî sıflarla tozlanmıştır. Enâniyet kılıfında örtülü kalmıştır. Onun
içi bu ruh, kendini bilmez ve Mevla'yı bulmaz olmuştur. Kendi âleminden yüz
çevirmiştir. hayvanî nefsin hükmü altına gelmiştir. Kendi hizmetçisinin
hizetinde esir olup kalmıştır. Halbuki sözü edilen üç nefs, hizmetçilerle
bile bu insanî nefs sultanı için, beden memleketine hizmetçiler ve reaya
gelmiştir. Bu sultanın bunca hizmetçisinden başka üç özel hizmetçisi dahi
vardır ki, biri nutuk, biri nazarî akıl ve biri amelî akıldır.
Nutuk, bir idrak kuvvetidir ki, onunla mânâların incelikleri birbirinden
fark edilip, seçilir. Bu nutkun itidali hikmettir ki, onunla sevap hatadan
fark olunmuştur. Nutkun ifratı cerbezedir ki, anlaşılması mümkün olmayan
mânâların idraki arzu kılınmıştır. Nutkun azlığı, belâdettir ki, onunla
hayır şerden farkolunmaz, ikisi eşit bilinmiştir. Şu halde nutkun durum ve
şânı mânâları idraktir.
Nazarî aklın iş ve sanatı, nizam ve işleri tasavvur etmektir. Mesela bina
olacak imaretleri, önce bu nazari akıl tasavvur eder ki, kaç oda ve kaç
penceresi olmak lazımdır hepsini münasebeti ile tasavvur eder ki, bunun işi
budur.
Amelî aklın şuğul ve rehberi budur ki, nutkun idrakini ve nazari akıl ile
tasavvurunu kuvvetten fiile getirip, amel etmiştir. Şu halde bu yeryüzünde
olan bütün şehir ve kasabalarda bulunan binalar, sanatlar, zinetler,
lisanlar, lügatlar, yiyecekler, giyecekler, kitaplar, ilimler,nakışlar,
çizgiler, bostanlar, umumî ve hususî âdetler ki, âlemde vardır; hepsi nutuk
kuvvetinden ve nazarî akıl kuvveti ile vücut bulmuştur. Ameli aklın onlara
itaatinden bilfiil vücude gelmiştir. Nitekim bu yaratıklar âlemi o emirler
âleminden ortaya çıkmıştır. Bunun gibi adı geçen eşyalar, nazarî akıldan ve
nutuk kuvvetinden amelî akıl vasıtası ile vücuda gelip, bu nizamı
bulmuştur. Zira ki, amelî akıl ise nazarî akıl bilinmiştir. Hepsi ona boyun
eğici ve itaatli bulunmuştu. Şu halde kendisine hizmet edilen bu mükerrem
insanî nefs bedende bulunan hizmetçileri tamamen yirmisekiz kuvvettir ki,
açıklanmıştır. Bu insanî nefse gölge akıl odur ki, o akıl, vacib'ül-vücut
olan Allah'ın nurundan vücut bulmuştur. Bu küllî akıl, izafî ruh ve ilâhî
aşk namını almıştır. Şu halde iradî ölümle bu nefsten fena bulan o ruh ile
zinde olmuştur. Her ne ki âlemde vardır, kendi vücudunda bulunmuştur Gönül
yüzünde enaniyet perdesi kalkıp, kedini ve rabbini bilmiştir. Ruhu,
dolunay gibi zevalsiz güneşe mukabil gelmiştir. Gönlü nûr, huzur ve sürûr
ile dolmuştur. Bu cihan görüntülerinden, bu cisim ve candan geçip, kal
âlemine göçüp aslî vatanına dönmüştür. Nereden gelip gittiğini bilip,
muradını alıp, olmazdan evvel olup, ebedî ahayt bulup, düşmandan kurtulup,
dostu ile kalmıştır. Meselâ insan bedeni bir duvar benzeridir ki, onun bir
semti mücerret kayıplar âlemi, öbür semti şehadet alemidir. O duvarı
yenilenmesi ve tamiri, yeme ve içme uyku ile gün gün adettir. Onun
kalınlığı içinde bin kadar boş çatlaklar ve değişik açıları vardır ki;
kemik boşlukları ve damarlara işarettir. O duvarın gayıp semtinde bir ayna
konulmuştur ki,o gönülden ibarettir. Onun billûr yüzü gayba yöneliktir ki,o
durum insanî ruhtur. Billûrun arkası duvar içinde gölgelidir ki, onu gazap
ve şehvet sarmıştır. Aynanın arkası o yalımlı lambanın mekanıdır ki,
hayvanî ruh misalidir. Onun bekası fitili ile yağın kavuşması zamanıdır
ki,onlar hararet ve ruhî rutubettir. O lambanın nuru, hisler ve
kuvvetlerdir ki, duvarın açıları ve yarıkları onunla aydınlanmıştır. O
bütün azaların hayatıdır. O duvarın şehadet semtinde beş penceresi açık
olup, onlar beş ruhî ış duyudur. O aynanın yüzüne tozlar durulmuştur ki,
kötü ahlaktan ona bulanıklık gelmiştir. Kendi kılıfında örtülmüştür ki,
enaniyetinde mahcup ve şaşkın kalmıştır. O halde, onun için gazap şehvetine
mağlup ve enaniyetinde mahcup olan gönül, kendi nefsini cahildir ve
Mevlasından gafildir. Kendini duvar ve lamba anladığı bâtıl bir hayaldir.
O ancak beş pencereden duvarın yüzüne eğiktir. Açık durumlar ise uyuyanın
uykusu ve gidenin gölgesidir. Çünkü o aynanın kılıfı kendisi ile gayp âlemi
arasında gölgedir. Şu halde o âlemden tamamıyle yüz çevirmekle zuhur
etmiştir. Halkı tarafına dönücü ve beş his penceresinden şehadet âlemine
tam bir iltifatla yönelik ve meyledicidir. Zira ki o gönül, bu dalı kök ve
bu ayrılığı kavuşma, bu bulanığı saf ve bu karanlığı aydınlık, bu gurbeti
vatan ve bu mezbeleyi mesken, bu gerilemeyi ilerleme ve bu noksanı kemal,
bu nikbeti nimet ve bu hapishaneyi cennet sanıp, bu gurur dünyası ile
mağrur olmuştur. Hayvanî nefsin esiri olup, kötü ahlakı ile dolmuştur.
İnsan suretinde hayvan olup, iki âlemde ör kalmıştır. Enaniyet gölgesi ile
cehalet karanlığında şaşkın olmuştur. Hakk'ı anmaktan yüz çevirip, nefsanî
vesveselerle belasını bulmuştur. Cemiyet nimetinden mahrum olup, tefrika
gazabına düşüp kalmıştır. Hakk'ın huzurunda uzak olup, masiva fikirlerine
dalmıştır. Ömrünün vakitlerini ziyan edip, kendini yüksekten alçağa
salmıştır. Zira ki Mevlâ'nın huzurundan düşmanın kucağına gelmiştir.
Eşyanın en lezzetlilerini verip, dünya nimetini almıştır. işimiz hemen
Hakk'ın hidayetine kalmıştır.
NAZIM
Ahir-i dirhem ki hemdir ahir-i dinar nâr
Ahir-i devlet ki lettir âhir-i timâr mâr
Zevk-i ruhâniden ol kim meyl-i zevk-i cism eder
Saltanattan eylemiştir irtikâb-ı zül-ü dâr
Iz ve câh-ı fâniyi bil zül-ü akl ve çah-ı cân
Ey azîzim çâh-ı zilletten hazer kıl zinhâr
Gazaba ve şehvet, nefse galip olur ve cihan nimetinden kendi âlemine kaçar.
Mevlâ'nın muhabbet ve marifetini talip olan gönül enaniyet perdesini
yırtıcı ve açıcı, nefsini ve Rabbini müahedeci ve ârif, bütün durumlarla
anlatmıştır ki, gayp semasının nûrû o aynaya ulaşır. Ve kendisini ayın gözü
bilmiştir ki, vacib'ü-l vücudun güneşine karşıdır. Küllî aklın ışığını
kendinde bulmuştur ki, âleme şamildir. Küllî akıl ise ruhalrı vatanı
benzerlerin aslıdır ki, onu bulan ârif ve Rabbi'ne ulaşıcıdır. Her muradı
onunla hâsıldır. Şu halde o gönül ki, kendi âleminde bu devlete naildir. O
duvar, lamba ve aynadan geçmiş dolunaydır.
NAZIM
Gnöül hülasa-i âlemsin esfer-i eflak
Veli ne faide kim kendin etmedin idrak
Çü âfitab-ı ıyansın zemin-i tende nihan
Misal-i gevherkânsın mekarin-i kül ve hâk
Cemal-i aşk-i ilâhî için bir âyinesin
Veli ne hâsıl ol âyineden ki olmaya pâk
Vücud-u cümle cihandan garaz vücudundur
Femâ tekünü fi'l-kevn keenne levlak
Cümle seninle olur şâd ve hurrem ve handan
Niçin yatıp oturursun hemişe sen gamnâk
O ruhu nur-u basit anla mevc-i bahr-i muhit
Bu cismi ko ki budur zulme ve has ve hâşâk
Hayat buldu o kim bildi nefsin ey Hakkı
Kim olduğun bilen asla ne gam görür ve helâk
(Gönül, âlemin hülasasısın ve feleklerin tacısın. Fakat ne fayda ki,
kendini idrak etmedin. Güneş gibi açıksın, ten zemininde gizlisin.
Benzersiz bir cevhersin, gül ve toprakla birliksin. İlâhî aşkın cemali için
bir aynasın. Fakat pak olmayana aynadan ne hâsıl olur. Bütün cihanı
varlığından maksat, senin varlığındır. Sen olmasaydın cihanda hiçbir şey
olmazdı. Cihan seninle şâd, sevinçli ve handan olur. Niçin sürekli gam
çekerek yatıp oturursun?Y O ruhu,basit bir nur anla, okyanus dalgası bil.
Bu cismi kor ki, budur karanlık, yararsız ot ve çerçöp. O ki nefsini bildi,
hayat buldu ey Hakkı! Kim olduğunu bilen asla ne gam ne helak görür.)

42-BÖLÜM:042:

BEŞİNCİ BÖLÜM

Beden uzuvlarındaki şekillerin hikmetini, kıyafetlerin farklılığı hasebiyle
muhtelif olan canın vasıflarını, insan uzuvlarının seğrimesinin bükümlerini
sekiz madde ile hakîmâne açıklar.

Birinci Madde

Baş uzuv şekillerinin hikmetini bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, anatomi bilginleri demişlerdir ki: Cihanın
yaratıcısı, insan bedenini kâmil bir güzellik üzere en latif cisimler ve
en güzel şekiller kılmıştır. Onun uzuvlarının uygunluğu bir mertebe
letafet, nezaket ve melahat olmuştur ki, onun vasıflarında nutuk ve
açıklama âciz kalmıştır. Onun pâk ruhu, anlayış ve ferasetle, ilim ve
hikmetle öyle dolmuştur ki, sonsuz bir deniz olmuştur. Güzel suret ve olgun
siretle güzel bahçe ve fasih lehçe ile cihana benzersiz gelmiştir. Güzel
yürüyüş, şirin söz, güzel eda ve latif sada ile âlemin aklını almıştır.
Çekici güzellik ve tatlı can ile cihanın sevgilisi, irfan ehlinin rağbet
edileni olmuştur. Onda âşıklara nice hâlet gelmiştir.
BEYT
Serv-i kadlerde olan şive-i reftarındır
Gonca-i femlerde olan lezzet-i güftarındır.
(Servi boylarda olan gidişinin şivesidir. Gonca ağızlarda olan sözlerinin
lezzetidir.)
O halde imdi, nimet verici ve şekil verici Allah, insan bedeninde olan dört
karışımın dumanından, şerefli başına latif saçlar ihsan edip, iki yumurta
dumanından erkeklerin yüz ve göğsünde kıllar ortaya çıkarmıştır. Ta ki saç
ile kadınlar süslenmiş ve sakalı erkekler belirlenmiştir. Kaşlar ile de
hepsi ünvanlanmış olsun. Saçın siyah olması, dumanın çokluğundandır. Sarı
olması balgamın çokluğundandır. Beyaz olması, tabiî hararetin
zayıflığındandır. Hararetin za'fı, çok inzalden, çok cimadanve şiddetli
gamdandır.
Alnın nuru, gönüller sürûrudur. İki kaş, gözlere gölge olup, bir dolunay
üzerinde iki hilal olmuştur. Gözlerin yeri kaşlar ve buruna arasında olduğu,
çarpmalardan korunmuş olmasına yarar. İki gözün önde yaratıldığı, cismin öne
alacağı işlerde ona görücü olmak içindir. Göz kapakları, mekruhlara
bakmaktan mâni olup, uyku hâlinde perde olmaktır. Kirpikler, ebru gibi gözü
süsleyip, toplandığına gözleri toz ve dumandan korumuştur Aralarından
bakan, yoluna doğru gitmiştir. göz bebeğinin siyah, gözün beyaz olduğu, süs
içindir. İnsanın başının yuvarlak olduğu, çarpmalardan emniyet bulmak
içindir. Ve dimağ azasına geniş mekan olmak içindir. büyüklüğü bu miktar
olduğu uygun olmak içindir. İnsan yüzünün yuvarlak olduğu, güzellikle güneş
ve aya benzemek içindir. Dudakların kırmızı, dişlerin beyaz inci olduğu,
zinet ve letafet içindir. Burnun iki delikli olduğu, biri teneffüs ve biri
temizlik içindir. Kıkırdak olduğu, hafiflik ve çarpmalardan ihtiyat
içindir. Burun kanatlarının geniş olduğu, fazla hava almak içindir. Bu yapıya
bulunduğu, fazlalıkların inmesi ve nezle içindir. Dişlerin dar olanları,
kesmek ve kırmak içindir. Genişleri, çiğneme ve öğütme içindir. Düzenli
oldukları, konuşma anında sadanın cüzleri içindir. Dilin kemiksiz olduğu,
lokmayı hareket ettirme ve harfleri eda içindir. ses, kelamı yükseltmek
içindir. Dilin dişler ve dudaklarla haps olduğu, az kelam içindir. Dilin
bir, göz ve kulağın iki olduğu, çok görme ve çok dinleme içindir.
Kulakların iki tarafta oldukları, her taraftan gelen sesleri duymak
içindir. Deliğinin çevresi bu yapıda olduğu, sesleri çekmekle uyanmak
içindir. Kıkırdak olduğu,hafiflik, letafet ve çarpmalardan korunmak
içindir. Boyun eni ve boyu bu miktar olduğu, baş ile uygunluk ve onu
taşımaya metanet içindir. Tek kemik olmayıp, yedi omur olduğu, her tarafa
dönme ile nezaket içindir. İnsan başının bütün azasından yüksek olduğu,
şanının yüceliği ile mehabet içindir. Akıl cevherinin başında olduğu, ona
tazim içindir. Bütün on hissi şerefli başında olduğu, onu şereflendirmek ve
keremlendirmek içindir. Bunca aza ve kuvvetlerin birbirine topladığı, kerim
Allah'ın kudretini ortaya çıkarma, hakim Allah'ın sanatını göstermek
içindir.

İkinci Madde

İnsanın sair uzuvlarının şekillerinin hikmetini bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: bu insan türünün itidal
üzere dik kılındığı ve iki ayağı ile yürür bulunduğu onu tadil ve
faziletlendirmek içindir. İki omuz ve iki kolun bu şekil ve yapıda
kılındığı, ahbabı sineye çekip, kabul etmek içindir. Ellerin, parmakların
ve tırnakların böyle oldukları, yüzbinler menfaat ve sanat içindir. Baş
parmağın kalın ve kısa olduğu, dört parmağa karşı geldiğinde mukavemet
içindir. Tırnaklar büyük ve yumuşak oldukları, uzuvların derilerini kaşımak
eşyayı toplamak ve yarmak içindir. Çarpmalardan korunmak içindir. gümüş
sine levhası üzerinde gül ve nar gibi iki meme erkeklerde güzellik,
kadınlarda zinet ve çocuklara süt içindir. Süt memesinin göğüste bulunduğu,
otururken çocuğu emzirilmesi kolay olmak içindir. İnsan derisinin latif ve
ince olduğu, ondan terin kolaylıkla seçilip, cisim ve can rahat bulmak
içindir. Deri iç organları örtmek, dıştaki uzuvları süslemek içindir. Et,
beden içini korumak ve dışını güzelleştirmek içidir. Meme ve göbek
menfezlerinde çevredeki havanın beden içine ulaşması ruha ferah ermek
içindir. Koltuk altlarında ve kasık gibi yerlerde kıl olduğu, menfezlerinden
karışık kokuyu dışarıya vermek içindir. Aksırmak genize kaçan şeyi dimağa
nüfuzdan men içindir. öksürmek,balgamın soğukluğunu yürekten atmak içindir.
Gülmek, gönülde olan sevinç ve hayreti ortaya çıkarmak içindir. Ağlamak,
gönülde bulunan dert ve elemi dışa vurmak içindi. Titreme, sinirlerin
gevşemesindendir ki, intizam ve sağlamlık isteği içindir. Esnemek, uyku ve
yemeği istemek içindir. Uyuklama, beyin damarlarının gevşemesidir ki,
yemeğin buharının çıkması içindi. Uyku ise, kuvvetlerin rahatını ve gıdanın
hazmını, uzuvların olgunluğunu sağlamak içindir. Omurga kemiği, tek
olmayıp, omurları ile nizam bulduğu, her tarafa bükülme ve eğilme içindir.
Erkeklerde, âletin dik silindir şeklinde bulunduğu, yürüme ve oturma
halinde, oyluklar arasında bulunduğundan hareketi kolay olmak içindir.
Cevheri kemik olmayıp, sinirler ve damarlar olduğu, yürekten damarlarla
gelen şehvet rüzgârlarıyla büyüyüp, dolmak, ta ki, rahim ağzına ulaşıp,
nutfeyi ona verip, ayrıldığına yine evvelki şekline gelip, kılıfına çekilip,
rahat bulmak içindir. Kavga dolu başının et bulunduğu, bızırın iç etine
uygun gelip, girme temasının tamamen hissedip, tam vuslat hasıl olmak
içindir. Belalı başı kertek olduğu kendisinde ve bızır içinde bulunan can
damarların sürtüşmesiyle meninin inmesi lezzetli olmak içindir.
Şehvet,yemek şehveti ve inzal içindir. İnzal şehveti, çocukların meydana
gelmesi içindir. Eğer celal sahibi olan yaratıcı Allah, çocukların meydana
gelmesini bu lezzetler ile kayıtlı ve bağlı kılmasaydı, bu lezzetlerin
sonucu evlat olmasaydı, bir kime ihtiyar ve iradesiyle bu fitne ve belalara
kail ve meyilli olmazdı. Şu halde insan nesli kesilip, yer yüzünde kimse
kalmazdı.
Kadınlarda, ferc iki oyluk arasında bulunduğu, cebri cimadan emniyet gelip,
sabit olmak içindir. Ferc rutubeti, onda âletin cevelanı kolay olmak
içindir. Bızırın harareti, ona can cana katılmak içindir. Tekrar tekrar
ileri geri götürme, kavuşma ve birleşme bulmak içindir. Ama bızırın
uzunlamasına olduğu erkeğin emnisinin incelmesinin kolaylıkla olması
içindir. Bızırın sinir ve damarları, makat hizasına gelip, ondan geri
dönüp, her biri kendisine yapışma ile yine bızırın içine katlanıp, katlanma
yeri hurma şeklinde akıp, zekere uygun olduğu erkek aleti gibi rahim
ağzına yakın gelip, nutfenin tabiatı bozulmadan onu selametle rahimine
sokmak içindi. Rahim ağzının iki çeşme arasıda bulunduğu ondan doğan
mütevazi olmak içindir. Erkeklerde yumurtaların dışarıda bulunduğu, büyük
ve sert olmak içindir. Büyük oldukları, sahibi yiğit olup, cesaret bulmak
içindir. Sert olmaları ,nutfe cevherine sertlik verip, kırmızı iken beyaz
kılmak içindir. nitekim, meme eti ona gelen kırmızı kanı beyaz süt etmek
içindir. Kadınların yumurtaları küçük ve yumuşak olduğundan, kendileri
çekingen olup, nutfeleri sarı ve sıvı bulunmuştur. İki bulunmaları, mühim
olan birleşme işinde ihtimam olunmak içindir. Eğer birine âfet isabete
dese, biri selamet kalıp, nesli baki bulunmak içindir. Yumurta zarfının
geniş bulunduğu, oyluklar arasında sıkıldığında zarfı içinde genişliğe
erip, selamet bulmak içindir. Kadınlarda, tenasül uzuvlarının bızır içinde
bulunduğu, tam vuslata imkan bulunmak içindir. Ama iki yumurta onlarda daha
küçük ve daha yumuşak olduğu, yüz ve sineleri tüysüz, parlak, taze, temiz,
güzel ve öpmeye layık olmak içindir. Derileri ince ve nazik olduğu,
erkekler onlara meyil ve muhabbet kılmak içindir. Oyluklar, etli olduğu,
oturma durumunda yumuşak döşek gibi makat halkasını korumak içindir. Zarta
yani kavara (yellenme) geldiği midede gıdadan hasıl olup, kalbe ve karna
ağırlık veren kötü rüzgâr çıkıp gitmek içindir. Oyluk adalelerinin kalın
olması, ayaklara mukavemet verip, derece derece incelip, alttaki uzuvlar ve
öteki uzuvları uygun kılmak içidir. Diz kapakları ve topuklar bu şekil
üzere bulundukları, türlü yürüme ve oturma mümkün olmak içindir. Ayakların
ön tarafa uzun olup, ayak parmakları bu yapılarında yaratıldığı dört
ayaklılar gibi, ayakta durmak mümkün olup, yürüme bir karar üzere bulunmak
içindir.
Açıklanan insan vücudu uzuvlarının hikmetinde mevcut olan fayda ve
menfatalerin azının azıdır. Bütün cisimlerin en güzel duranı, en tamı, en
önemlisi, en doğrusu, en güzeli, en sağlamı, en olgunu ve en güzeli insanın
bedeninin olduğunun delili: İnsan, Rabbin binasıdır. Onu yıkan mel'undur,)
Hadis-i Şerifi bürhan ve delildir. Nitekim Hak Taâlâ Kitab,ı Kadîm'inde:
"Gerçekten biz, insanları üstün kıldık, karada ve denizde taşıtlara
yükledik ve onlara hoş rızık verdik. Kendilerini, yarattıklarımızdan
çoğunun üzerine üstün kıldık," (17/70) buyurmuştur. O halde, bu insan türü
bütün âlemin mahdum ve mükerremi, yaratıkların çoğunun en faziletlisi ve
muhteremi olduğunu cümleye duyurmuştur. İnsanı en güzel şekilde yaratan
Allah münezzehtir. Yaratıcıların en güzeli Allah, ne Yücedir.
NAZM
Muin etti bu mânâyı hüccet burhân
Ki zübde-i dü-cihândır hazret-i insân
Hezâr kerre sana bu sözü dedim tahkîk
Ki kendi kadrini bil ey hülasa-yi devrân
Bilinse meşreb-i irfân hayat-ı cân bulunur
Ki ayn-ı âb-ı hayât oldu meşreb-i irfân
(Muin olan Allah bu mânâyı hüccet ve bürhan etti; hazreti insan iki cihanın
zübdesidir. sana bin kere bu sözü dedim; ey devranın özeti,kendi kadrini
bil. İrfanın meşrebi bilinse, hayat ve can bulunur. Ab-ı hayatın gözü irfan
meşrebi oldu.)

Üçüncü Madde

İnsan uzuvları şekillerinin kıyafetlerine anlayış ve firasetle bakmanın
gönül ve cana ola emniyet ve selametini, lütuf ve kerametini bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Alemi bu kapıda yaratan
ve takdir eden hakîm ve kadîr Allah'ın, kendi benzeri olan insan âlemini,
en güzel şekil üzere olduğu surette tasvir edip; ruh üflemekle süslemiş ve
nurlandırmıştır. Hayvan cinsinde bu insanı güzellik ile en güzel ve en
mutedil kılıp, nutuk ve beyan ile en faziletli ve en mükemmel kılmıştır.
Gerçi adem oğlunun hepsini zinet ve yaratılışta bir yaratmıştır. Lakin
ademoğlu fertlerini suret ve sirette birbirine muhalif ve farklı etmiştir.
Sonra lütûf ve inayetiyle hikmetinin hakikatlerini ve sanatının inceliklerini
bu insan âleminde açıklayarak ortaya çıkarıp; sureti sirete,e azayı ahlâka
âlamet ve nişan etmiştir. Ta ki önce insan kendi kıyafetinden kendi
vasıflarını tamamıyle biip, ihtimamıyle ahlâkını güzelleştirsin. sonra
akranı ve yârânı kıyafetlerine anlayış ve ferastle bakıp, her birinin
zatında gizli olan durumlarına ve ahlâkına vâkıf ve muttali oldukta; onlara
ya ahlâkınca rağbet ve muhabbetle muamele etsin veya aklınca iyi idare ile
geçinip gitsin. Veya hepsinden uzlet edip, emniyet ve selamete, izzet ve
rahata yetsin. Ne kimseden incinip, ne kimseyi incitsin. Gönül boşluğuyla
tenha oturup, yatsın.
NAZM
Cihan bağında ey âkıl budur makbul-i ins ve cin
Ne kimse senden incinsin ne sen bir kimseden incin
Hadis-i şerifte: "Hayrı, güzel yüzlüler yanında arayın," buyurmuştur. Yani
gökçek insandan güleç yüz ve şirin söz görülüp, işitildiğini; güzel huylar
ve yahşi işler vücuda geldiğini herkese duyurmuştur.
BEYT
Kim ki hikmetle nâsal kıldı nazar
Her işi mukteza-ı zat sezer
(Hikmetle insanlara bakan, her işi atı gereğince sezer.)
Hak Taâlâ kemal-i keremiyle: "De ki, herkes yaratılışına göre davranır,"
(17/84) vaad ve müjdesini işaret buyurmuştur. Şu halde herkese karşı gafur,
halim, cevat, kerim, rauf ve rahim olduğunu lafzıyle duyurmuştur. Zira ki
herkes kendi layıkını işlediğini, herkes görmüştür.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
haydarı kerrar
Administrator

Administrator


Mesaj Sayısı: 2630
Kayıt tarihi: 24/05/09
Nerden: ANKARA

MesajKonu: Geri: İ.Hakkı hazretleri Marifetname 3   Ptsi Mart 01, 2010 6:35 pm

Dördüncü Madde

Baş ve boyun uzuvlarının kıyafetini bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki:
Kim ki boyudur tavil Sade dil olu cemil
Kim ki boyudur kasir Hilesi vardır kesir
Kim ki vasat boyludur Akıl ve hoş huyludur
Kim ki saçı sert olur Akılla cür'et bulur
Kim ki saçı nerm olur Ebleh ve bî şerm olur
kim ki saçı sarıdır Kibr ve gazab kârıdır
Kim ki saçıdır kara Sabrı var onu ara
Kumral ise saç güzel Sahibidir bî bedel
Saçı az olan latif Oldu ârif ü zarif
Saçı çok olsa zenin Fehmi az olur anın
Başı küçük aklı az Olsa ona deme raz
Başı büyük olanın Aklı çok olur anın
Yassı ise fark-ı ser Sahibi çekmez keder
Cild-i seri berk olan Hayır eder etmez ziyan
Ekra'a olma yakın Bed huy olur pek sakın
Cebhesi zıyk olanın Zıyk ola hulki anın
Yumru olursa cebin Sahibi zişt ve gabin
Cebhesi olan ariz Bed huy olur çün mariz
Mutedil olsa cebin Sahibini bil emin
Cebhesi bî çîn olan Kâhil olur bîgüman
Çini uzundur fehim Az ise olmuş kerim
Kaş arası çîn olan Gam yüküdür ol heman
Üznü kebir olsa bol Cahil ve kâhildir ol
Üznü küçük uğrudur Evsat olan doğrudur
İnce olan kaş ucu Fitnedir işi gücü
Kaşta çok olan kılı Mükesser olur gussalı
Kaşı açık doğrudur Çatma ise uğrudur
İnce olan kaş ucu Fitnedir işi gücü
Kaşta çok olan kılı Mükesser olur gussalı
Kaşı açık doğrudur Çatma ise uğrudur
İnce ka olur cemil Kibre tavili delil
Kaşı mukavves olan Dilber olur her zaman
Göz çukur olsa kalil Olmuş o kibre delil
Çeşmi küçüktür hafif Çeşmi kızıldır şeci
Gözleri göktür lebib Lik ela gözlü edib
Çeşmi küçüktür hafif Çeşmi büyüktür zarif
Didesi yumru hasut Evsat olandır vedût
Çeşmi kıpık oldu şin Bakışı süst oldu zîn
Noktalı göz ok olur Değmesi pek çok olur
A'vere olma yakın Zîk bakan olmaz emin
Şaşıya etme nazar Kim sana eğri bakar
Çeşmi güleçtir güzel Kirpiği zîk bî bedel
Vechi büyüktür alil Kibre küçüktür delil
Yumru olandır bahîl Yassı olandır cemil
Vechi arıktır muhil Etli olandır sakil
Vechi pek uzun olan Laf ile söyler yalan
Kim ki tireştir yüzü Telh olur ekser sözü
Vechi müdevver gerek Bedrden enver gerek
Çün mütebessim olur Anı gören kâm alır
Benzi kızıldır edib Esmer olandır lebib
Benzi sarıdı alil Esvede mâil muhil
Gözleri gök ışkırak Olsa ol ondan ırak
Levni olan mutedil Hem ak olur hem kızıl
Enf eğer olursa dıraz Sahibidir fehmi az
Enf eğer olsa kasir Havf olur onda kesir
Enf ucu ger ola top Sahibi olur turup
Enf ucu ağza yakın Olan adamdan sakın
Sükbe-i enf olsa bol Kibr ve haset dolmuş ol
Olsa kulkul-i kanat Cem' ola kah ve inat
Enfi kim olsa ariz Şehvet iledir mariz
Enfi o kim eğridir Himmeto nun fikridir
Ağzı küçüktür güzel Lakin olur pür vecel
Ağzı büyüktür şeci' Eğri olandır şeni'
Ağzı gibidir zenin Hey4et-i bız'ı onun
Gunneli söz olsa ger Kibirden oldur haber
Savt dakik er kişi Şehvet-i zendir işi
Er kişi sesli zenan Ekseri söyler yalan
Sözde kim olsa seri Fehmidir onun refi
Kim ki sesidir kaba Himmeti var merhaba
Ses çatal olsa o can Halka eder bed güman
Handesi çok olsa ha Umma sen onda haya
Yüz güleç ve söz leziz Olsa o candır aziz
Yufka ve ahmerdudak Sahibi anlar sebak
Şefe galiz olsa bil Sahibi muğzip sakil
Dişleri iri olan İşler ol ekser yaman
Mutedil olan dişi Sıdk ve safadır işi
Nükheti hoş olanın Hulki de hoştur onun
İnce zekanlı herif Aklı da onun hafif
Ger zekan enli olur Sahibi gılzat bulur
Mutedil olsa zekan Akıl olur hem hasan
Lihye tavil olsa ger Sahibidir bî hüner
Lihyesi sıktır sakil Sohbeti eyler tavil
Riş i siyah ve kalil Oldu zekaya delil
köse ki hiç rişi yok Onun olur mekri çok
Olsa değirmi sakal Sahibidir pür kemal
Olsa kafası ariz Ahmak iledir ol mariz
Boynu olan çok dıraz Rüştü onun olur az
İnce ki gerdan olur Sahibi nâdan olur
Boynu galiz olsa ol Ruz ve şeb olur ekül
Boynu olursa kasir Cümlesi olur kesir
Boynu olan mutedil Hayr iledir müşteğil
Her yeri evsat olan Dilber olur bî güman
(Boyu uzun olan güzel ve sâde dil olur. Boyu kısa olanın çok hilesi vardır.
Boyu orta olan, akıllı ve hoş huylu olur. Saçı sert olan akıllı ve atılgan
olur. Saçı yumuşak olan, ebleh ve arsız olur. Saçı sarı olan, kibirli
gazalı olur. Saçı kara olan, sabırlıdır, onu ara. Saçı kumral ise güzeldir
ve sahibi bedelsizdir. Sazı az olan lütüfkâr, bilgili ve nazik olur. Saçı
çok olan kadın, anlayışsız olur. Başı küçük olanın aklı azdır. ona sır
söyleme. Başı büyük olanın, aklı çok olur. Başının tepesi yassı ise, sahibi
kede çekmez. Başının derisi parlak olan, hayır yapar, ziyan vermez. kele
yaklaşma sakın, kötü huylu olur alnı dar olanın ahlakı da dar olur Alnı
yumru olan,kötü ve aldatıcı olur. Alnı normal olanı, emin olarak bil. Alnı
kırışıksız olan, mutlaka tembel olur. alnı uzun olan anlayışlı, az ise cömert
olur. Kaş arası kırışık olan, her zaman gam yüklüdür. Kulağı uzun ve bol
olan, cahil ve tembeldir. Küçük kulaklı olan uğursuz; orta olan doğrudur.
Kaş ucu ince olanın işi gücü fitnedir. Kaşının kılı çok olan, kırık ve
gussalıdır. Kaşı açık olan doğrudur, çatma olan uğursuzdur. İnce kaş güzel
olur; uzunu kibre delildir. Kaşı kavisli olan, her zaman dilber olur. Göz
çukuru az ise, o kibre delil olmuştur. siyah gözlü olan itaatli, kızıl
gözlü olan cesurdur. Gök gözlü olan zeki, ela gözlü olan edîb olur. Küçük
gözlü olan, hafif; büyük gözlü olan zarif olur. Gözü yumru olan hasetçi,
orta olan dost olur. Kıpık gözlü olan, yaramazdır; bakışı tembeldir.
Noktalı göz ok olur, demesi pek çok olur. Tek gözlüye yakın olma,sık bakan
olmaz emin. Şaşıya bakma, çünkü sana eğri bakar. Güleç gözlü lan güzeldir,
kirpiği sık olansa bedelsizdir. Büyük yüzlü olan illetlidir; küçük yüz
kibre delildir. Yumru yülü olan cimridir, yassı olan güzeldir. Arık yüzlü
olan borcuna sadık değildir; kalın ve etli yüzlü sevimsizdir. Uzun yüzlü
olan,lafla yalan söyler. yüzü sert olanın, çoğu sözü acı olur. Yuvarlak
yüzlü olan, aydan daha nurlu olsa gerektir. Çünkü böyleleri mütebessim olur
ve onu gören kâm alır. Benzi kızıl olan edib, esmer olan zeki olur. Benzi
sarı olan hastalıklı, siyahımsı olan tevekkeli olur. Gözleri gök ve mavi
olsa, ondan ırak ol. Rengi normal olan hem ak, hem kızıl olur. Burun eğer
uzun olsa, sahibinin anlayışı kıttır. Burnu kısa olan, çok korkak olur.
Burun ucu top olan, neşeli olur. Burun ucu ağza yakın olan adamdan sakın.
Burun deliği bol olsa, o, kibir ve haset dolmuştur. Burun kanatları
hareketli olanda kahır ve inat toplanmıştır. Burnu geniş olan, şehvet
düşkünüdür. Burnu eğri olanın fikri himmettir. Küçük ağızlı olan güzel,
fakat çok korkak olur. Ağzı büyük olan cesur, küçük olan kötü olur. Kadının
tenasül uzvunun yapısı ağzı gibidir. Genizden gelen söz, kibirden olsa gerek.
İnce sesli erkek, kadına düşkündür. Erkek seli kadınlar çoğunca yalan
söyler. sözü seri olanın anlayışı yüksektir. Kaba sesli olanın himmeti
vardır. Çatal sesli olan, sürekli halktan kuşkulanır. Gülmesi çok olandan
haya umma. Yüz güleç, söz lezzetli olan, candır, azizdir. Yufka ve kırmızı
dudaklı olan dersi iyi anlar. Kalın dudaklıların muzipliği ağırdır. İri
dişli olan, çoğunca yaman işler yapar. Mutedil dişli olanın işi hoş ve
doğrudur. Ağız kokusu hoş olanın, ahlakı da hoştur. İnce çeneli olanın aklı
hafiftir. Enli çeneli olan, kaba olur. Çenesi normal olan, akıllı ve güzel
olur. Uzun sakallı olan, hünersiz olur. Sık sakallı olan kabadır ve sohbeti
uzatır. Siyah ve az sakal, zekaya delildir. Hiç kılı olmaya kösenin hilesi
çok olur. Değirmi sakallının olgunluğu çoktur. Enli kafalı olan, ahmaktır.
Boynu çok uzun olanın olguluğu azdır. Boynu ince olan, nâdân olur. Boynu
kalın olan, gece gündüz obur olur. Boynu kısa olanın hilesi çok olur. boynu
orta olanın işi hayır yapmaktır. Her yeri orta olan, şüphesiz dilber olur.)
RUBAİ
Cehd eyle bir ârif-i dânâyı bul
Ya bir sanem-i latif ü ra'nâyı bul
Bu ikisinin biri nasib olmazsa
Evkatını zâyi etme tenhayı bul
(Çalış, bilgin bir ârif bul. Ya bir latif sevgili ve güzel sözlüyü bul. Bu
ikisinin biri nasib olmazsa, vaktini zayi etme, tenhayı bul.)

Beşinci Madde

Kalan beden uzuvlarının kıyafetini bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki:
Omuzu sivri olan Düzd olur işler yaman
Eğri omuzlu kişi Eğrilik olur işi
Kısa omuz eblehin Düşkün omuz esfehin
Mutedil olan omuz Sahibi anlar rumuz
Saidi eğri kasir Olsa olur ol şerir
Rusgi olura dıraz Bahşiş eder bî niyaz
Ger küçük olduysa el Bî bedel oldur güzel
Üsbuu olan uzun Ehl-i Hüner zü fünun
Üsbuu yumuşak olan Zeyrek olur î güman
Züfri ariz olmasa Sev onu süb ve mesa
Tırnağı yumru çizik Olsa o bilmez yazık
Tırnağı yassı ve düz Olsa olur desti uz
Sadrı çıkık olanın Hulki de beddir onun
Sadrı eğer olsa dar Gam yer ol leyi ve nehar
Sine ariz olsa o Gönlü hiç olmaz melül
Sadr ve omuzdaki kıl Cür'ete olmuş delil
Sedy-i zen olsa kebir Şehveti olur kesir
Sedy-i ger olsa tavil Onda lebendir kalil
Sedy-i zen olsa sağır Şîr olur onda kesir
Südü memeli velüt Zevcinedir ol vedüt
Mutedil olsa meme Zevci hem onu eme
Lahmi mülayim olan Tende olur lütf-i can
Lahmi olan hoş latif Oldu arîf ve zarîf
Lahmi olan pek katı Oldu kavi gılzatı
Arkası yassı kişi Oldu sefahet işi
arkası güzek âdem Züşt olur ahlakı hem
Zahri arîz olanın Kuvveti çoktur oun
Ger beli ince olur Şekli yerince olur
Arkada bittiyse kıl Şehvete olmuş delil
Batnı büyüktür gabi Batnı küçük çelebi
Batnı büyük hem akisr Bed huy olur pek asir
Anede bitmezse kıl Vahşi olur tabı bil
Oyluğu enli olan Tenbel olur bî güman
Aleti olan sagir Oldu reşit ve habir
Aleti olan tavil Humkuna olmuş delil
Ger zeker olsa azim Malikidir pek leim
Olsa küçük ünsiyan Sahibi olmuş ceban
Olsa büyük husyetan Hamilidir pehlivan
Bız'ı olsa sagir Sahibesidir hatîr
Olsa mülehhem kebir Şehvet-i zendir kesir
Fahzi olan pek tavil Şehveti olur kalil
A'raç olan bir kıçı Kibir ve hasettir içi
rukbesi olan büyük Yüklenir o hayli yük
sakı galiz olanın Olmaya lütfu onun
ka'bı mülehhem zeni Şiveli addet onu
Ökçesi yufka olan Dilber olur bî güman
Ökçesi kalın o mert Oldu şecaatte fert
Ayağı enli kişi Cevr ü cefadır işi
Ger uzun olursa pa Sahibidir pür hâya
Ubuu olan uzun Fehm ileir pür fünun
Hatvesi dar olanın Cünbüşü hoştur onun
Çünkü hıraman olur Akıl ona hayran olur
BEYT
Ademi öldürür o reftarı Mürde ihya eder o güftarı
(Omuzu sivri olan hırsız ve işleri yaman olur. Eğri omuzlu kişinin, işi
eğri olur. Kısa omuz eblehin, düşkün omuz, efilindir. Mutedil olan omuz
sahibi, rumuz anlar. Kolu eğri ve kısa olsa, o şerli olur. Bileği uzun
olursa, istemeden bahşiş verir. eğer küçük olduysa el, o misilsiz ve
güzeldir. Parmağı uzun olan, bilgi sahibi ve hüner ehlidir. Parmağı yumuşak
olan, şüphesiz zeyrek olur. Tırnağı geniş olmasa, akşam sabah sev onu.
Tırnağı yumru ve çizik olsa, o bilmez yazık. Tırnağı yassı ve düz olsa,
olur eli uz. Göğsü çıkık olanın ahlakı da kötüdür. Göğsü eğer dar olsa,
gece gündüz o, gam yer. Geniş olsa, onun gönlü hiç melûl olmaz. Göğüs ve
omuzdaki kıl, cür'ete delil olmuştur. Kadının göğsü büyük olsa, şehveti çok
olur. Göğsü uzun olsa onda süt az olur. Kadının göğsü küçük olsa, süt onda
çok olur. Sütlü memeli ve doğurgan kadın, eşine dosttur. Orta memeli olanın
memesini eşi emer. Eti yumuşak olan tende, can ve lütuf olur. Eti hoş ve
latif olan,bilgili ve zarif olur. Eti pek katı olanın kabalığı katı oldu.
Arkası yassı kişinin işi, sefahet oldu. Arkası kambur adamın huyu da kötü
olur. Sırtı geniş olanın,kuvveti çoktur. Eğer beli ince olursa, şekli
yerince olur. Arkada kıl bittiyse, şehvete delil olmuştur. Karnı büyük olan
gabidir. Karnı küçük olan çelebidir. Karnı hem büyük hem kısa olursa, kötü
huylu ve zorlu olur. Kasıkta kıl bitmezse, tabiati vahşi olur. Oyluğu enli
olan, şüphesiz tembel olur. Aleti küçük olan, olgu ve bilgili oldu. Aleti
uzun olan, ahmaklığına delildir. Eğer aleti büyük olsa, çok kötülük
sahibidir. Husyeler küçük olsa sahibi korkak oldu. Husyeler büyük olsa, o
kişi pehlivandı. Ferci eğer küçük olsa, o kadın tehlikelidir. Eğer etli
büyük olsa, kadının şehveti çoktur. Oyluğu pek uzun olanın şehveti az olur.
Bir kıçı eğri olanın içi kibir ve hasettir. Dizi büyük olan, hayli yük
yüklenir. Baldırı kalın olanın, lütfu olmaz. topuğu etli kadını, şiveli say.
ökçesi yufka olan, şüphesiz dilber olur. Ökçesi kalın olan mert, şecaatte
tek oldu. Ayağı enli kişinin, cevr ve cefadır işi. Eğer ökçe uzun olursa,
sahibi çok hâyâlıdır. Parmağı uzun olan, anlayışla bilgi doludur. Adımı dar
olanın cünbüşü hoştur Çünkü salınarak yürür, akıl ona hayran olur.)
(Adamı öldürür o güzel yürüyüşü, ölüyü diriltir o güzel sözleri.)

Altıncı Madde

Kadınların güzellik alâmetlerini ve güzellik çizgilerinin delillerini
bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar, kadın uzuvları kıyafeti konusunda
demişlerdir ki:
Hüsn-ü zenane delil Otuziki resm bil
Dört yeri lazım siyah Saç kaş kirpik gö âh
dört yeri ak ola zeyn Levn ve diş ve zufr ve ayn
Dört yeri lazım kızıl Had ve leb ve lisse dil
Dört yeri vâsi gerek Kaş göz ve sine göbek
Dört yeri ziyk ola derc Enf ve simah ıbt ve ferc
Dördü kebir ola niz Sedy ve serin bız' ve diz
dördü küçük olmalı Enf ağız ayağ eli
Savt beli ince hem Şekli de bir nice hem
Lahmi semin ve tari Olmalı kıldan beri
Böyle kıyafetli ten Olsa güzeldir ol zen
böyle ki zen Hûb olur Hulki de mahbub olur
(Kadının güzelliğine delil olarak otuziki resim bil. Dört yeri siyah lazım:
Saç, kaş, kirpik ve göz. Dört yeri ak ola: Renk, diş, tırnak ve göz. Dört
yeri kızıl lazım: Yanak, dudak, dişeti ve dil. Dört yeri geniş gerek: Kaş,
göz, göğüs ve göbek. Dört yeri dar olmalı: Burun, kulak, koltukaltı ve
ferç. Dördü de büyük olmalı: Göğüs, kasık, bız've diz. Dördü küçük olmalı:
Burun, ağız, ayak ve el. Sesi ve beli ince, şekli de nice! Eti dolgun ve
tazi olmalı, kıldan da beri olmalı. Böyle kıyafetli ten olsa, güzeldir o
kadın. Böyle kadın güzel olur. Ahlakı da sevimli olur.)
Nitekim Hamdi-i Sirin, kadınların güzellik belirtilerini, hazreti
Züleyha'nın şanında şöyle açıklamıştır:
NAZM
Greçi hüsnü beyana sığmaz idi Nitekim aşkı cana sığmaz idi
Lik bir harf işit kitabından Diye ben zerre âfitabıdan
Kameti serv-ü bağ-ı rağmet idi Berk ü bârı safa ve lezzet idi
Ab-ı lütfiyle buldu nemâ Hıl'at olmuş idi letafet ona
Dam-ı akl idi farkının mûyi Fark olunmazda miskten bûyi
İnce kıl yardı şâe sa'y ile cüst Farkı nâzın kodu miyane dürüst
İki dîçür-i târ zülfeyni Leyl içinde nehar mabeyni
alnını levh-i ur edip allah Sebk-i hüsn alırdı ondan mâh
Kaşı ol safha-i sürur üzre Nurdan san yazıldı nur üzre
Nunu altında any ü sad misal ikisinden göründü nass-ı cemal
gözleri ehl-i mekrin ellisidir Ay yüzünün güneş zevallisidir
Lale haddinde hâl,i anberveş Güyiya gülistanda tıfl-ı Habeş
Elif-i ünf ve safer nokta-i ha! Cem' oup bir iken on oldu cemal
Arızı cennete ümune idi Gülleri anda gûne gûne idi
diheni sığmadı onun suhane Bir suhan sığmaz ien ol dihene
Ne denilsin leb-i zülalinden Sulanırken dihen hhayalinden
Diheni dürr-ü feşan tekellümde Lebleri kuvvet-i can tebessümle
Gülse nur akıtır süreyyadan Sözü lezzetli kand ü helvadan
Gülse lutfile lal-i handanı Ukde-i dil açardı dendanı
Dürr-i dendan la'l-i handandan Görünür nur-u hak gibi candan
zenhan kıldı Hak şekerden sîb Hüsna ıdeyne verdi zinet ü zîb
Şeker-i sîb iken zehandanı Çâh âsib olurdu endanı
Nice dili can verirdi ol sîbe Düşer idi o çâh-ı âsîbe
Zehanı sîbinin halaveti can Gabgabı siminin zekat-ı cihan
Gabgabı kim muallak-ı âb idi Sanki ter şişede gülab idi
Boynu olmuşdu zülf ile mestur Birisi kâfir ve biri kâfur
Gün gibi doğru çün o sîmin ber Bildi noksanını kul oldu kamer
Bir gümüş levh idi o sine hemen Ol gümüş levha nakşibend cihan
İki nakş eylemiş turunca gibi Bir gül üstünde iki gonca gibi
İki said idi sebîke-i sim Umar ondan ekatı dürr-ü yetim
Hüsnü i'cazına onun bürhan Yed-i beyzası kâfi idi heman
Kâfi uşşaka rahat'ül-ervah Parmağı dil kilidine miftah
Hüsnün ol dilberin kim ede ıyan Ki beyanında âciz idi beyan
Lakin ondan yazılsa bir parmak Kaleme şu kadar gelir ancak
Kim onun parmağın gören âdem Oldu divane ref' olundu kalem
Kollarını güher koçardı heman İnce belin kemer koçardı heman
Öyle hûb idi beli kim onu Kılca kalırdı görenin canı
Seyr eden ol hümayı tâkından Bir kebuter sanırdı sakından
Alem-i hüsn ona musahhar idi Mehr ile mah keniz ü çaker idi
Yoğ iken zib ü zivere hâcet Eyledi meyl ziver ü zinet
Zamane kadınları, merhametli olmayıp, başa kakıcı oldukları için, olgunluk
ve güzelliğ emâlik olanın bile tatlı kavuşmasından ise, güzelliğini hayal
etmek bin kat daha lezzetli ve evladır.
BEYT
Tahayyül eylesem anı gönül huzuru bulur
Tezekküründe visali kadar telezzüz olur
(Onu hayale etsem, gönül huzuru bulur; onu düşünmek, kavuşmak kadar lezzetli
olur.)
BEYT
Bana biganedir dilber hayali cana mahremdir
Enisim munisim yarim odur kim dilde hemdem olur.
(bana yabancı olan dilberin hayali, cana mahremdir. Enisim, munisim ve
yarim sürekli gönülde olandır.)
Gerçi dilberdir hoş âyindir kadın Nakısat-ül-akl ve ve'd-dindir inan
Zinhar ey merd-i âkıl zinhar Kâmil isen nâkıs ile olma yâr
Hiç olur mu lâyık ehl-i kemal Sahra-i her âkıs olmak mah ü sal
Nefs eline verme bu can yakasın Şehvet oduyle niçin can yakasın
Nutfe tende mâye-i canbahştır Şensüvar ruha çabu rahştır
Etme onu râh-ı Hak'da lenk ü lük Edemezsin çünkü ybî merkeb sülük
Çü hayal-i dilbere an eyl eder Ol per ile semt-i a'lâya gider
Per ü bâl can olur hubb-ı hayal Nutfeden peyda olur ol per ü bâl
Per ü bâl-i ruhu kesr eyler cima' Halk ise za eyler onu intifa'
Arzu-yu mert ü zendir ittihat Uşşaka enden tahayyüldür murat
Kıble-i suretperest oduysa zen Kıble-i ashab-ı dildir zül-menen
Ham= ü bunekkeh şuşu; âyineni Eyle mir'ât-ı meâni sineni
Ta derunun nur-u Hak'dan ola pür Derc-i ruhun marifette doladür
(Gerçi kadın, dilberdir ve hoş resimdir, fakat inan ki, onda akıl ve din
eksiktir. Zinhar, ey akıllı kişi zinhar! Olgun isen eksikle yâr olma. Ay ve
yıl eksiğin büyüsüne tutulmak hiç olgunlara layık olur mu? Bu can yakasını
nefs eline verme. Şehvet ateşiyle niçin can yakasın? Nutfe, tende can
behşeden sudur iyi binici, cevelanı çabuk attır. Onu Hak yolunda topal
etme. Çünkü bineksiz süluk, edemezsin. Ne zaman ki dilber hayaline can
meyleder; o kanaty ile en yüksek semte gider. Canın kanatları hayal
sevgisi olur. O kanat, nutfeden peyda olur. Ruhun kanatlarına cima kırar.
Halk ise onu faydalanma sanır. Kadın ve erkeğin arzusu birleşmedir.
Aşıklara kadından murat hayal etmedir. Kadın, suretpereste kıble olduysa;
Gönül ashabının kıblesi, ihsan verici Allah'dır. Suret nakşından aynanı
uyup; sineni mânâların aynası eyle. Ta için hak nurundan dopdolu ola. Ruh
kutun, onun marifetinden inci dola.)

Yedinci Madde

Uzuvların kıyafet tadilinin zıt delillerini ve nefslerin ihtilafıyla olan
hükümlerini bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: Uzuvların kıyafetinde
anılan zıt deliller, bir şahısta toplansalar, hepsini itidal üzere mamur ve
şen eyler. Mesela kösenin boyu uzun olsa,o kösedir diye ona ta'n olunmaz.
Zira ki itidal bulmuştur. Eğer yüzü de nurânî olduysa, görenler artık onu
nur anlar. Şu halde bir kimsede hangi tarafın delilleri çok bulunduysa, o
kimse o tarafta bilinmiştir. Eğer bir kimseye Hak'kın nuru göz olsa, onun
feraseti, adı geçen delillerden müstağni bulunmuştur. Zira ki haberde, Habib-
i Ekrem sallallahü aleyhi ve sellem hazretlerinden: "Mü'minin ferasetinden
sakının, çünkü o Allah'ın nuruyla bakar," naklolunmuştur. Çünkü anılan
alâmetlerin hepsi, hayvanî nefsin ahlakv e vasıflarının delilleridir. şu
halde eğer insanî nefs, emmâre ise,o nefs, hayvanîye esiri olduğundan,
onun hükmünün içindedir ki, zulüm ve zulmetten, cehil ve bulanıklıktan
vasıfları arınmış değildir. Kâh şeytan sıfatlı, kâh yırtıcı hayvan sıfatlı,
kâh hayvan sıftalı bulunmuştur. Halbuki sureta insan görünmüştür. Eğer
insanî nefs, levvâme ise, kâh hayvanî nefsin mağlûbu olup, kâh ona galip
olduğundan; bu nefs, kâh hayvan sıfatlı, kâh insan sıfatlı bilinmiştir.
Eğer insanî nefs, mülhime ise, hayvanînin üzerine galip olup; mutmainne
olduysa cengi sulha ve nizayı rızaya döndürüp, şerler ona hayır olur.
bu hayır ve şer onun kaydı olmayı, nefsi, mutlak ruh olur. Bütün varını terk
ettiğinden, ağyarı ona yâr olur. Kendinde nişan ve alâmet kalmaz. Onun
vasfı, beyana gelmez.
Gel ey Hakkı, unu halkı
Bu benlikten geçip, kendini toprak eyle ve nazargâhı Hüda olan kalbini,
mâsivadan pak eyle. Ondan onun kalblerin enisi olduğunu idrak eyle.
Muhabetiyle âdeti yırtıp, çâk eyle.
Kim ki isterse üns-i dildârın Vermesin mâsivaya dildârın
(Sevgilinin ünsiyetini isteyen, sevgilisini mâsivaya vermesin.)
KITA
Zamane halkını fehm eyle olma sen mağrur
Gönülde dostu buup her nazardan ol mestur
Ne lütfu var bir alay kalbi hasta bestelerin
Koy ehl,i gaflet ve cehli sen eyle dilde huzur
Çü nâsa nâsdır âfet bu nâsı ol nâsi
Ki Rabb-i nâs ile bulsun dil üns olup huzur
(Zamane halkını anla, sen mağrur olma. Gönülde dostu bulup, he bakıştan
örtünmüş ol. Kalbi hasta ve bağlı olanların ne lütfu var? Gafilleri ve
cahilleri bırak, gönülde huzur eyle. Çünkü insanlara insanlardır yâfet, bu
insanları unut ki, insanların Rabbi ile gönül ünsiyet bulsun.)

Sekizinci Madde

İnsan bedeninde damarlar içinde akan kanın sebebiyle deri üzerinde görünen
uzuvların ihtilacını (seğrime ve titreme gibi hareketleri hükümleriyle
bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki:
ihtilac-ı far-ı ser Cahden verir habir
İhtilac-ı piş-i ser Oldu devlete eser
İhtilac-ı cenb-i ser Sağ ve solu hayr eder
ihtilac-ı cebhe ter Sağ iyş ve sol haber
İhtilac-ı hHacib ol Dostluk oldu sağ ve sol
Evsat ederse ger Sağı zevk sol keder
İhtilac etse enb Sağı hüzn ve sol tareb
İhtilac-ı zahr-ı ayn Sağda levm ve solda zeyn
ihtilac-ı beyt-i nur Sağı renc ve sol sürur
ihtilac-ı dünbal Sağda mehrve solda mal
İhtilac-ı zir-i çeşm Sağda mihrve solda hışm
ihtilac-ı rahda dal Sağda hayr ve solda mal
İhtilac-ı enfe rah Sağda kahrve solda câh
ihtilac-ı fek-i leb Sağda rızk ve solda tareb
Usbu-u sâni eder Sağda solda hoş haber
Usbu-u vustadan al Sağda ve solda cidal
Usbu-u binsır bulur Sağda cedl ve ysol sürur
Usbu-u hınsırda kal Sağ ü solu rızk ü mal
Muhtelic olsa eğer Bir yerin eyle nazar
Bunda kim ahkâmı yâd Şüphesiz et itimad
Kim dmar oynar neden Hak'dır onu debreden
Anla işârâtını Bekle beşarâtını
(Başın tepesinin seğrimesi, makamdan haber verir. Başın önünün seğrimesi,
devlete yeser oldu. Başın yan tarafının seğrimesi, gerek sağ ve gerek sol,
hayırdır. Alın seğrimesinde; sağ iyş, sol haberdir Kaş seğrimesinde; sağ ve
sol dostluktur. Kaşların ortası seğrirse; sağı zevk, solu kederdir. Dil
seğrirse; sağı hüzün, solu şenliktir. Gözün dışının seğrimesinde; sağda
kötüleme, soldazinettir. göz bebeği seğrimesinde; Sağı ağrı, solu sürurdur.
Göz kuyruğu seğrimesinde; sağda sevinç, solda maldır. Göz altı seğrimesinde;
sağda sevinç, solda hışımdır. Yanak seğrimesinde; sağda hayır solda maldır.
Burun kaşınması yoldur: Sağda kahır, solda mevkidir. Dudak üstü
seğrimesinde; sağda rızık, solda şenliktir. Dudak ucu seğrimesinde; sağda
zarar, solda şenliktir. Dudak altı seğirmesi; sağ ve solda yahşidi.
Seğriyen çene; sağda iyş, solda güzelliktir. Kulak seğrir; sağ ve solda hoş
haberdir. Boğaz da kulakla seğirirse; sağda mal, solda gamdır. Döş seğrirse;
sağda hüzün, solda kederdir. Pazu ve el seğrimesi; sağda rızık, solda
maldır. Dirsek seğirir; sağda ve solda hoş haberdir. Kolların seğrimesi;
sağda kötüleme, solda manevî ayıptır. Bilek seğrimesi; sağda mal, olda
meşakkattir. el üstü seğirmesinde; sağda hüzün solda şereftir. El seğirmesi;
sağ ve sola rızık ve maldı. Başparmak seğrimesine; sağda yük, solda kâmdır.
Şahadet parmağı titrerse; sağda ve solda sebeblerdir. Orta parmak; sağda
hüzün, solda şenliktir. Serçe parmak seğrimesi; sağda mevki, solda gamdır.
Yüzük parmağı seğrimesi; solda hayır, sağda maldır. Göğüs seğrimesi olur;
ağı hüzün, solu sürurdur. Meme seğrimesi; sağda mevki, solda şenliktir.
Karının tam seğrimesi; sağda birleşme, solda kâmdır. Göbek seğrimesi; sağda
hüzün, solda sürurdur Bedenin bir yanının seğrimesi; sağı sevinç, solu
maldı. Böğür seğrimesi, solu rızık, sağı mevkidir. oyluk seğrimesi; sağı
mihr, solu oğuldur. Kasık seğrimesi; sağ cima, sol seferdir Husye
seğrimesi; sağda çocuk, solda gamdır. Makat seğrimesi, solda yol, sağda
maldır. Baldır seğrimesi; sağ iyş, sol seferdir. Diz seğrimesi; sağda
hüzün, solda sürurdur. Diz alı seğrimesi; sağda yol, solda kaderdir. Bacak
seğrimesi; sağda mal, solda mevkidir ve yolculuktur. Bacak dışı seğrimesi;
sağda yol, solda erzaktır Bacak içi seğrimesi; sağda mal, solda
ayrılıktır. Topuk seğrimesi; sağda kavuşma, solda seferdir. Ayak arkası
seğrimesi; sağda hüzün, solda safadır. Topuk ve el seğrimesi; sağda yürüme,
solda maldır. Taban seğrirse; sağda yürüme, solda şereftir. Başparmak
seğrimesi; sağda mal, solda kâmdır. İkinci parmak seğrimesi; sağa ve solda
hoş haberdir. Orta parmak; sağda ve solda cidaldir. Serçe parmak seğrimesi;
sağda cidal, solda sürurdur. Serçe parmak yanındakinin seğrimesi; sağ ve
solu rızık ve maldır. Eğer bir yerin seğrise, bak, burada hükümleri hatırla
ve şüphesiz itimat et. Damar neden oynar? Hak'dır onu depreten O an
işaretlerini anla ve müjdelerini bekle.)
BEYT
Her ne can kim duyar işâretten
Hürrem olsun dili beşaretten
Anatomi ve bedenle canın özgürlüğünün faydaları ve menfaatleri; azanın
kuvvetlerinin ayrıntılı olarak anlatılması uzun olup, bizim maksadımız olan
Hak'kı tanımaya bunca temsil ve teshille bu özetleme dahi yardımcı ve delil
olmakla, beden durumlarının açıklanması, insanlık âleminde uzatılmadan kısa
söz ile meramın elde edilmesi, izamın düzenlenmesi ve makamın tamamlanması
olmuştur. Zira ki en güzel biçimde yaratılan ve iki cihanı toplamış bulunan
insanın şerefi bedeninin, her bir latif uzvunda oln yaratıcı ve bâri
Allah'ın ince kanatlarına hayretle bakıp, ibretle seyir ve temaşa kılınıp,
düşünme ve fikretmeyle hayal olundukta; anlayış ve idrakte, akıllar âciz ve
kısa kalıp, vasıf ve beyanında şaşkın bulunmuştur. insanı en güzel şekilde
yaratan, benzersiz hakîm, şekil verici bâri ve yaratıcı olan Allah
münezzehtir.O, ne güzel mevla, ne güzel yardımcıdır. Yaratıcıların en
güzeli olan Allah yücedir.
TEFVİZNAME
Dilden gami dûr eyle
Rabbınla huzûr eyle
Tefvîz-i umûr eyle
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzl eyler
Sen adli zulüm sanma
Teslim ol oda yanma
Sabret sakın usanma
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler
Deme şu, niçin şöyle
Yerincedir o, öyle
Bak sonuna sabreyle
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler
Hiç kimseye hor bakma
İncitme gönül yıkma
Sen efsine yan çıkma
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler
Mümin işi renk olmaz
åkıl huyu, cenk olmaz
årif dili tenk olmaz
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler
Hoş sabr-ı cemilimdir
Takdir, kefilimdir
Allah ki vekilimdir
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler
Her dilde ânın adı
Her canda ânın yâdı
Her kuladır imdâdı
Mevla görelim neyler
Neylerse güzel eyler
Nâçar kalacak yerde
Nagâh açar ol perde
Dermân eder ol derde
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler
TEFHİZNAME
Her kuluna her anda
Geh kahr-u geh ihsanda
Her anda o bir şanda
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler
Geh mu'ti-u geh mâni
Geh dar-u gehi nafi
Geh hâfız-u geh râfi
Mevla görelim neyler
Neylerse güzel eyler
Geh abdin eder ârif
Geh eymen-u geh hâif
her kalbi odur sârif
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler
Geh kalbini boş eyler
Geh hulkunu hoş eyler
Geh aşka duş eyler
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler
Geh sade ve geh rengin
Geh tabın eder sengin
Geh hürrem-u geh gamgin
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler
Az ye az uyu az iç
Ten mezbelesinden geç
Dil gülşenine gel göç
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler
Bu nas ile yorulma
Nefsine dahi kalma
Kalbinden irağ olma
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler
Geçmişle geri kalma
Müstakbele hem dülma
Hal ile dahi olma
Mevlâ görelim neyler
Neylerse güzel eyler
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
haydarı kerrar
Administrator

Administrator


Mesaj Sayısı: 2630
Kayıt tarihi: 24/05/09
Nerden: ANKARA

MesajKonu: Geri: İ.Hakkı hazretleri Marifetname 3   Ptsi Mart 01, 2010 6:36 pm

43-BÖLÜM:043:

BEŞİNCİ BAHİS

İnsanı âleme tatbik, enfüsü âfaka tevfik edip; cihanın mânâ ve
cüzlerinin benzerlerini bu insan vücudunda bulup, bedeninde olan aza e
kuvvetlerin bütün eşyaya tek tek vücuh il benzerliğini; bedenin sıhhatinin
korunma ve devamlılığını; tabii ölümle ruhun bedenden ayrılmasını dört
bölüm ile ayrıntılı olarak anlatır.

BİRİNCİ BÖLÜM

İnsan bedeninin zamanlara ve mekanlara benzerliği sekiz madde ile bildirir.

Birinci Madde

ålem, ådem için yaratıldığını bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, ârifler demişlerdir ki: Hak Taâlâ iki cihanı ve
onlarda olanın tamamını insan için icat ve mevcut eylemiştir. Ta ki âlemde
olan sanatlara bakıp, eşyada bulunan hikmetleri bilsin. Hepsinin benzerini
kendi vücudunda buldukta; nefsini bilmeye erip, ondan Allah'ı tanıma kolay
olsun. Zira ki Hak Taâlâ Nazm-ı Kerim'inde: Ben insanları ve cinleri ancak
bana ibadet etsinler diye yarattım,È (51/56), buyurmuştur. Hadis-i kudside:
Ey insan! Beni tanımak için nefsini bil, emr-i şerifiyle, nefsi bilmenin
Rabbi tanımaya vesile olduğunu duyurmuştur. Çünkü Hak Taâla insanı, kendi
tanınması için yaratıp, kendi tanınmasını, insanın nefsini tanımasına bağlı
kılmıştır. Şu halde elbette insana, kendi nefsini bilmek istidadını
vermiştir. Ta ki nefsini bilmekten, yaratıcısını bilmeye erişsin. Nitekim
haberde: Nefsini bilen, Rabbini bildi,È vârit olmuştur. Allah'ı tanımanın
anahtarı, nefsi bilmek bilinmiştir. Nefsi bilmenin anahtarı, âlemi bilmek
kılınmıştır. Lakin Hak Taâlâ'nın âlemin ufuklarında olan eserlerinin
benzersiz sanatını herkes görüp, sırlarına ermek, insana nefslerinde
bulunan kudretinin kemal ve tavırlarını tamamıyla bilip, nurlarını görmek,
ondan yüce istek olan Mevla'yı tanımaya ermek çok suğul, zor ve esrarlı iş
bulunmuştur. Zira ki insana, mümkün ve müyesser değildir ki; dağların
tepesine çıka, denizlerin dibine ine ve yerin içine görüp, süflî âlemin her
birini görebile ve bütün durumlarına ve sırlarına muttali ola. Göğün üstüne
çıkamaz ki, feleklerin ve yıldızların incelik ve hakikatlerine tamamiyle
erip, ulvî âlimin durum ve sırlarına gereği gibi vâkıf ola. Göklerin
melekût âlemine giremez ki, ruhlar âleminin durum ve sırlarını gereği gibi
vâkif ola, feleklerin nefs ve akıllarını müşahede kıla. Ondan alemin
yaratıcısının bunca kâinatı yaratmasından ve âlimin cüzlerini zerre zerre
an an değiştirip, yetiştirmesinden işlerini temaşa ile isim ve sıfatlarına
muttali olup, ondan zatını tanımaya yol bula.
Şu halde rauf ve rahim olan âlemlerin Rabbi hazretleri, esirgemesinin
olgunluğundan, inayetinin sonsuzluğundan, iç ve dış âlemde, ulvi ve süflî
eşyadan her ne ki bu insan vücudunun dahi iç ve dışını o tavır ve tarz ile
en güzel biçimde üzere âlimin nümunesi olarak yaratmış ve tasvir etmiştir.
Her ne vasıflar ile ki, pak zatı sıfatlanmıştır, bu insan ruhu dahi o
vasıflar ile sıfatlanmıştır. Nitekim âlemi, bütün cüzleriyle kendisine
itaatli ve boyun eğici eylemiştir. Ta ki bu insan, kendi vücuduna bakıp,
azasının bileşiminden ve kuvvetlerinin düzeninden süflî ve ulvî âlemde
kolaylık üzere benzer ve alâmetlerini bulup, kendini âlemin numunesi
bilsin. Kendi ruhunun cisminde olan türlü tasarruf ve tedbirlerinden Hak
Taâlâ'nın âlemde olan türlü tasarruf ve tesirlerini bulsun. Ondan
fiillerine ve sıfatlarına vâkıf olup, pak zâtına muhabbet ve ibadet kılsın.
Onu tanıma saadetine erip, âriflerden olsun.
NAZM
Bil ey insan / Elbet sen kâinatın toplamısın
Varlığı içine alansın / Varlık senin yanında göresin
Görünmez sana görünür / Basiret ve irfanla
Onu şu anda hatır bil / Cismin karanlık ve süflî
Ruhun nurlu ve ulvî / Sırrın Rabbanî ve safî
Zatınla sevin / Sıfatını anla ve oku
Müjde sana, topla dağınıklığını / Kalbin Rahmen'ın evidir
Beyanını yüksek ve geniş ) Ey ârif kadrini bil
Güzel tatlı latifelerin / Bilgiler sendedir uyan
Dostlar içinde giy taç / Zamanlar içinde an hayatını
Sabit ve sakin ey şaşkın / Dairelerin kutbu sensin
Gözler senden ışıklanır / Ondan öğren ey insan
Sen elbette hazreti insansın

İkinci Madde

İnsan âlemini, büyük âlime tatbik ve bazı uzuvlarını yeryüzüne uydurmak
yolunu bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, ârifler demişlerdir ki: İnsan bedeni, küçük
âlemdir. İnsan ruhu, büyük âlemdir. Zira ki, her ne ki âlemde
yaratılmıştır, hepsinin benzeri insan vücudunda bulunmuştur. Şu halde
insanın cisim ve canlı, bütün âlemin nüshasıdır. İki âlem tamamıyle insanda
mevcut ve belirli bilinmiştir. Mesele bütün hissedilen cansızlara misal
uzuvlarıdır. Bütün canlılara misal, insan ahlakıdır. Dört mevsime misal,
insan dişleridir. Adet ve sanayie misal, insanın his ve kuvvetleridir.
Berzah âlemine misal, insanın hatıra ve fikirleridir. Melekût âlemine
misal, insanın gönül ve canıdır. Bu misal ve benzerliklerin ayrıntısı
sınırsızdır. Bu kitaba değil, böyle yüzbin kitaba sığmaz. Ancak ârifin
kalbine sığar. Biz burada, güneşten zerre, deryadan damla açıklarız. Ta ki
bu insan, büyük âlem olduğunu öğrenip, nefsi bilmeye bürhan ola, Onunla
Allah'ı tanıma kolay ola.
ålemin nüshası olan insanın şerefli bedeni, yer ve gökler mesabesindedir
ki, bu cihandır. Ay ve yıl mesabesindedir ki, zamandır. Belde
mesabesindedir ki, mekândır.
İnsan bedeninin yere bir benzerliği budur ki, yerde dağlar olduğu gibi,
bedende de kemikler olur. Yerde ağaçlar ve bitkiler olduğu gibi, bedende de
saç ve uzuvlar olur. Bir benzerliği budur ki, yerde iklimler ve kıtalar
olduğu gibi, bedende uzuvlar vardır. Yerde zelzele olduğu gibi, bedende
titreme ve aksırma vardır. Yer vadileri arasıda akan nehirler var ise,
beden damarlarında akan kan vardır. Yerde değişik tatta kaynaklar varsa,
bedende de, kulak akıntısı, göz yaşı ve burun akıntısı gibi değişik
tatlarda kaynaklar vardır. Kulak akıntısının acı olduğuna hikmet budur ki,
insan uykuda iken kulağına yer haşereleri girmek istediğinde, kulak
akıntısının hissine ulaşıp, geri dönsünler. O uyuyanın kulağına girmekle
onu helak etmesinler. Gözyaşı o yönden tuzludur ki, gözün akı yağdandır.
Yağ ise tuzsuz bozulur. Ta ki, akı taze kalıp, sürekli gözü aydınlık olsun.
Burun karışımları onun için nâhoştur ki, onda olan koklama hissi, güzel
kokulardan kokulanıp, lezzet alsın. Zira ki eşya, zıtlarıyle bilinir. Ağız
suyu onun için hoştur ki, dilde olan tat alma kuvveti, daima lezzette
bulunsun. İnsan bedeninde bulunan ilahî hikmet sonsuz bilinmiştir. Burada
ancak iki âlem birbirine tatbike ve uyuma ihtimam olunmuştur. Nitekim dış
âlemde bulunan eşya, insan âleminde bulunan eşyaya nümune bulunmuştur.
RUBAİ
Ey ilahî nüsha ki sensin
Alemde olanlar hep sendedir
Ey Şah'ın cemal aynası ki sensin
İstediğini kendinde ara ki sensin

Üçüncü Madde

İnsan âleminin feleklere benzerliğini bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, ârifler demişlerdir ki: İnsan bedeninin göklere
bir benzerliği budur ki, burçlar sahibi göğün oniki burcu olduğu gibi,
bedenin de dışından içene oniki yolu vardır: İki kulak, iki göz, iki burun
deliği, ağız, iki meme, göbek ve iki abdest yolları. Bir benzerliği dahi
budur ki, feleklerde yedi gezegen olduğu gibi bedenin içinde de yedi aslî
uzuv vardır: Akciğer aya, mide utarite, böbrek zühreye, yürek güneşe, safra
merihe, karaciğer müşterie, dalak zühale benzer bulunmuştur. Gökte bir çok
sabit yıldız olduğu gibi, bedende de çok sinir vardır. Felekte yirmsekiz
meşhur menzil olduğu gibi, bedende de yirmisekiz his ve sayılan güçler
vardır. Felekte üçyüzaltmış derece olduğu gibi, bedende de açıklanan
üçyüzaltmış kan damarı vardır. Küllî ve cüzî feleklerin, sabit ve gezegen
yıldızların türlü tabii hareketleri olduğu gibi, bedenin de bu tavır üzere
türlü zorunlu ve ihtiyarî hareketleri vardır. Felek dört unsuru kuşattığı
gibi, beden dahi dört karışımı kuşatmıştır ki: Safra, ateş gibi kuru ve
sıcaktır. Kan, hava gibi sıcak ve rutubetlidir. Balgam, su gibi rutubetli
ve soğuktur. Siyah köpük, toprak gibi soğuk ve kurudur. Dört unsurdan üç
ana bileşim doğduğu gibi, bedende de dört karışımdan uzuvlar doğmuştur.
Gündüze misal, insanın sürurudur. Geceye misal, onun hüznüdür. açık havaya
misal, yayılmasıdır. Buluta misal, sıkılmasıdır. Gök gürültüsüne misal,
sesidir. Şimşeğe misal, onun gülmesidir. Yağmura misal, onun ağlamasıdır.
Rüzgâra misal, onun nefesleridir. Oluşum ve bozuşuma misal, kelamının
lafızlarıdır. Gökkuşağına misal, yay kaşıdır. Hilale misal, kulağıdır.
Dolunaya misal, yuvarlak yüzüdür. Gece karanlığına misal, onun saçıdır.
Sabaha misal onun alnıdır. Dış âlemin, bu insan âleminin açıklanan
benzerliklerinden gayri, benzerliği çoktur. Lakin ârife işaret yetmekle,
uzatmaya hacet yoktur.
NAZM
Can vilayetinde gökler sınırsız
Ruh yolunda alt ve üstler vardır
Cihan gökleri gibi iş yaparlar
Yüksek dağlar engin denizler vardır.

Dördüncü Madde

İnsan bedeninin zaman ve mekana yani ay ve yıla ve onda, ruhun sultana
benzerliğini bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, ârifler demişlerdir ki: İnsan bedeninin ay ve yıla
benzerliği budur ki, bir senede dört mevsim olduğu gibi bedende de dört
karışım vardır ki: Balgam, ilkbahar gibi rutubetli ve soğuktur. Safra, yaz
gibi sıcak ve kurudur. Kan, sonbahar gibi sıcak ve rutubetlidir. Siyah
köpük, kış gibi kuru ve soğuktur. Bir benzerliği dahi budur ki; İlkbahara
uygun, çocukluk yaşıdır. Yaza benzer, gençlik ve olgunluk yaşıdır.
Sonbahara uygun duraklama yaşıdır. Kışa uygun ihtiyarlık yaşıdır. Bir
benzerliği dahi budur ki, bir senede oniki ay olduğu gibi, bedende de oniki
menfez vardır. Bir haftada yedi gün olduğu gibi, bedende de yedi uzuv
vardır. Bir haftada yedi gün olduğu gibi bedende de o sayıda kan damarı
vardır.
Bedenin şehre benzerliği budur ki, şehre bir padişah olur. Sonra veziri,
emniyet âmiri, maliyecisi olur. Padişahın sarayı, memleketi, bineği,
tabası, hazinedarı, bekçileri, elçileri, casusları ve hakimleri olur. Şehir
içinde sanatkârlar olur. Mesela mimar, yapı ustası, ekmekçi, tabib, kasap,
kuyumcu vesaire olduğu gibi, insan bedeninde de bütün bunların benzeri
vardır ki: İnsan ruhu, âlemin padişahıdır. Nazari akıl, veziri azamdır,
gazap kuvveti emniyet âmiridir. Şehvet kuvveti, maliyecidir. Bu padişahın
sarayı, yürektedir. Memleketi bu bedendir. Bineği, hayvanî nefstir. Tabası,
beden uzuvlarıdır. Hazinedarı, tutma kuvvetidir. Bekçileri, gözlerdir.
Elçileri, kulaklardır. Polisleri, ellerdir. Casusları, koku alma
kuvvetidir. Hakimi, tatma kuvvetidir. Bedende de sanayi erbabı vardır ki:
Mimar, ameli akıldır. Bina tabiattır. Marangoz, çekme kuvvetidir. Değirmen,
dişlerdir. Ekmekçi, sindirim kuvvetidir. Tabib, ayırma kuvvetidir. Kasap,
şekil verme kuvvetidir. Kuyumcu, büyütme kuvvetidir ki, beden şehrine neşvü
nema verip, zengin eder. Çöpçü, itme kuvvetidir ki, beden şehrinden
fazlalıkları itip, çıkarır. Şehrin sair sanat erbabı benzerleri, bedenin
sair kuvvetleridir. Şimdi, bu açıklamadan ortaya çıkan budur ki; insan
ruhu, şehrin sultanıdır ve vücut ve bedende, diri ve dost olan Allah'ın
halifesi olmuştur.
NAZM
Seyyid-i âlemdir âdem gayriden sevdayı kes
Zâhidin vehmi gerçi ıraktan sevk eyler feres
Dilde dildarın misali mahmil içre yârdır
Bu maiyyetten habir olmaz figan eyler çeres
(İnsan, âlemin efendisidir, gayriden sevdayı kes. Zahidin vehmi gerçi
ıraktan at sevk eder. Gönülde sevgili misali, mahmil (hayvan sırtındaki
kafes) içinde yârdir. Bu beraberliği bilmediği için çeres figan eyler.)

Beşinci Madde

İnsanın kalbinde bulunan kötü ahlakın hayvan suretlerine benzemesini,
vakaların ve rüyaların tabirlerini harf sırasıyla bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, ârifler demişlerdir ki: ëlemde insan ahlâkı, türlü
hayvanların şekil ve suretlerinin benzer ve misalleri, insan nefsinde de
vardır ki, hayvanî kötü ahlâklardır. Meselâ kibir sureti, kaplana
benzerdir. Tasallut sureti, aslana benzerdir. Haset sureti, kurda
benzerdir. Nitekim hazreti Yakub aleyhisselam evladının hazreti Yusuf
aleyhisselama olan hasetlerinden, ayrılık olayından önce, rüyasında, yedi
kurt suretinde Yusuf aleyhisselamın üzerine hamle ile hücum eder görmüştü.
Onun için çocukları ona: Onu bizimle gönder, dediklerinde, onlara: Onu
kurt yemesinden korkarım. demesiyle bahane buyurmuştu. Şu halde, gönülde
gazap sureti, köpektir: hile sureti, tilkidir; gaflet sureti, tavşandır;
ferce yönelik şehvet sureti, eşektir; arkadan yaklaşma sureti domuzdur;
midevî şehvetin sureti, koyundur; oburluk şehvetini sureti, inektir; tama
sureti, karıncadır, cimrilik sureti, faredir; kin sureti, beyaz devedir;
vecdin sureti, kırmızı devedir; düşmanlık sureti, yılandır; ezanın sureti,
akreptir; vesvese sureti, sarı arıdır ve diğer ahlâk suretleri, sair
hayvanların şekillerine benzerdir. Hatta kötü ahlaktan birine galip olan
gönül, rüyada kendini o surette olan hayvana dahi galip görür. Mesela ferce
yönelik şehvete üstün gelen kimse, rüyasında bile eşeğe binici olur. Eğer
mağlup ise, kendini eşeğin altında bulur. Diğer ahlaklar dahi bu kıyas ile
malûm olur. Çünkü insan, dolayıcı berzah ve her şeyin ortaya çıktığı yerdir.
Bu durumda, bütün hayvan suretleri ve kâinatın şekilleri, insanın içinde ve
dışında suret bulup, şekillenmiştir. Gereğince meydana gelmiştir. Ahlakını
güzelleştiren gönül, ayna gibi safia olup, her şeyi kendinde bulmuştur. Safî
olmayan gönül, uyku halinde rüya ile geçmiş ve gelecek işlerden haber
almıştır; ya misal ile veya tabir ile bilmiştir. Anlaşılması güç olan rüya,
bu manzume ile açık olmuştur.
NAZM
Çün buhar-ı gıda dimağa gelir
Ruh-u hayvanî ol zaman ne eder
Pes havass-ı burun muattal olur
Çün dimağın havassı kalbe iner
Kalbe ilham olur işaretler
Bî vesait bulursa nâfiadır
Kalb eğer vasıta ile olsa habîr
Pes gelir kalbe gördüğü rüya
Arabî ismin evveli alınır
Elif ululuğa işaret olur
Evvel havas buruna hail olur
Zahir-i cismi kor derune gider
Halet-i nevmi cism onunla bulur
Kalb o dem enderun-u ruha döner
Asıldan kalb alır beşaretler
Aynı vâki olur ki vâkıadır
Gördüğü düşten olunur tabir
Ya işaret veya beşaret ona
Ne ise ol huruf ile bilinir
Ref'at-i gadrine beşaret olur
Ba ise cism ve cana rahattır
Se ise düşman üzre nusrettir
Ha ise izzet ve saadettir
Dal ise zahme ve meşakkattir
Ra dahi devlete delalet eder
Sin emin olmağa alâmettir
Sat kâm olmağa beşarettir
Tı ise düşmanı helak olacak
Ayn ise dilde bula teşvişi Fe ise rütbesi olur âli
Kef ise gaibi gelr hurrem
Mim olursa muradını alacak
Vav ise işleri olur âsân
Ya ise taate muvaffak olur
Ta ise ol husul-ü hacettir
Cim ise fırsat ve ganimettir
Hı ise her murada vuslettir
Zel ise malü ülkü devlettir
Zı metin itakade kalbi yeder
Şin ise fiiline nedamettir
Dad mal bulmağa işarettir
Zı ise kalbi hüzün ile dolacak
Gayn ise zulmü nefs olur işi
Kaf ise bula devlet ve mali
Lem ise ol emin olur hoş dem
Nun ise hâtırı melül olacak
He ise hüzün ile olur giryan
Hep bu tabirler muhakkak olur
(Gıdanın buharı beyne geldiğinde, önce burun hislerine hail olur.
Hayvanî ruh o zaman ne eder? Vücudun dışını bırakıp, içine gider, O an
burun hisleri muattal olur. Uyku halini cisim, onunla bulur. Beynin
hisleri kalbe indiğinde, kalb o an ruhun içine döner. Kalbe işaretler ilham
olur. Asıldan kalb muştular alır. Vasıtasız bulursa faydalıdır. Aynısı
çıkarsa vakıadır. Kalb eğer vasıta ile haberdar olsa, gördüğü düşten tabir
olunur. O an gelir kalbe gördüğü rüya; ona ya işaret veya müjdedir. Rüyada
görülen şeyin arapça isminin ilk harfi alınır. Ne ise o harflerle bilinir.
Elif, ululuğa işaret olur. kadrinin yükseleceğine müjde olur. Be ise, cisim
ve cana rahattır. Te ise, hacetin elde edilmesidir. Se ise, düşman üzere
yardımdır. Cim ise, fırsat ve ganimettir. Ha ise, izzet ve saadettir. Hı
ise, her murada kavuşmaktır. Dal ise, zahmet ve meşakkattir. Zel ise mal,
mülk ve devlettir. Rı ise, devlete delalettir. Zı, metin itikade kalbe
yeder. Sin, emin olmağa alâmettir. Şin, yaptığına nedâmettir. Sad, kâm
almağa müjdedir. Dad, mal bulmağ işarettir. Tı ise, düşmanı helak olacak.
Zı ise, kalbi hüzün ile dolacak. Ayn ise, gönülde karışıklık bula. Gayn
ise, nefsine zulüm olur işi. Fe ise, rütbesi yükselir. Kaf ise, devlet ve
malı bula. Kef ise, kaybettiği sevinçli gelir. Lem ise, o emin olur hoş
dem. Mim olursa, muradını alacak. Nun ise, hatırı melûl olacak. Vav ise,
işleri kolay olur. He ise, hüzün ile gözyaşı döker. Ye ise, taate muvaffak
olur. Bu tabirler hep, muhakkak olur.)

Altıncı Madde

Ufukların ve nefslerin birbirine tatbik olunduğunu, insan âlemi şeklinin
büyük âlemin yapısının aksi kılındığını ve iki âlemin gönül âleminde
tamamen bulunduğunu bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, ârifler demişlerdir ki: Her yönden afâka her
vecihle nefsler uygun ve mutabık bulunmuştur. Zira ki, bütün âlemin bazı
cüzleri açık, bazı cüzleri gizli kılınmıştır. Açıktakiler, dokuz felekler,
dört unsur ve üç bileşiktir. Gizli olanlar, on akıl, dokuz nefstir. İnsanın
dahi dışı ve için vardır ki, dışı beden uzuvlarının hepsidir. İçi, on
histir ki, bütün eşyayı idrak edendir. Şu halde insan vücudu cihan
kitabıdır. Bir mecmua kılınmıştır ki, âlemde her ne bulunmuşsa, bir insanda
da bulunmuştur. Bu insan sureti, bir küçük âlemdir ki, büyük âlemde bulunan
feleklerin ve unsurların benzerleri, onda da bulunmuştur. Nitekim defalarca
açıklanmıştır. Lakin bu küçük âlem, büyük âlemin yapısı aksince
bilinmiştir. Zira ki, büyük âlemin dış kabuğu çevresi hududu bulunan atlas
feleğidir ki, şeriatçıların dili ile en büyük yerdir. Onun içinde burçlar
feleğidir ki, o kürsüden ibarettir. Onun içinde zühal feleğidir, onun
içinde müşteri feleğidir. Onun içinde merih feleğidir. Onun altında güneş
feleğidir. Onun altında zühre feleğidir. Onun altında utarit feleğidir.
Ondan içeri ay feleğidir. Onun içinde su küresidir. Onun içinde âlemin iç
dudağı olan toprak küresidir ki, büyük âlemin yapı ve şekli böyledir.
İnsan âleminin yapı ve şekli onun aksidir. Zira ki, bunun kuşatıcı kabuğu
topraktır ki, bu bedenin derisidir. Onun içinde sudur ki, kandır Onun
içinde havadır ki canın buharıdır. Onun içinde ateştir ki, yürekte hayvanî
ruhtur. Onun içinde yedi yedi göktür ki, kalbin yedi tavrıdır. Gönül içinde
insanî ruhtur ki, onun dışı kürsi ve içi Rahman'ın Arş'ıdır. Zira ki,,
âriflerin kalbe Hazret-i Rahman'ın evidir. Nitekim Hak Taâlâ: 'Yere göğe
sığmam, lakin vera' sahibi mü'min kulumun kalbine sığarım,' buyurmuştur. Bu
insan ruhu, en büyük âlem olduğunu duyurmuştur. Şu halde bu Hazreti insan,
mânâda en büyük âlemdir. Gerçi surette en küçük âlemdir. Ruh ile âlemin
babasıdır. Gerçi bedenle insanın çocuğudur. Huzur ile hepsinden öncedir.
Gerçi meydana gelişle hepsinden sonradır. Meselâ: Büyük âlem cüz'leri ile
bir ağaçtır ki, insan âlemi ondan vücuda gelmiş meyvedir. Şu halde âlemin
son gayesi bu insan türüdür. Nitekim ağacın aslı meyvenin çekirdeğidir.
Bunun gibi cihanın aslı, bu insan ruhudur. Nitekim ağacın neticesi
ortadadır. Onun gibi âlemin sonucu insan bedenidir. Nitekim her meyvenin
çekirdeklerinde kendi ağacı topluca mevcuttur. Onun gibi bu insan ruhunda
bütün kâinat toplu olarak mevcuttur. Nitekim meyvenin vücudu, dalların
olgunluğu sonucudur. Onun gibi insanın vücudu esasların mizası sonucudur.
Nitekim meyvenin cüz'leri ağacın bütün cüz'lerinden yükselip, tepesinden
ortaya çıkmıştır. Onun gibi insan vücudunun cüz'leri bütün cihan
cüz'lerinin yükseklerinden geçme ve alçaklarından yükselme ile her
cüz'ünden bir menfaat, bir zarar ve bir özellik alıp, hepsini toplayarak
ortaya çıkmıştır. Feyz kabulüne istidatlı olup, bu derece ile sair
yaratıklar arasında tek olup, bunca kerem, fazilet ve en güzel şekil ile bu
yüksekliğe yetmiştir.
BEYT
Çâr unsurdan mürekkep nefs-i vâhittir cihân
Sen gerek âdem-i hayal eyle, gerek âlem hayal eyle
(Dört unsurdan bileşmiş tek nefstir cihân, sen ister insan hayal et, ister
âlem hayal et.)
BEYT
İki görmek şaşılıktır, gayr-ı bilmek ayn-ı ceh!
ålemi hem âdemi bir kendi nefsin buldu eh!
(İki görmek şaşılıktır. Başka bilmek göz yanılmasıdır. årifler, âlemi de
insanı da sadece kendi nefsi buldu.)
Çünkü cihanın başlangıcı ve aslı bu insan ruhu bulunmuştur. Cihanın dönüş
yeri yine bu ruh kılınmıştır. Zira ki, bu insanî ruh, ilâhi aşkın feyzi
bilinmiştir. Halbuki ilâhi aşk küllî akıl ve izâfî ruhtur. Küllî akıl ise
bütün cihan cüz'lerini kuşatıcıdır. Her anda bütün işleri tedbir edicidir.
Şimdi nefsi böyle müşahade eden ârif, Mevlâ'sını bilmiştir; cihana can olup
ebedi hayat bulmuştur. Büyük âlemi gönlünde görüp, en büyük âlem olmuştur.
Nitekim bir ârif, bu mânâyı eda kılmıştır:
NAZM
Devan sendedir, şuurunda değilsin İlacın senden, görmüyorsun
Cisminin küçük olduğunu sanırsın En Büyük âlem sende toplanmıştır.

Yedinci Madde

İnsanın iç ve dışının, cihanın iç ve dışına uygun olduğu hâkimâne bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, filozoflar demişlerdir ki: İnsana önce kendi
nefsini bilmek lâzımdır. İç ve dışı ne hakikat ve yaratılışta, ne
özellikler taşımakta. Ta ki bu sanattan sanatkârını bilip, onun isim ve
fiillerini, tecelli ve tasarruflarını âlemin içinde ve dışında bula.
Nefsinden, Rabbine gönül yolundan dönüşle revan ola. Ona eşyanın
hakikatleri ve mânanın incelikleri açık ola. Huzur ve ünsiyet ile ebedî
kala. Zira ki insan suretinde bir küçük âlemdir ki, ondan dışta bulunan
büyük âlemdir. Çünkü büyük âlemde her ne var ise, onun benzeri bu küçük
âlemde de bulunmuştur. Nitekim büyük âlemin, dört denizi bilinmiştir. Onun
gibi insan âleminin dahi dört denizi bulunup, ona uydurulmuştur. Büyük
âlemin dört denizi: Gizli hazine sevgisi, ilk cevher, melekût âlemi ve mülk
âlemidir. İnsan âleminin dört denizi: Baba sülbünde meni, ana rahminde
nutfe, iç ruh ve dış bedendir. Çünkü Hak Teâlâ ezeli sevgisiyle: 'Ben gizli
bir hazine idim, bilinmeyi sevdim,' buyurmuştur. Yani sevgi, âlemin
yaratılma esası olduğunu duyurmuştur. O ilâhî sevgi, büyük âlemin cevher
vücuda gelmiştir. O, büyük âlemin ikinci denizi olmuştur. O cevherin içi ve
dışı vardır ki, içinden felekler ve unsurların hayatı hâsıl olmuştur. O,
melekût âlemidir ki, büyük âlemin üçüncü denizidir. O cevherin dışından
felekler ve unsurlar olan basit cisimler vücuda gelmiştir. O, mülk âlemidir
ki, büyük âlemin dördüncü denizi olmuştur. Onun dört denizi bununla son
bulmuştur.
Yedi gezegen feleğine yüksek babalar; unsurlara ve dört tabiata aşağı
analar denilmiştir. Bu babalar ve analar sürekli hareket kılmaktadır.
Bunlardan üç bileşik vücuda gelmektedir. Nitekim Hak Taâlâ: 'Nun ve kalem,
bir de yazdıklarına andolsun,' /63/1), buyurmuştur. Yani (nun) gizli hazine
sevgisi, (kalem) ilk cevher, (yazdıkları) mülk âleminin müfredatı ve
melekût âleminin mücerretleri olduğunu duyurmuştur. Fertler ile mücerretler
an an yazılmadadır. O yazılmadan, bu bileşik cisimler vücuda gelmededir ki,
bunlar kitabın kelimeleri benzeri hikmetle düzen bulmuştur. İlâhî kelimeler
sonsuz olduğunu, Hak Taâlâ bize lütûyle duyurmuştur. Nitekim Kur'an'da:
'Allah'ın kelimeleri tükenmez,' (31/27), buyurmuştur.
NAZM
Aya nice bir devr ide bu çâr anâsır Kim ona ne evvel ola malûm ve ne âhir
Kâh eyleyeler âlem-i tefridde seyran Kâhi olalar âlem-i terkibde sâir
Tefridde çâr ola ve nâçâr ola devri Terkibe gelince se mevalid ola zâhir
Bu cümle mezahirde ola muteber İnsanın ola cümle tufeylisi mezahir insan
İnsan âleminin yaratılış mâyesi, baba sülbünde olan menidir ki, o, onun
evvelki denizi bulunmuştur. Birinci cevher, ana rahminde bulunan nutfedir
ki, o, onun ikinci denizi bilinmiştir. Nutfenin iç ve dışı vardır ki,
melekût ve mülk âlemlerine tatbik olunmuştur. Nutfenin içinden ceninin his
ve kuvvetleri hâsıl olmşutur ki, onun üçüncü denizi kılınmıştır. Dışından
cüz ve uzuvları vücuda gelmiştir ki, onun dördüncü denizi itibar
olunmuştur. İnsan âleminin dahi dört denizi bununla son bulmuştur. Zira ki
meni, baba sülbünde gizli iken, salt sevgi idi. Ondan bir hareketle ortaya
çıkıp, ana rahminde birinci cevher olmuştur ki, iç ve dışı, doğanın can ve
cismi olup, insan âlemi vücuda gelmiştir. Büyük âlem, bu insan âlemine
hizmetçi ve dalkavuk olmuştur.
NAZM
Nedir hikayet-i leylî ki doldu arsa-i hak
Ne idi halet-i mecnun-u mest damen-i çak
Şarab-ı aşk idi nuş etti hüsn-ü leylîden
Zehi şarab-ı mustafa zehi piyale-i pâk
Cemal ü aşk-ı hüdadan bulur bu mevcudât
İlâhî ente ilahî ve la ilahe sivak
Cihan mezahir-i sun'-u sıfat-ı Mevladır
Bu seyr zevkin eder can-ı ârif çâlâk
Velik mazhar-ı insan ki hâs mazhar odur
Kıyas olunmaz ona gayri mazhar et hâşâk
Felek-i mülkte yoğ insan misali bir cevher
Hezâr bâr aradım onu bulmuşum derrâk
Kemal-i illet-i gaiye nev-i insandır
Delil Hakkı edersen taleb oku levlâk
(Leyla hikayesi nedir ki, yeryüzü doldu? Ni idi mest olmuş ve eteği
parçalanmış Mecnun'un hali? Leyla'nın güzelliğinden içtiği aşk şarabıydı.
Mustafa'nın şarabı ne hoş, pâk piyale ne hoş! Güzelliği ve aşkı Hüda'dan
bulur bu varlıklar. ilahî, sensin İlah, senden gayri ilah yok. Cihan,
Mevla'nın sanat ve sıfatlarının tezahürüdür. Arifin hareketli canı, bu seyr
zevkini eder. lakin insanın ortaya çıkışı ki, has mazhar odur. Görünen
hiçbir şey ona kıyas olunmaz. Mülk feleğinde insan benzeri bir cevher yok.
Binlerce kez aradım onu, bulmuşum onu süratli idrak edici. Bu sebebin
kemalinin gayesi, insan türüdür. Hakkı, delil istersen, oku 'levlak'
hadisini.)

Sekizinci Madde

İnsan âleminin âhiret âlemine çeşitli yönlerle benzerlik ve ortaklıklarını
bildirir.

Ey aziz, malûm olsun, ki, ârifler demişlerdir ki: Peygamberlerin (selam
onlara olsun) rumuzlarının bir münasebeti, yani insan âleminin bekâ âlemine
bir benzerliği budur ki, beka âleminin giriş yeri olan ölüme misal, insan
âlemidir. Birinci, gıdanın hazmıdır. Bedenin yok olmasına misal, ikinci
hazmdır. İkincisi neşveye misal, üçüncü hazımdır ki, halis kan vücut bulur.
Cesetlerin haşrine misal, dördüncü hazımdır ki, menî hâsıl olur. Maşheşe
misal, babanın sülbüdür ki, meni onda toplanır. Hesap, kitab ve mizana
misal, nutfe cevherinde hâsıl olan felek konumlarının tesirleridir. Sırata
misal, babanın mesane yoludur. Cehenneme misal, fercin içidir. Kevsere
misal, ananın nutfesidir. Cennete misal, rahimdir ki, onda nimet türleri
olan his ve kuvvetler ile hayat ve can bulur. Mevla'ya kavuşmaya misal,
ondan doğmaktır ki, insanın güzellik ve cemalini görüp, yerin diyarına
hayran olur.
Bir benzerliği budur ki, ölüme misal, uykudur. Şeytana misal, vehmetmedir.
Berzaha misal, rüyadır. Melekûta misal, sadık rüyadır. Mezara misal, göğsün
içidir. Münker ve nekire misal, tedbir ve ihtiyardır. Kabir karanlığına
misal, Hak'dan gaflettir. Kabir azabına misal, kendini bilmemektir. Kabir
nuruna misal, gönül huzurudur. Kabir nimetine misal, kendini bilmektir.
İsrafil'e misal, İlâhî aşktır. Sura misal, insan boğazıdır. Mahşere misal,
müşterek histir. amel defterine misal, hafıza kuvvetidir. Mizana misal,
nazarî akıldır. Sırata misal, fikretmedir. Cehenneme misal, tabiat
zindanıdır. Zebanilere misal, kötü ahlaktır. Acıklı azaba misal, şirk ve
hevadır. Masivayla şuğullanmaktır. İtiraz ve şikayettir. Zira ki hep edip
eyleyen bir Mevla'dır. Kevser havuzuna misal, muhabbet şarabıdır. Cennet-i
âlâya misal ârifin kalbidir. Huri ve gılmana misal, güzel ahlaktır. Dört
nehre misal, ilim suyu, ilim sütü, rıza balı ve aşk şarabıdır. Ebedî nimete
misal, çoklukta teklik bulmaktır ki, toplulukta halvettir.
BEYT
Ebediyet nimeti helâldir
Elini ve dudağını dünya nimetlerine sürmeyene
Mevla'ya kavuşmaya misal, hakiki fakrı bulup, fâni olmaktır. Sidreye misal,
insanın başı ve yüzüdür. Tuba ağacına misal, kadınların saçıdır. Süslü
tubaya misal, düzenli beden uzuvlarıdır. Zira ki eller, ayaklar ve
parmaklar, turbanın alları gibi aşağıya doğrudur. Levh-i mahfuza misal,
hâfıza kuvvetidir. Kaleme misal, hayal kuvvetidir. Geniş kürsiye misal,
dimağın tamıdır. Onda olan yerde ve gökte bulunan meleklere misal, bedenin
his ve kuvvetleridir. Büyük arşa misal, kâmil insanın sırrıdır. O Hak'ka
ulaşıcıdır.
BEYT
Gönül tahtı mamur ve hevadan pak oldu
Rahman olan Allah, arş üzerine hükümrandır.
Hak Taâlâ'nın misali olmaz ki, insan ruhuna misal ola. Nitekim Kur'an'da:
'Hiç bir şey onun misli olmadı,'(42/9) buyurmuştur. Allah'ın misilden
münezzeh olduğunu duyurmuştur.
NAZM
Ey gönül sendedir ol kaf-ı kanaat sende
Sendedir akl ü edeb nutk ü belagat sende
Sendedir baht-ı âla necm-i saadet sende
Sendedir ilm-i ledün remz-i beşaret sende
Sendedir sırr-ı Hüda bâr-ı emanet sende
Sendedir genc-i nihan ayn-ı keramet sende
Sendedir dürr-ü kan-ı kerem zât-ı hidayet sende
Sendedir hamr-ı ezel sekr ü feragat sende
Var iken tanı özün bunca feraset sende
Sendedir nur-u Hüda lütf ü inayet sende
Hâsılı sendedir ol gayet-i gayet sende
Sendedir dürlü hüner dürlü maharet sende
Sendedir zabt ile rabt emre itaat sende
Sendedir hulk-ı cihan cümle imaret sende
Sendedir bahr ile ber cümle vilayet sende
Bu cihan varlığı hoş buldu nihayet sende
Varlığın aşka değiş eyle ferağat sen de
Sendedir dûzih-i sûzan dahi cennet sende
Sendedir iki cihan mülkü tamamet sende
Gafil olma gözün aç âlem-i kübra sensin
Sidre ü levh üalem arş-ı mualla sensin
(Ey gönül, o kanaat dağı sendedir. Akıl ve edeb, konuşma belagati sende.
Sendedir aşk ile can, güzellik ve melahat. Saadet yıldızı ve yüce baht
sendedir. Müjde remzi ve ledün ilmi sendedir. Hüda'nın sırrı ve binler
emanet sendedir. Keramet pınarı, gizli hazine sendedir. Hidayet verici zat,
kerem ve kâm incisi sendedir. Ezel şarabı, sekr ve feragat sendedir. Sende
bunca feraset varken özünü tanı. Hüda'nın nuru, lütfu ve inayeti sendedir.
Hâsılı, o gayelerin gayesi sendedir. Türlü hüner, türlü maharet sendedir.
Zabt ile rabt ve emre itaat sendedir. Cihanın halkı ve bütün imaret
sendedir. Kararlar, denizler ve bütün beldeler hep sendedir. Bu cihan
varlığı, sende nihayet buldu. Varlığını aşka değiş, sen de feragat eyle.
Cehennem ateşi ve cennet sendedir. İki cihan mülkünün tamamı sendedir.
Gafil olma, gözünü aç, büyük âlem sensin. Sidre, levh, kalem ve arş
sensin.)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
haydarı kerrar
Administrator

Administrator


Mesaj Sayısı: 2630
Kayıt tarihi: 24/05/09
Nerden: ANKARA

MesajKonu: Geri: İ.Hakkı hazretleri Marifetname 3   Ptsi Mart 01, 2010 6:36 pm

45-BÖLÜM:045:

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

Muhafazası lazım olan cânın bileşik uzuvlarının mahiyet, yer ve
menfaatlerini; insan bedeninin sıhhatinin esaslarını; bazı münferit gıda ve
ilaçların tabiat ve hükümlerini; bazı yiyecek ve meyvelerin fayda ve
faziletlerini; insan vücudunu ısıtan ve güzelleştiren bazı elbisenin şekil
ve renklerini onbir madde ile bildirir.

Birinci Madde

Ruhun, muhafazası lazım gelen bileşik uzuvlarının mahiyet, yer ve
menfaatlerini bildirir.

Ey aziz, malum olsun ki, tabibler demişlerdir ki: insan bedeninde bulunan
canın bileşik uzuvları, bu sayılandır ki: Dimağ, gözler, kulaklar, dil,
akçiğer, kalb, diyafram, göğüs, mide, bağırsaklar, karaciğer, safra, dalak,
böbrekler, mesane, husyeler, kamış ve kadınlarda rahim ve memelerdir.
Bunların hepsi, muhafazası vâcib olandır.
Dimağ (beyin): Yumuşak ve bağımlı bir cevherdir ki, rengi beyaz
bulunmuştur. O, atar ve toplar damarların özünden, dimağın anası olan zardan
ve kafatasına bitişik olan zardan bileşmiştir. Dimağın yapısı bir üçgene
benzer ki, onun tabanı başın ön tarafında, iki kenarı ile kuşatılmış olan
açıları başın arka nahiyesinde kılınmıştır. Bedenin his ve hareketi, dimağ
ile tamamlanmıştır ki, beden hisleri yumuşak sinirler ve uzuvların
hareketleri, sert sinirler vasıtasıyle bulunmuştur. Hikmetleri yukarıda
bilinmiştir.
Gözler: İkisinden her birisi yedişer tabakadan ve üçer rutubetten
bileşmiştir. Toplamı, on tabaka demekle bilinmiştir. Birinci tabaka,
mültehimedir ki, havaya temas eden tabakadır. İkinci tabaka, kariniyyedir
ki mültehimeden sonradır. O, renksiz yaratılmıştır ki, altında olan
tabakanın rengiyle renkli kılınmıştır. Üçüncü tabaka, ayniyyedir ki, ya
siyah veya şehlâdır. Ya sarı veya mavidir. Mültehimenin altında, rengiyle
benzeşmiş zehradır. Ayniyye tabakasından sonra beyaz rutubettir ki, şeffaf
ve berraktır. bundan sonra camsı rutubettir ki, erimiş cama benzer. Beşinci
tabaka, şebekiyedir ki, camsı rutubetten sonradır. altıncı tabaka,
meşimiyedir ki, ona benzemiştir. Yedinci tabaka, salbeyidir ki, hepsinden
sert ve göz kemiğine bitişik bulunmuştur. Bu tabakaların faydaları uzun
bir zeyl olduğundan, kısa geçilmiştir.
Kulaklar: İkisinden her birisi sadece et, kıkırdak ve hassas sinirden
bileşmiştir. Menfaatleri, sesi kabul etmek bilinmiştir.
Dil: Et, atar ve toplar damarlar ile hassas sinirden ve yemek borusuna
bitişik olan zardan bileşmiştir. Menfaati, yemeğin tadını almak, lokmayı
çevirmek, kelamı eda etmek ve yutmayı tamamlamak bulunmuştur.
Akciğer: Kırmızı gül renginde olan etten ve kendi borusunun
kıkırdaklarından ve yürekten biten atar damarlardan bileşmiştir. Akciğer,
kendi zatında hissizdir. Lakin zarının az bir hissi vardır. Bunun menfaati,
yürekte doğan tabii hareketten bedeni revaçlandırmak bilinmiştir.
Yürek: Kozalak şeklinde koni bir cisimdir ki, tabanı göğsün ortasında,
tepesi sol tarafta konulmuştur. Rengi kırmızı nar bulunmuştur. O, latif et
ile sert zardan bileşmiştir. O, tabii hareketin menbaı bilinmiştir. Onun
iki karıncığı vardır ki, sağ karıncığı, az ruh ve çok kan ile dolu olmuştur.
Onun kanalları vardır ki, onlarla yürekten akciğer tarafına gıda gidip,
akciğerden yüreğe ferah hava gelmiştir. Onun sol karıncığı, az kan ve çok
ruh ile dolmuştur. O, atardamarların bitiş yeri olmuştur.
Diyafram yani göğüs perdesi: Sağlam et, hassas ve hareketli sinirden
bileşmiştir. Bunun menfaati, göğsün yayılması ve büzülmesi bulunmuştur.
Mide: Yumru bir organdır ki, et, sinir, atar ve toplar damarlardan
bileşmiştir. O, üç cüze bölünmüştür. Bir cüzüne yemek borusu, birine mide
ağzı ve birine mide dibi denilmiştir. Yemek borusu, ağızdan gelip, bağır
kemiği bitiminde son bulmuştur. Mide ağzı, yemek borusu bitimindedir ki,
etsiz kılınmıştır. Mide dibi, etli yaratılmıştır. Yeri, göbeğin üstüdür.
Midenin menfaati, gıdayı hazmetme bilinmiştir.
Bağırsaklar: Katlanmış hassas sinirsi cisimler bulunmuştur. Sinri, yağ, atar
ve toplar damarlardan bileşmişlerdir. Bunlar sayıca yedidir ki; birine
kapakçık, birine oniki parmak, birine tutucu, birine ince, birine eğri,
birine kolon ve birine düz denilmiştir. Düz barsak, makat halkasına
bitişiktir. Bunların menfaatleri artık gıdayı atmak bilinmiştir.
Karaciğer: Et, atar ve toplar damarlar ile kendini örten zardan
bileşmiştir. Bunun kendi zatında hissi olmayıp, zarının hissi çok
bulunmuştur. Bunun rengi, donmuş kana benzetilmiştir. Karaciğer ki,
kandamarlarının bitişik yeri bulunmuştur. Bunun yeri, sağ tarafta uygundur.
Dışı, arka kaburgalara bitişik, içi mideye mutabık, üstü göğüs diyaframına
yetişik, altı, leğen kemiğine ulaşık bulunmuştur. Bunun menfaati, uzuvlara
gıda vermek için, kan üretmek bilinmiştir.
Safra: Karaciğere yapışık yaratılmıştır. O, safra (öd) kesesi kılınmıştır.
Bunun menfaati, safrayı, karaciğerden çekmek bilinmiştir.
Dalak: Boğumlu bir cisimdir ki, et ve atardamarlardan bileşmiştir. Rengi,
karaciğere benzer bulunmuştur. Kendi zatında hissi olmayıp, zarı hassas
kılınmıştır. Bunun yeri, sol tarafta, arka kaburgalar ile midenin arasında
tayin olunmuştur. Siyah köpüğe kese bulunmuştur. Bunun menfaati, o ödü
karaciğerden kendine çekmek bilinmiştir.
Böbrekler: İkisinden her birisi, az kırmızı olan sert et ile çok yağdan ve
atar damarlardan bileşmiştir. Böbrek ki, onun kendi nefsinde hissi olmayıp,
zarının hissi çok bulunmuştur. Bunun yeri, sırtın altında kılınmıştır.
Menfaati, ciğerden idrarı çekip, mesaneye akıtmak bilinmiştir.
Mesâne: Damarlar ile katlanmış sinirsel bir cisimden ve atar damarlardan
bileşmiştir. Bunun yeri, makat ile kasık arası bulunmuştur. Menfaati,
idrarı toplama ve dışarı atma bilinmiştir.
Husyeler: İkisinden her birisi, yağlı beyaz etten ve çok sayıda
atardamardan bileşmiştir. Menfaatleri, meniyi pişirip, oluşturmak
bulunmuştur.
Kamış: Az etten, çok sayıda atar ve toplar damardan bileşmiştir. Menfaati,
yukarıda uzuvların hikmeti bahsinde bilinmiştir.
Rahim: Sinirsel bir cisimdir ki, kadınlarda yaratılmıştır. Yeri, düz
barsak, göbek ve mesâne arasında kılınmıştır. Onun boynu uzun olup, ferce
ulaşıp, dibinde iki husye konulmuştur. Menfaati, nutfeyi çekme ve cenini
koruma bulunmuştur.
Kadın memeleri: İkisinden her birisi yumuşak et, beyaz yağ, çok sayıda atar
ve toplar damarlardan bileşmiştir. Yeri, sinenin dışında, müşahede
kılınmıştır. Menfaati, kanı pişirmek ve süt oluşturmak bilinmiştir.
İşte böyle sanat şaheseri bir binayı, sınıf sınıf imaretlerle tamir edip
güzelleştirmek, dışını ve içini türlü kemallerle süsleyip, güzelleştirmek,
hepsinden daha önemli ve lüzumlu bulunmuştur. Bu sanatları hayretten nice
yüz ibret alınmıştır. (İnsanı en güzel biçimde yaratan, hakîm, musavvir,
bâri ve hâlik olan Allah münezzehtir. Yaratıcıların en güzeli Allah ne
yücedir!)

İkinci Madde

İnsanın beden sıhhatinin korunması esasları olan mizacları bildirir.

Ey aziz, malum olsun ki, tabibler demişlerdir ki: Tıb ilmi, beden ilmidir
ki onun nazarisi ve amelîsi haddizatında iki ilimdir. Birinci ilim,
hıfsızsıhha, sıhhati koruma ve ikincisi tedbir-i illet, tedavidir. Halbuki,
beden sıhhati bir büyük nimettir. Din ve dünya ehline devlet serayesidir.
Vücudu korumak saadettir. Kadir ve kıymetini bilip, kaide ve erkanıyle âmil
olmak hoş ganimettir. Çünkü vücudunun sıhhatini koruyan akıllı kimse,
âfiyet bulur. Cismine illet ârız olmayıp, selamet kalır. Tedbir ve ilaca
ihtiyacı kalmayıp, rahat bulur. bol vakit bulup, Mevla'nın marifetine nail
olur. Şu halde 'Marifetnâme' de ancak sıhhati korumanın kaide ve esaslarını
yazmak ve açıklamak lazım gelir. Ta ki, o devlet ve saadetin kadir ve
kıymetini bilip, fırsat elde iken onu koruyasın. Ömrün oldukça sıhhat ve
âfiyette kalasın. Allah ile dolup, Mevla'yı tanımaya meşgul olasın. Sıhhati
korumanın kaidelerini bili, amel eden kimse, Hak'kın yardımı ile vücut
sıhhatine malik olabilir. Lakin mütahassıs tabib olsa bile, gençlik ve
kuvveti baki edemez. Her şahıs, en uzun ecel olan yüzyirmi sene yaşına
gidemez. Özellikle zaruri iş bulunan tabii ölümün vakti geldiğinde, o nu
bir kimse tehir edemez. Zira ki bedenin oluşum ve bekası, o rutubetle
mümkündür ki, onu gıda edip, fazlalarını atan sıcaklığa yakındır. Şu halde
bu tabii hararet, o maddesi olan tabi rutubeti ayrıştırarak, o rutubet az
kaldığında, bu hararet dahi azalıp, gıda hazmı da zayıf olur. O îrâdı
noksan bulur ki, eğer o îrat olmasaydı, bu beden oluşum müddetinde beka
bulmazdı. O halde bedene dahi gün gün zaaf ve noksan gelir. Ta tabii
rutubet yok olduğunda, tabii hararet dahi söner. Her şahsın kendine mahsus
olan mizac ve kuvveti hasebiyle ömrü müddeti ve mukadder eceli bulunan
tabii ölüm ancak budur.
Bu durumda sıhhati korumanın gayesi budur ki, önce mizacları bilip, onda
zaruri sebebleri, açık sebeblerle bedende bulunan tabii rutubeti
bozulmaktan korumak ve fazla ayrışmadan koruyup, ecele varıncaya dek,
dışarıdan bir zarar isabet etmezse, dört çağdan her yaşı, kedi gereğince
koruyarak, sıhhat ve âfiyette gönül safasıyle ömrünü tamam eder.
Bedenin mizacları, on alâmetle bilinmiştir. Zarurî sebebleri altı adet
bulunmuştur.
İkincisi: Et, yağ ve iç yağdır. Bunların çokluğu bedenini rutubetine, azlığı
kuruluğuna alâmettir. Fakat etin çokluğu, bedenin rutubet ve hararetine,
sadece yağ ve içyağın çokluğu, bedenin rutubet ve soğukluğuna alâmetidir.
Dördüncüsü, beden rengidir ki, onun beyazı, soğukluğuna ve balgam çokluğuna
alâmettir. Kırmızılığı, hararetine ve kan üstünlüğüne alâmettir. İkisinin
bileşimi, itidale alâmettir. Buğday rengi, hararetine alâmettir. Sarılığı,
hararetine ve safra üstünlüğüne alâmettir. Siyahlığı, soğukluğunun ifratına
ve siyah köpük üstünlüğüne alâmettir.
Beşinci, uzuvların yapısıdır ki, göğsün genişliği, nabzın fazla hareketi,
damarların dışta oluşu ve kalınlığı, el, ayak ve kemiklerin büyüklüğü,
bedenin hararetine alâmettir. Bu uzuvların zıt olması, bedenin soğukluğuna
alâmettir.
Altıncısı infial keyfiyetidir ki, süratli infial hangi keyfiyetten olursa
beden dahi o keyfiyette olduğuna delalet eder. Mesela soğukluk
keyfiyetinden süratle müteessir olmak, o bedenin soğukluğuna telalet eder.
Yedincisi tabii fiillerdir ki, fiillerinde olgun olan tabiat, kendi
itidaline, eksik veya bâtıl olan soğukluğuna, yavaş bulunan hararetine
alâmettir. Tabiat sürati hararetine, yavaşlığı soğukluğuna alâmettir.
Sekizincisi uyku ve uyanıklıktır ki, uykunun çokluğu bedenin soğukluk ve
rutubetine, uyanıklığın çokluğu, hararet ve kuruluğuna alâmettir. İkisinin
itidali bedenin itidaline alâmettir.
Dokuzuncusu büyük abdesttir ki, onun keskin kokulusu ve sağlam renklisi
bedenin hararetine, bunun zıttı bedenin soğukluğuna alâmettir.
Onuncusu nefsânî intikallerdir ki, onların kuvvet, sürat ve çokluğu bedenin
hararetine, yavaş hissi bedenin soğukluğuna alâmettir. Devamlılık ve sebatı
bedenin kuruluğuna, çabuk bitişi rutubetine alamettir. Gazap ve şiddet,
cür'et ve hiddet, kelamda sürat ve çokluk bedenin hararetine; vakar ve haya
çokluğu soğukluğuna; kalp zaafı rutubetine; korkaklık ve ürkeklik onun
kuruluğuna alâmettir.
Sayılan bu on alâmetten başka insan bedeninde olan dört karışımdan her
birinin ziyadeleşme ve galebesinin nice almetleri vardır ki, bu
söyleneceklerdir: Kan üstünlüğünün alâmeti, baş ağrısı, sallanma, esneme,
durgunluk, hislerin bulanıklığı, dil kızarması, çıban ve basur çıkması, yüz
yarılması ve burun kanamasıdır. Rüyada kızıl eşya görmek, uyanma anında
ağız tatlılığıdır.
Balgam üstünlüğü: Beyaz renk, hissizlik, deri yumuşaklığı, deri soğukluğu,
tükürük çokluğu, susama azlığı, hazım zayıflığı, vurdumduymazlık, geğirme,
çok uyuma, rüyada su ve kar görme, uyanma anında ağzın tuzluluğudur.
Safra üstünlüğünün alametleri: Renk sarılığı, göz sararması, ağız
kuruması, burun ucu kuruması, şiddetli susama, iştah zayıflığı, kusma
çokluğu, dil sertleşmesi, düşte ateş görme ve uyanınca ağız ekşiliğidir.
Tıpçıların tecrübe ile bildikleri bunlardır. Her şeyi en iyi bilen
Allah'dır.

Üçüncü Madde

İnsan bedeninin sıhhatini koruma kaide ve esaslarından olan altı zarurî
sebebi bildirir.

Ey aziz, malum olsun ki, tabibler demişlerdir ki: Bedenin oluşum bekasının
zarurî sebebleri altıdır.
Birinci sebeb: Bizi kuşatan havadır ki, onu teneffüs edip, akciğer içinde
ruhun dumansı buharı olan fazlalıklarını nefesin itilmesiyle çıkarıp, ruha
itidal vermek için zorunlu olmuştur. Bu hava, madem ki hali üzere safî ve
mutedil kalıp, piş rüzgârlar ve çirkin dumanlarla karışmamıştır. Bedenin
oluşum bekasını ve vücut sıhhatini koruyucu bulunmuştur. Eğer hava, kötü
duman ve rüzgârlarla değiştiyse, hükmü dahi değişmiş bilinmiştir. şu halde
dört mevsimin her biri, kendine uygun olan hastalığı verip, zıttını
giderir. Gerçekten, yaz mevsimi, safrayı çoğaltmakla hastalıklar verip,
rutubeti ayrıştırma ve kalbi ısıtma ile susuzluk ve hareketi ortaya
çıkarır. Sonbahar, gece ve gündüzü, sıcaklık ve soğukluğu değiştirmekle
hastalıkları çoğaltıp, meyveleri çoğaltma ile kanı azaltır, sevdayı
çoğaltır. Kış mevsimi, balgamı çoğaltma ile hastalıkları verip, başın
maddelerini sıkma ile nezle ve öksürüğü ortaya çıkarır. İlkbahar,
karışımları hareket ettirmekle bademcikleri şişirip, kanı çoğaltma ile
maddeli hastalıkları ortaya çıkarır. Bu mevsim, mevsimlerin en
sıhhatlisidir. Hayat ve sıhhat için en uygun ve en latif ve en tatlıdır.
İkinci sebeb cismani sükun ve harekettir. Bu beden hareketi, zaaf ve
kuvvete, azlık ve çoğunlukta, yavaşlık ve süratte muhtelif olduğundan; az ama
çok kuvvetli ve süratli hareketin, bedeni ayrıştırmasından ısıtması daha
çok bulunmuştur. Zayıf ve yavaş olan çok hareketin tesiri, onun aksi
bilinmiştir. Hareket ve sükunun ifratı bedeni soğutur. Hareketin itidali,
yeme ve içmeyi düzenler ve hazma yardım eder.
Üçüncü sebeb: Nefsanî hareket ve sükundur. Bu nefs hareketi, ruh ile kanın
hareketiyle olur. Bu durumda ruh, ya bedenin dışına defaten hareket eder,
şiddetli gazap halinde olduğu gibi. Veya tedric ile hareket eder, ferah ve
lezzet sırasında bulunduğu gibi. Veya ruh bedenin içine defaten hareket
eder. Korku ve ürperme halinde olduğu gibi. Veya yavaşlıkla hareket eder,
hüzün ve keder vaktinde bulunduğu gibi. Veyahut iç ve dışa ard arda hareket
eder. Hacalet zamanında bulunduğu gibi. Ruhun bu anılan hareketlerinde
bedenin üzerine hareket olunan tarafının suhuneti ve kendisinden hareket
olunan tarafın soğukluğu lazımdır. Zira ki, bedenin ısınması kanın
hararetindendir. Soğuması, azlığındandır. Bu hareketin ifratı helak
edicidir. Bu durgunluğun ifratı, soğutucudur.
Dördüncü sebeb, uyku ve uyanıklıktır ki, uyku sükuna benzer, uyanıklık
harekete benzer. Zira ki uyku halinde, ruh, kendi hararetiyle yemeği hazım
içim beden içine yönelip, bedenin dışı, soğukluğu üzere kalır. Onun için
beden, uyurken uyanıklık halinden ziyade örtünmeye muhtaç kalır. Uykunun
ifratı, bedeni ziyadesiyle rutubetlendirir ve soğutur. Eğer uyku, ruhun
girmesiyle beden içinde hazmı kabil gıda bulduysa, onu hazmedip, bedeni
ısıtır. Eğer hazmı kabil olmayan gıdayı veya karışımı bulduysa harareti
hareket ettirmekle onu neşredip, bedeni soğutur. Gece uykusuzluğunun
çokluğu, dimağı zayıf, hazmı bozuk edip, maddeyi ayrıştırarak tabii
rutubetle açlığı verir. Gündüz uykusu dahi iyi değildir. Zira ki, o, rengi
bozar, dalağa zarar verir ve üzüntüyü artırır. Eğer gündüz uykusu itiyat
olunup, ikinci tabiat bulunduysa, terki caiz olmaz. Ancak yavaş yavaş terki
gereklidir. Uyku ile uykusuzluk arasında tereddüt dahi kötü olup, şaşkınlık
ve eleme sebep olur.
Beşinci sebeb yiyecek ve içeceklerdir. O, bedene ya keyfiyetiyle tesir eder
ki, o halis ilaçtır. Ya salt maddesiyle tesir eder ki, o halis gıdadır.
Veya sadece suretiyle tesir eder ki, eğer onun özelliği bedenin mizac ve
hayatına uygun ise tiryaka şamildir. Eğer muhalif ise, öldürücü zehir
gibidir. Veya hem maddesiyle, hem keyfiyetiyle tesir eder ki, o has gıdadır.
Veya hem keyfiyeti hem suretiyle tesir eder ki, o, özel etkisi olan ilaçlar
böyledir. Sekmoniya gibi. Veya hem maddesiyle hem suretiyle tesir eder ki,
o, özelliği olan gıdadır. Elam gibi.
Gıda ise kâh latif, kâh kalın ve kâh orta olur. bunların her birinin bedene
gıdası ya çok olur veya az olur. Mutlak su basit olduğundan bedene gıda
olmaz, ancak o, gıdayı yumuşatmak ve pişirmek için ve onu dar yollara
geçirmek için kullanılır.
Altıncı sebeb istifra ve hapsetmedir. bunların mutedili cisme faydalı ve
sıhhati koruyucudur. İstifranın ifratı, bedeni soğutur ve boşaltır. Meğer
ki o istifra olunan kan ve safraya üstün olan balgam ve sevda gibi soğuk ve
kuru ola. O surette ifrat derecede istifra, bedeni rutubetlendirir. İfrat
derecede hapsetme, kan kanallarını doldurur, kokuşma, rutubet, iştah
kesilmesi ve ağırlık yapar. Soğuk su ile gül suyu yüze çarpılsa, her
hareketi itip, tabii harekete takviye verip, fenalığı önler. Ancak ârif ve
âgah olan hepsini Allah' dan bilir.

Dördüncü Madde

Altı zaruri sebebden üç sebebin tadillerini bildirir.

Ey aziz, malum olsun ki, tıb bilginleri demişlerdir ki: Sıhhati koruma,
vücudunu gözetme gerekli iştir ki, sayılan altı zaruri sebebi tedbir ile
gözete. Ama kuşatan havayı gözetmek önce gereklidir. İlkbaharı kan aldırma,
ile karşılayıp, kusarak istifra ede. Kavrulmuş şeyleri kullanıp, nar gibi
teskin edici maddeleri yiye. Kuvvetli hareketler, tatlılar, sıcak hamamlar
gibi sıcaklıklardan kaçınıp, gıdayı azaltma ve elbiseyi hafiflete. Yaz
mevsiminde hareketsizliğe devam, gölgeye sığınma, safrayı mahveden latif
soğuk gıdaları yiyip, her ısıtan ve boşaltan gıdadan sakına. Hıyar, kavun
ve karpuz gibi rutubetli meyveleri seçip, beyaz elbise ve soğukluk veren
keten giye, Sonbaharda çok cimadan, soğuk su ile yıkanmaktan ve bütün kuru
şeylerden kaçınıp, soğuk içeceklerden, yaş meyve yemekten, kusmaktan, baş
açmaktan, gecenin soğuğundan ve öğle sıcağından sakına. Kış mevsimini kürk
ve kalın giyeceklerle karşılayıp, et ve keşkek gibi çok sıcak gıdaları
seçe. Bu mevsimde ani ve kuvvetli hareketler bedene faydalıdır. Bunda
kusmak, kuvveti zayıf edendir.
Cismanî hareket ve sükunda itidal: çünkü bedenin içinden ve dışından
bulunan sebebler ile daima ondan ayrışan cüzlere bedel, gıdaya muhtaç
olmakla, beden gıdasız beka bulmaz. Hiç bir gıda yendiği şekilde bir uzva
cü olmaz. belki dört hazmdan her birisi yanında gıdadan bir farzla bir
lahza kalır ki, onda bir fayda kalmaz. O fazlanın atılmasına, tabiat fırsat
bulduğundan, ona iltifat kılmaz. Şu halde eğer o fazlalar terk olunup, uzun
müddetle çoğalırsa, o kadar madde toplanır ki, bedene keyfiyetle zarar
verir. Yani bedeni ya ısıtır, ya pörsütür, ya soğutup yahut sıcaklığını
söndürür. Veya kemiyeti ile zarar verir. Yani kan kanallarını kapatıp
bedene ağırlık verip, kabızlık hastalıklarını verir. Eğer o toplanan madde
istifra olursa elbette beden o tedaviden incinir. Zira ki istifra edilenin
çoğu zehirlidir ki, bedene yararlı olan karışımı dışarı çıkarmaktan hali
değildir. Şu halde biriken fazlalıklar terk olunsa da, istifra olunsa da
zararlıdır. Halbuki riyazet adı verilen beden hareketi o fazlalıkların
doğurduğunu bile men eder. Zira ki beden hareketi bütün uzuvları ısıtıp,
fazlalıklarının öyle bir derece izale eder ki, hiçbir hazım yanında bir
fazla kalmaz. Eğer mutedil hareket açıklanacak zamanlarında yapılırsa o bir
riyazettir ki, cisme sürur ve hafiflik verip, onu gıdayı kabul edici eder.
Mafsallara sertlik verir, rutubetleri ayrıştırma ile sinir ve damarlara
metanet verir. Bütün maddi hastalıklardan emin edip, mizaci hastalıkların
çoğundan uzak eder. Bu riyazetlerin vakti, gıdanın alınması ve hazmının
tamamlanmasından sonradır. Yani akşam yemeği, mide, karaciğer ve damarlar
içinde hazm olunup, son yemeğin vakti geldiği zamandır. Mutedil hareket odur
ki, onunla yüz rengi kızarıp, deride damar ortaya çıkar. ama o hareketler
ki, onda kanın akışı çoğalır. İfrat ola odur ki, onunla bedene hararet
gelip, kuruyup rutubeti gider. Hangi uzvun mutedil hareketi çok olursa, o
uzuv dahi kuvvetli olur. Özellikle o hareketin türünde ziyade kuvvet bulur.
Mesela elin hareketi, yük taşımada çok olsa, onun kuvveti eşyayı itmede ham
ellerden ziyade olur. Belki her kuvvetin şanı uzvun hareketi gibidir.
Nitekim, hıfza devam edenin hafıza kuvveti kuvvet bulur. Çünkü her uzvun
bir özel riyazeti olur. Şu halde dimağın riyazeti aksırmak olur ki, o
hareketle tabiat, onda bulunan ezayı ve onu genizden bitişen habis
rüzgarları iter. Akciğerin riyazeti, öksürüktür ki, o hareketle tabiat,
onda olan galiz balgamı veya göğüse isabet eden şiddetli soğuğu ondan atar.
Uzuvların ihtilaç (seğrime) illeti bir galiz rizgardır ki, onunla adaleler
ve onlara yapışık olan deri hareket eter. Tak ki, o yel onlardan ayrılsa.
titreme, hareket etme kuvvetinin adaleyi hareket ettirmekten aczi sırasında
hâsıl olur. Nitekim, o, korku, gazap, zihin karışıklığı, gam ve gayretten
meydana gelir. Göğüsün riyazeti okumadır. Onda yavaşlıkla başlayıp derece
derece sesi yükseltmek rahattır. Kulağın riyazeti güzel sesler ile leziz
nameleri dinlemektir. Gözün riyazeti, güzel eşyaya bakmaktır. Elin
riyazeti, yakalamak ve ayağın riyazeti gitmektir. Mutedil olan at binme
güzel bir beden riyazetindendir. Bedeni ısıtmasından ziyade ayrıştırandır.
Bağlanılmış iple (salıncak) sallanmaktır. Bu, at sırtında mutedil gitme
gibidir. top ve çevgan oyunu nefislerin ve bedenlerin riyazetidir. Zira ki,
galip olan sevinçli ve neşelidir. Mağlup olan gamlı ve gazaplıdır. Müsabaka
dahi nefs ve bedenlerin riyazevtidir. Gemiye binme, karışımları hareket
ettirici ve mideye faydalıdır. İstiska ve cüzzam gibi müzmin hastalıkları
def edicidir. Zira ki, nefs onda ferah ve elemi ardarda toplayıcıdır. eğer
onda kusma gerekirse, tutması ki, beden gayet faydalıdır. Uzuvları ovma
dahi, bu riyazetten sayılır. Eğer ovmak sert hırka ile olursa, kanı derinin
dışına çekip, rengi kırmızı görünür. Normal ovma uzuvlara kuvvet verip,
ifratı zahmet verir.
Nefsani sükûn ve hareketin itidali gerçekten ruh hareketlerinin kaynağı onun
kendisinde olan gazap ve şehvettir. Gazabın aşırısı tehevvür, azı cüben ve
itadali şecaattır. Bu mutedil hareket bedene sıhhat, nefse izzet, dünya ve
diyaneti korumaktır. Şehvetin aşırısı şere, azlığı humut ve itadali
iffettir. Bu mutedil hareket bedene sıhhat, nefse lezzet ve iki cihanda
rahat ve selamettir. Şere nefsin istilasi ile aklı yendi ise, ona mecezi
aşk derler ki, mal-i hülyanın bir türüdür. O bir hastalıktır ki, çoğunlukla
gençlere ve bekarlara ârız olup, âşık olduklarından başkasından onları yüz
çevirttirir. Bu aşkın sır ve sebebi, sevgilinin şekil ve şemalini aşırı
derecede güzelleştirme ile fikretme ve düşünmeye yapışma ve devam etmedir.
Çoğunca o fikir ile cima, şehveti dahi bulunur. Bunun alameti renk
sararması, beden zaafı, yağ kuruması, göz morarması bilinir. Bu âşığın
gözünün hareketi güleç ve sevinçlidir, sanki bir leziz nesneye bakar
gibidir. İçiah ile, sesi hazin gelir. Onun tavır ve halleri, düzensiz olur.
az uyumaktan seherlerde uykusuz kalır. Eğer bir tabib onun nabzına el
basıp, nice akran ve yaranı vasıflarını saysa, hangi isim il enabzı
değişip, yüzünün rengi değişirse o ismi, onun sevgilisi olduğunu bilir. Ona
kavuşma gibi ilaç olmaz. Eğer ona sevgiliye kavuşma meşru yol üzere mümkün
değilse, ona sevgilisini kötüleme ve buğuz etme ile ilaç verilir. Eğer, o
akıllardan ise, nasihat kabul edip, o sevdadan vazgelir. Ancak onu
küçümseme ve alay etme, aşka delilik ve sevda deme bu hastalıktan kurtarır.
Eğer dinlemeyi terk ve cimayı çoğaltma ile acilen ilaç olunsa, aşk onun
tabiatına tahi istila edip, helak olur.
BEYT
Aşka feda olana ilaç yoktur.
Mesih ona tabib olsa bile

Beşinci Madde

Zaruri altı sebebden kalan üçünün itadalini bildirir.

Ey aziz malum olsun ki, top âlimleri demişlerdir ki: Bedenin sıhhatını
korumaya taahhüt ve iltizam eden kimseye gerekli iştir ki, meşhur altı
sebebin kalan üçünü dahi tedbir ile itidal edip, ömrünün sonuna dek sıhhat
afiyetle gide.
Uykunun itidali ve uyanıklığın itidali: Uykunun en iyisi odur ki, süresi
mutedil ola. Yani dört saat geçecek kadar değin ola. Hazmolunduktan sonra
kestirirse yani yemem içmeden sonra iki üç saat geçmesinde uyku bastırıp,
ikinci hazımda bulunma. Eğer midesi zayıf olan kimse yemek hazmına uyku il
yardımcı olursa, önce yarım saat kadar sağ tarafı üzerine yatmak lazımdır.
Ta ki, gıda, sağ tarafa eğit olan mideye karaciğerin çekmesi ile kolay
olup, karaciğerin harareti onu ısıta. İki saat kadar solu üzerine yatıp
uyumak lazımdır. Tak ki, karaciğer mide üzerine yorgan gibi örtülüp, onu
ısıtıp, birinci hazımda mideye yardımcı ola. Sonra yine iki saat kadar sağ
tarafı üzerine yatıp uyumak gerektir. Ta ki ikinci hazm içi karaciğer
gıdanın inişine yardım ede. uykunun içteki hareketi uyanıklıktan fazladır:
Maddenin tabiatını istila bakımından. Zira ki uyku halinde hararet içeride
ziyade olduğundan, maddeye ziyade üstün olur. uyanıklığın terletmesi,
maddenin rutubetini istila bakımından daha çoktur. Zira ki uyku halinde
hararet içeride ziyade olduğundan, maddeye ziyade üstün olur. Uyanıklığın
terletmesi, maddenin rutubetini istila bakımından daha çoktur. Zira ki
uyanıklıkta hararet dışa yönelip, maddeyi ayrıştırır ve akıtır. Kimin ki
uykuda terlemesi sebebsiz çok olur, o, gıda ile ya karışım ile dolu olur.
Kimin ki uykusu ağır ve uzun olur, yani sekiz saatten ziyade uyur kalır,
onun dimağında rutubet üstün olur. O, kuru gıdalarla uykusu hafif olup,
itidal bulur. Kim ki uykusuzlukla mübtela olur, yani yirmidört saatte
ziyade uykusuz kalır; o hamam ile rahat bulur. Süt ve arpa suyu benzeri
rutubetler ile uyku gelir.
Boğucu kâbus ki, uyuyan uyku esnasında tahayyül eder ki, üzerine bir ağır
nesne düşüp, onu sokup, hareketten menedip, nefsini daraltır; bu boğucu
kâbus buharı ayrıştıran uyanıklık ve hareketinin yokluğu sırasında kanın ya
balgamın veya sevdanın buharı dimağa çıkmasından ortaya çıkar. Şu halde
bunun ilacı, istifra ile beynin temizlenmesidir.
Yiyeceklerde itidal: Her sıhhat ki, onun hali üzere kalması murat olunur. o
bedenin keyfiyetinde benzeri ona verilmek gerektir. Eğer bozulmuş bir
sıhhati, kendisinden daha iyi olan sıhhate nakletmek murat olunsa, ona
zıttı verilmek lazımdır. Şu halde vücudunun sıhhatini hali üzere korumaya
özenen kimseye lazımdır ki, gıdalardan siah taneler gibi pisliklerden
temizlenmiş buğday ekmeğiyle, mülayim tatlılar, koyun eti, kümes hayvanları
eti ile yetine. Lokmayı küçük alıp, çiğnemeyi çok ede. Meyvelerden ancak
incir, üzüm kuru üzüm seçe. Ama ilaç olan meyvelere iltifat etmeye. Meğer
ki, mizac itidali için yenile. Veyahut hazır yiyecek onda buluna. Zinhar
iştihasız yemek yemeye, İstihasını giderip, geri bırakmaya. Yaz günlerinde
soğuk gıdalar, kışta sıcak gıdalar ala. Hazmolunmuş yemek üzerine başka
yemek sokmaya, Yemek saatlerini uzatmaya. Ta ki gıdanın evveliyle sonuncusu
hazımda karışmaya. yemek çeşitlerini çoğaltmaya, ta ki hazımda tabiata
şaşkınlık gelmeye, Çok olmazsa leziz gıdalar en faydalıdır. Ekşi gıdalar
zararlıdır, ihtiyarlığı çabuklaştırıcı ve uzuvları kurutucudur. Tatlı
gıdalar, mideyi rahatlatıcı, bedeni ısıtıcı ve safrayı hareket ettiricidir.
Tuzlu gıdalar, bedeni kurutucu, safrayı doğurucu ve uzuvlarla kuvvetlere
zarar vericidir. Zararlı tatlıyı, ekşi defeder. ekşiler, tatlı ile gider.
Tuzsuzlar tuzluyu, tuzlular tuzsuzu mutedil eder. Nefsinden gıda iştihası
kalmış iken, ondan el çekmek lazımdır. Yemek vakitlerini gözetmek elbette
lazımdır, vacibtir. Lakin kötü gıdalar alışmış olan, devam etmeyip, yavaş
yavaş terk etsin. Yemek vakitlerini düşürerek, birle yetinsin. Zira ki
gündüzde bir kere gıdalanmak, bir kere gecede yemek, karıştırmak
tabiata müşküldür. Zira ki bu iki su, biri birine incelik ve kalınlıkta
uygun değildir. Suların en iyisi nehir suyudur. Özellikle pak yerde akıp,
her şeyden saf gele veya taşar üzerinde akıp, kokuşmuş şeylerden uzak ola.
özellikle kuzeye veya batıya aka. Yüksek bir yeden aşağıya inip gide.
Kaynağı uzak olup, uzun süre akmakla incele, İnceliğinden ağırlığı hafif
ola. Çok olup, şiddetli aka gele. Bu vasıflar ile vasıflanmış olan bir sudur
ki, faziletten nihayet bulmuştur. Mübarek nil suyu bu güzelliklerin çoğunu
toplamıştır. Menba suyu hareketinin azlığından kalın kalmıştır. Toprak
altında olan kerizler içinde akan sular sertlik bulmuştur. Mağara suları ve
kuyu suları onlardan daha serttir. Su içmek, yemekten iki üç saat
geçmesinden sonra faydalı bilinmiştir. Yemek arasında su içmek, hastalığı
körükler. Hemen sonra içmek, bozucu ve kötüdür. Lakin midesi sıcak olan
kimse yemeğin arasında ve akabinde su içmekle istifade eder. iştihası zayıf
olan kuvvet bulur. zira ki, o zaaf, hararet çokluğundan gelir. Şu halde su
içmekle hararet mutedil olur. Aç karnına ve terli iken, özellikle cima,
hamam, müshil içme kaplarında, meyveler üzerine özellikle kavun üzerine su
içmek; soğuk içecekler oldukça kötüdür. Eğer bu vakitlerde susuzluğa
tahammül olunmazsa, çocuğun meme emdiği gibi, dudak ile kâse kenarı arasında
yalama ile içip üç nefesten geçmesin. Her nefeste, üç yudumdan ziyade
içmesin. Zira ki, çok olur ki, susuzluk yapışıcı balgamdan veya tuzlu
balgamdan dolayı olur. Halbuki su içmeye iltifat olundukça, susuzluk
çoğalır. Eğer o susuzlukta sabır olunsa, tabiat o susatan maddeyi eritip,
susuzluk dahi gider. çok olur ki, bunun gibi susuzluk maddesini bal gibi
sıcak şeyler yatıştırır. Her zaman ayakta su içmek hatalıdır. Ancak zemzem
suyu şifadır.
NAZM
Beş yerde su içmekten sakın
Çünkü o hastalığı çeker
Hamam, yorgunluk akabinde
Yemek akabinde ve yatakta
Tutma ve istifrada itidal: Vücut sıhhatini muhafaza edene gereklidir ki,
daima kendi tabiatını mukayyet ve gözetleyici ola. Eğer tabiatı kabız
olursa, onu incir ve sinemaki gibi içeceklerle yumuşatsın. özellikle
ihtiyarlık tabiatına yumuşaklık, rahat ve selamettir. Eğer tabiatında aşırı
yumuşaklık bulursa, onu sumak ve kavruk gibi şeylerle tutsun. Eğer dolarsa
gıda fazlalığından midede hasıl olup, geğirmekle çakan duman ile ekşime ile
veya sadece ağırlıkla gıdayı bozucu bulursa, o saat kusmaya can atsın. Eğer
kusmak ona zorsa veya vakti değilse, sakızla kaynamış sıcak su içip, sağ
yanı üzerine yatsın. Veyahut bir parmak bala ince tuz katsın. Ve pamuk ile
makatında yarım saat kadar taşımaya tahammül etsin. Ta ki, yumuşaklık bulup
rahatla o bozucu gıda gitsin. Sonra elma gibi mideye kuvvet veren şeyleri
yiyip hamamda yatsın. Eğer ishal olursa gül yaprağı, dövülmüş mazı, nohut
sakızı, ermeni çamuru, fesleğen tohumu, tebeşir ve kimyon gibi kuru
şeylerden yesin. Veyahut elma, sefercen ve ekşi nar gibi meyveler yesin. Ta
ki, tabiatın yine normale yetsin. Küçük ve büyük abdesti fazla tutmak
zararlıdır. Titreme verir ve ihtiyarlığı çabuklaştırır. Alışılmış olan
boşalmaların en kolayı cima ve hamamdır.
İnsan hayatının temeli mide
Eğer bağlanırsa ki açılmamalı
Eğer bağlanmamacasına açılırsa
Dört tabiat muhalif ve serkeş
Eğer gâlib olursa dörtten biri
Elbette ârif ve kâmil olanlar
Yavaş yavaş gitmeli olmamalı gam
Bağlanırsa gönüle elem verir
dünya hayatından götürür ölüme
Nice günler hoş kaynaşmışlar
Söker kalıptan can koymaz diri
Geçici dünyaya gönül bağlamazlar
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
haydarı kerrar
Administrator

Administrator


Mesaj Sayısı: 2630
Kayıt tarihi: 24/05/09
Nerden: ANKARA

MesajKonu: Geri: İ.Hakkı hazretleri Marifetname 3   Ptsi Mart 01, 2010 6:37 pm

Altıncı Madde

Sıhhat durumunda alışılan istifranın en güzel türleri bulunan cima ve
hamamın itidalini bildirir.

Ey aziz, malum olsun ki, top bilginleri demişlerdir ki: Sıhhatteyken
alışılan boşalımların en kolay ve en faydalısı, cima ve hamamdır. Cimanın
en faydalısı, birinci hazımdan sonra vâki olanıdır. Bedenin hararet,
rutubet ve kuruluğunda, boşluk ve doluluğunda itidali sırasında bulunandır.
Eğer o, hata ile bu itidallerin dışında bulunduysa; bedenin hararet,
rutubet ve doluluğunda bulunan cimaın zararı, onun soğukluk, kuruluk ve
boşluğunda bulunandan daha az ve daha kolaydır. Cima şehveti kuvvet
bulmadıkça, âlet düşünmeksizin ve bakmaksızın yayılmadıkça, ona öne alma
ile girişme, vücuda zararlı bir oyundur.
Faydalı cimaın alâmetleri odur ki: Onun akabinde vücuda hafiflik, tam neşe,
yemek isteği ve uyku gele. Ta ki fazla maddenin boşalımı hâsıl olmuş ola.
zira ki mutedil cima, tabii harareti def ile bedeni ferahlandırır. Yemem ve
beslenmeye bedeni hazırlar. Gazabı zayıflatıp, kötü vesveseyi ve sevda
düşüncelerini giderir. Balgam hastalıklarının çoğu onunla gider. Çok olur
ki, cimayı terk edenin menisinden kötü buharlar dimağına çıkıp, baş dönmesi
ve göz kararması gibi belalar başına gelir. Meni buharı, bedenin
içinde hapsolup, kaplarına dolduğunda husyeleri şişer, kasık acısı ve beden
ağırlığı hâsıl olur. Cima yapıldığında sürakte hafiflik ve şifa bulur. çok
cima, endamı boşaltır, kuvveti düşürür ve gözü zayıflatır. Mübtelasını
titretip, sinirlerini boşaltır. Acuzeye, çirkine, hastaya, küçük bâkireye
ve uzun süredir cima olunmayan dula cimadan kaçınılmak elzemdir. Zira ki
bular, elbette kuvveti çeker, âleti yumuşatır, rutubeti kurutur ve üzüntü
verir. Pişmanlığa sebep olur. Livata, tabiata aykırı ve zararlıdır. zira
ki ihanet ve eziyeti toplar, inzal zevkini önler. Genç ve güzel kadınla
cima, vücuda sıhhat, hislere kuvvet verip, tabiatı mesrur ve kalbi huzur
dolu eder. Zira ki tabiat ona eğilimli olduğundan, meni boşalması çok olup,
o fazla madde bedenden gider. Cima şekillerinin en iyisi odur ki: Kadını
sırtı üzerine yatırıp, açılmış baldırları arasında dize gele. önce uyun,
konuşma ve iltifat ile göğüs, dudak ve yanağını öpmeli. Göğüs ve kasığını
ovmalı. Sonra âletiyle bız'a sürmeli ve kadının gözüne bakmalı. ta ki
şehvetin şiddetinde ikisi de eşit ola. Vakta ki kadının gözü değişip,
göğsünden menisi ayrılmakla ister ki erkeği göğsüne ala. O zaman üzerine
düşüp, sokma ve çekme ile inzali vaktine hazır ola. İnzalden sonra kadının
karnı üzerinde bir miktar kala. Ta ki iki meni karışıp, rahme girmeye yol
bula. Evlat arzu eden bu âdab üzere hareket kıla. Ta ki inzalı kolay olup,
kadın dahi ondan lezzet ala. Tam bir çocuk vücuda gelip, hepsi âfiyet bula.
Boşalma tamam ola. Zinhar kendi yatıp kadını üzerine almasın. Ta ki artan
meni mesane yolunda kalmasın ve onda kokuşup, hastılak olmasın. Bız'ın
rutubeti ona damlayıp, ondan, ondan, mesane iltihabı kalmasın. Cimaı tahrik
eden şeylerin biri, insanların cima ettiğine muttali olmaktır. Biri kadın
seslerinin nağmesini duymaktır. Biri dahi hayvanların cima ettiğini
görmektir. biri de cima ile ilgili hikayelerdir. Kasık kıllarını kesmek te
şehveti uyandırır. Bu durumda başka şeyler düşünerek, bu arzuyu yenmek
gerekir.
BEYT
Nazar-ı şehvet için rup-u zenan ağ olsun
Zeni olmazsa kişinin sağ eli sağ olsun
Deyip, eliyle istimna etmek, üzüntü ve sıkıntıya sebebtir. Cima ile
boşalımı terk edinin cildinin içinde olan hararetle rutubetten bit oluşup,
harekitiyle ürer. Kâh olur ki, bit bedende defaten hâsıl olur. bu derece
çoğalır ki, rengi sarartıp, uykuyu kaçırır ve şehveti keser. Onun için
erkekler ziyade bitli olur. Onun ilacı beden ve elbiseyi temizlemede
ihtimamdır. Tuzlu su ile yıkanmaktır. Sonra tatlı su ile yıkanma ve ipek
gömlek ile tamamdır.
Hamamın en iyisi, binası eski, içi geniş, suyu tatlı, sıcaklığı orta
olandır. Onun ilk odası soğuk ve rutubetli, ikincisi sıcak ve rutubetli,
üçüncüsü sıcak ve kuru olandır. Böylece vücud sıhhatini koruyup, ter
boşalımı için hamama giden onun sıcak olan üçüncü odasına yavaşlıkla
girsin. Ondan çıktığında yine yavaş yavaş dışarı gelsin. Hamamın içinde
uzun bekleme, baygınlık, bulanıklık, ıztırap, kuruluk ve hafakan verir.
Mizacı kuru olan, suyu havadan çok kullanmalıdır. Şu halde rutubete
şiddetli ihtiyacından, evinin döşemesine su serpip yatmalıdır. Rutubetli
buharı çoğaltmak için, hamamın içine su dökmeli ve hapsetmelidir. Mizacı
rutubetli olan havayı, sudan çok kullanmalıdır. Şu halde ayrışma ve
kurumaya ihtiyacının çokluğundan, su kullanmadan önce, çok terlemelidir.
Sıhhatini koruma bakımından hamamda çok ter ayrışması gerekir. Zira ki
cildi, rutubetli ve kızarmıştır. Beden pörsümeye ve sıkıntı gelmeye
başlarsa, o vakit süratle dışarıya gelmelidir. Hamamdan sonra, örtünme ve
kurulanma her mevsimde ziyade kılınmalıdır. Zira ki beden, hamamın
havasından daha soğuk olan havaya çıkar. Beden hamamın suyundan emip,
çektiğinden, onun ârizî hareketi, ondan süretle gidiy, tabii olarak soğuk
olan su, soğukluğunu bulduğunda, bedeni dahi soğutur. Eğer hamam, yemekten
sonra vâki olduysa, bedenin yağlanmasına sebeb olur. Lakin sirke balı
içerse, hastalıktan emin olur. İtidal üzere yağlanır. Eğer hazmolunduktan
sonra hamama giderse, yağlanır ve hastalıktan emin olur. Midenin boş olduğu
zaman hamam yapmak, bedeni kurutur. Zira ki aslî hareket ile arazî harareti
toplar. Riyazeti az olan kimse, hamamda terlemeyi çoğaltsın. Ta ki riyazî
hareketlerle ayrışacak fazlalıklar, hamam ile ter olup gitsin. Bu boşalma
ile vücut, mizacının itidaline yetsin.
Soğuk su ile yıkanma, gençlerin bedenine güç verir. Yaz günlerinde, öğle
öncesi sıcak mizaclı ve normal etli olan kimselere sıhhattir. Ama
ihtiyarların, çocukların, ishal ve nezlesi olanın, hazmı eksik olanın
bedenine zarar ve ziyan eder.
Kültürlü kaplıcaları kullanma, yani kükürtten kaynayan ve galeyan eden
sıcak su ile yıkanma, fazlalıkları atıcı, titreme ve felce ilaçtır. Uyuzu
iyileştirir, mafsal ve romatizmaya şifa verir. Madenî suların hepsi, beden
kokularını giderir, yaralara merhemdir. Bu ilaçların vücuda olan
menfaatlerini Allah Taâlâ en iyi bilir.

Yedinci Madde

Çok kullanılan ilaç ve gıdaların tabiat ve menfaatlerini, özellik ve
hükümlerini (ebced) harflerinin terkibince bildirir.

Ey aziz, malûm olsun ki, tıp bilginleri demişlerdir ki: Herkes kendi
vücudunun hekîmi olmalıdır. Kullandığı ilaç ve gıdaların tabiat ve
menfaatlerini bilmelidir. Her birisini hükmüyle kullanmalıdır. Ta ki vücudu
sıhhat üzere kalmalıdır.
Gıdalardan her birinden her bir deva ki, insan bedeninde keyfiyetiyle tesir
eder. Gerçek o ilaç, insan bedenine gelip, onunla beden kendi tabii
hareketinden uyanırsa; eğer bedene insanî keyfiyetten ziyade tesir etmezse,
o ilaç mutedil; eğer bedene keyfiyyetten ziyade tesir ederse, o ilaç
itidallerden ve o keyfiyetten yana dışarıdadır. Şu halde eğer o tesir az
olup, hissedilmezse, o ilaç birinci derecedir. Eğer bedene zarar verirse,
lakim zararı helak edici değilse, o ilaç üçüncü derecededir. Eğer zararı
ölüme varırsa, o ilaç dördüncü derecededir. Ona zehir ilaç adı verilmiştir.
Gıdaların da hükümleri, bu ilaçlar gibi bulunmuştur. Hepsinin hükümleri
hece harfleri tertibiyle açıklanmıştır.
(ELİF)
İbrişim: Sıcak ve rahattır. Özellikle hamı faydalıdır. Kurusu, bit
türemesine engeldir.
İcsas (erik): İkinci derecede soğuk ve rutubetlidir. Onun tatlısı mideyi
bozar ve ishal eder. Ekşisi, kalbi teskin edip, safrayı söker. Eksisi,
tatlısından daha az ishal eder.
Ispanak: Birinci derecede soğuk ve rutubetlidir. Gıdası iyidir. Sıcak ve
kuru olan akciğere ve göğse faydalıdır. Karnı yumuşatır. Bel ve sırttaki
kan ağrılarını giderir.
Eftimon: Bir kuru ottur ki, birinci derecede kuru ve ikinci derecede
sıcaktır. Kokusu müsekkin, düşkün ve yaşlılara faydalıdır. Sevda
hastalıklarını ve balgamı gidericidir. Sara ve malihülyayı defedicidir.
Gençleri ve hararetlileri susatır.
Anason: Bilinen bir tohumdur ki, üçüncü derecede kurutucu ve ısıtıcıdır.
Böbrek, mesane, rahim, karaciğer ve dalak tıkanıklıklarını açar. Yeli
ayrıştırmada tam etkisi vardır. Baş ağrısı ve safravî hastalıkları teskin
için buhar ve suyu faydalıdır. Ezilmişi gülyağı ile kulağa damlatırsan,
kulak içinde çarpma ve düşmeden ârız olan ağrıları dindirir. Bevli ve hayzı
söker. Balgamdan doğan susuzluğa faydalıdır. Süt ve meniyi çoğaltıcı,
zehrin zararını gidericidir.
İsmet: İsfahan sürmesi denir. Öldürücü kurşun madeninin cevheridir. Birinci
derecede soğutucu ve ikinci derecede kurutucudur. Ekşisiz kurutucu ve
kabız edicidir. Gözü kuvvetlendirir, burun kanını keser.
Ürüz (pirinç): Bilinen gıdadır ki, birinci derecede ısıtıcı ve ikinci
derecede kurutucudur. Suyuyla yıkanmak, uzuvları kirden pak eder. Yenmesi,
mideyi temizler. Süt ile pişirilmesi meniyi fazlalaştırır.
(BE)
Basal (soğan): İkinci derecede kurutucudur. Üçüncü derecede ısıtıcıdır. O,
ayrıştırıcı, kesici, yumuşatıcı ve açıcıdır. Damarların ağızlarının açmak,
onun halidir. Kuvvetlisi, yüzü kızartır. Tuz ile siğili sökker. Normal
olarak yenmesi, mide ve iştihaya kuvvet verir, çok yenmesi, baş ağrısı yapar
ve aklı hafifletir. Pişmiş soğan çok gıdalıdır. Lakin susatıcıdır.
Parlamaya faydalı, basur ağızlarını açıcıdır. İdrarı kuvvetlendirici,
tabiatı yumuşatıcı, zehirli rüzgâra faydalıdır. Pişmişi yaranın üzerine
sarılırsa, ağrıyı dindirir.
Bıttıh-ı asfar (kavun): Birinci derecede ısıtıcıdır. Süratle safraya
dönüşür. Onu sirke balı düzeltir.
Bıttıh-ı ahzar (karpuz): İkinci derecede rutubet verici ve soğutucudur.
Bedeni kirden açar. İdrarı çoğaltır. Mesanede oluşan ve böbrekte peydalanan
taşları düşürücüdür. Yemek ile yenmesi faydalıdır.
Beyz (yumurta): En iyisi, yağ içinde yarı pişirilen tavuk yumurtasının
sarısıdır. En faydalısı, taze olan yumurtadır. Sarısı hararete, beyazı
soğukluğa ziyade meyilli olmuştur. ikisi dahi rutubetli ve faydalıdır.
Beyazı yüze sürülse, güneş tesirini ve ateş sıcaklığını manidir. Sarısı bal
ile karıştırılıp, yüzdeki sivilcelere sürülse, onu giderir. Beyazı,
göz ağrılarına, boğaz sertliğine, ses kesilmesine, nefes darlığına, öksürüğe
ve kanın havalandırılmasına faydalıdır. Tavuk yumurtası, çabuk nüfuz
edici, en iyi kimyon ve en çok gıda ve meni vericidir. Bayat yumurtanın
sarısı kabız edicidir. Dövülmüş mazı ile ishali kesicidir. Yumurta et
kuvvetindedir. zira ki o, hayvanın cüzüdür. Belki kuvvetli hayvandır.
Bazican (patlıcan): İkinci derecede ısıtıcı ve kurutucudur. Sevda, baş
dönmesi, tıkanıklık, uyuz ve cüzzamı doğurur. Rengi bozar, sarı ve siyah
eder.
Bindük (fındır): Hararet ve kuruluğa meyillidir. Hazmı ağırdır. Cinsî
kuvveti artırır. Baş ağrısı ve mide bulantısı doğurur. Dimağa yararlı olup,
öksürüğü defeder.
(CİM)
Ceviz: Birinci derecede kurutucu ve ikinci derecede ısıtıcıdır. Onun
baş ağrısı vardır. Hazmı güz ve harareti çoktur. özelliği, ağzı tebşirdir.
Bal ile soğuk mideye faydası iyidir.
Hindistan cevizi: İkinci derecede ısıtıcı ve kurutucudur. Gözü
kuvvetlendirici ve sebel hastalığına faydalıdır. Kokusu güzel, yemeği
hazmettiricidir. karaciğer, dalak ve mideyi kuvvetlendirici, idrarı
getirici ve tabiatı kabzedicidir.
Cübn (peynir): Tazesi, rutubetli ve soğutucudur. Eskisi, ısıtıcı ve
kurutucudur. Normali gıda vericidir. Tuzlusu eski olursa zayıflatıcıdır.
Mesanede taş yapar.
Cüzür (havuç): Aslı ikinci derecede hararet verici ve birinci derecede
rutubetlidir. Mideyi üfürücü ve şehveti dalgalandırıcıdır. Onun tohumu
idrarı getirir.
(DAL)
Darçın: Üçüncü derecede ısıtıcı ve kurutucudur. Oldukça latif ve çekicidir.
tıkanıklıkları açıcıdır. Her bozukluğu düzelticidir. Onun yağı, açıcı,
ayrıştırıcı ve eriticidir. Faydası, yüzdeki siğillere ve titremelere
çoktur. Baş ve göğüs ağrılarına faydalıdır. Soğuk nezleyi, rutubetli
öksürüğü defeder. Mideyi kuvvetlendirici, kalbi açıcıdır. karaciğer
tıkanıklığına, rahim ve böbrek ağrılarına faydalıdır. Göz perdelenmesini ve
kararmasını defedicidir
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
seckinistrator
Yeni Üye

Yeni Üye


Mesaj Sayısı: 30
Kayıt tarihi: 12/09/10

MesajKonu: Geri: İ.Hakkı hazretleri Marifetname 3   Paz Eyl. 12, 2010 12:29 am

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
ulvi
Administrator

Administrator


Mesaj Sayısı: 3306
Kayıt tarihi: 30/10/09

MesajKonu: Geri: İ.Hakkı hazretleri Marifetname 3   Paz Eyl. 12, 2010 12:32 am

Allah Razı Olsun kardeşim, paylaşım için


İnşaallah Yoluna Öleyim
Bin canım olsa hepsini vereyim
Ayağının Altına ben yol olayım
Tepele beni şerefe ulaşayım
Kabul Et ben zavallıyı Ya ResulaAllah

Utanırım Sen 'den isteyemem birşey
Korkum utancımdan çok, yok Sen'den Başka Gidecek bir yer
Tüm acizliğimle gelmişim Sana
Zavallıyım ben Nolur beni Yalnız Bırakma

Ya ResulAllah
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 

İ.Hakkı hazretleri Marifetname 3

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

 Similar topics

-
» Mustafa Hayri Baba Hazretleri
» Balçova Ahmet Hakkı Balcıoğlu Ticaret Meslek Lisesi
» İ.Hakkı hazretleri Marifetname 3
» İ.Hakkı hazretleri Marifetname 2
» Klarnet hakkında bilgi

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
iSLAMi GiZLi iLiMLER SiTESi :: 

bynokta Kafe - Eğlence ve Duygu Dünyası

 :: E - Kitap Paylaşım Bölümü
-